BirGün Kültür ve Yaşam
Tuhaf bir zamanın içinde asılı gibiyiz. Dört yanımız kötülük. Buna da alıştık belki ama beni en çok şaşırtan şey merhametsizlik. Esmeralda’ları azalmış, Iago’ların birbirinden güç aldığı bir toplum olduk. Victor Hugo’nun ünlü Notre Dame’ın Kamburu romanında güzel olan aslında Esmeralda’nın yüzü değil, kalbidir. Toplumun çirkinliği ve eksikliği nedeniyle dışladığı, aşağıladığı, dövdüğü, üstelik kendisini kaçırmış olan Quasimodo’ya duyduğu merhamet… Ona uzattığı bir kap su, onunla kurduğu insani bağ… Hikâyeyi bilmeyen yoktur. Herkes ne kadar acımasız, ne kadar merhametsiz oldu diye düşünürken aklıma düşen bu öykü; kötülüğün karşısında gelişen öfke, isyan, intikam, anlık cinnet ya da şiddet gibi duyguların anlaşılabilir olup olmadığını yeniden düşündürdü bana. Belki bir nebze! Ancak planlı kötülüğü; gözünü kırpmadan can yakabilmeyi; çığlık atan, ağlayan, inleyen bir canlıya kayıtsız kalabilmeyi, o halde ona zarar vermeye devam edebilme dürtüsünü ne yapsam anlayamıyor, kabullenemiyorum. Bugün bunun örneklerini her yerde görüyoruz. Arkasına sakladığı yağ çözücüyü, yemek verecek gibi yaparak kandırdığı kedinin gözüne hiç tereddüt etmeden sıkan market çalışanı kadın mesela. Bunun bir insanın aklına gelmesi bile anlaşılmaz. Durup dururken yol kenarında kendi halinde yatan köpeğe tekme atmak, bilinçli şekilde arabayla ezip geçmek, sokak ortasında yaşlı bir adamı evire çevire dövebilmek… Oturduğu siteye martılar erişmesin diye çevresine misinadan giyotin ağı kurmak… Her sabah başı kopmuş martıları süpürmek, kanadı kırılanları kışkışlamak… Leyleklere ateş etmek, tecavüz etmek… Böyle haberler hemen her gün medyada. ∗∗∗ Sokak hayvanlarına çıkarılan ölüm fermanının ardından onları barınaklara hapsetmek için toplarken artık canlı bir varlığa değil, taşınacak bir nesneye bakar gibi davranabilenlerde de aynı hoyratlık, aynı merhametsizlik var. Maraş’taki okul katliamının ardından, kendi evladını kaybetmiş bir annenin başka çocukların ölümüne “Ahım tutuyor, görüyorsunuz” diyerek neredeyse “oh olsun” duygusuyla yaptığı paylaşım da aynı irkilmeyi yaşatıyor bana. Hayvan haklarını, yaşamı, o canları can siperâne savunan bir köşe yazarının konu insanlara gelince nasıl ayrımcı, hatta ırkçı olabildiğini de kavrayamıyorum bir türlü. Yüreğindeki iyilik ve merhametin insanları etnisiteye, ideolojiye ya da başka aidiyetlere göre ayıran tek sesli bir yargıya dönüşmesi karşısında afallayıp kalıyorum. Aynı gazetede yazan bir diğerinin siyasi eleştiriyi kişiselleşmiş nefrete dönüştürüp “kripto kılıç artığı” diyerek işi hakaretten kindarlığa, bir kişiden bir topluma yayılan hedef göstermeye taşımasını; bu nefretin edebiyatla meşgul bir akıldan çıkmasını sağlıklı bulamıyorum. Olağan göremiyorum. Toplumun çürümesi bazen büyük suçlarla başlamıyor. Başkasının acısı karşısındaki duyarsızlıkla, acı verebilme güdüsüyle başlıyor. Üstelik mesele yalnızca bireysel kötülük de değil. Giderek öfkenin, aşağılamanın, düşene vurmanın ödüllendirildiği bir toplumsal iklimin içindeyiz. İhbarcılık ve infaz kültürü hızla yayılıyor. Sosyal medyada bir ölüm haberinin altında saniyeler içinde “hak etmişti” yorumlarının çoğalması, insanların yaşanan acıya değil önce mağdurun kimliğine bakması, felaketlerin bile politik kamplaşmanın malzemesine dönüşmesi tesadüf değil. Acının bile insanı yumuşatmadığı; tersine daha sert, daha hoyrat, daha cezalandırıcı hale getirdiği bir çağdayız artık. ∗∗∗ Oysa toplumsal vicdan önemlidir. Kendini savunamayana, dışlanana, yaralı olana, düşene el uzatılan günler; temel insanlık değerleri çoktan yerini sokakta yürürken bile arkamızı kolladığımız bir korkuya bıraktı. Bunları düşünürken kötülüğün nasıl bunca yaygınlaştığını edebiyat karakterleri üzerinden anlamaya çalışabiliriz. Esmeralda’nın, herkesin “ucube” diye aşağıladığı Quasimodo’ya uzattığı bir tas su yalnızca bir iyilik midir? Yoksa dışlanmış, insan yerine konmamış birine yeniden insan olduğunu hatırlatan bir merhamet anı mı? Victor Hugo’nun büyük sezgisi burada saklı belki de. İnsan, kendisine yönelen küçücük bir şefkatle dönüşebilir, iyileşebilir. Ama bugün giderek Iago’ların dilinin egemen olduğu bir dünyada sıkışıp kalıyoruz. Shakespeare’in Iago’su; nefret örgütleyen, kuşku yayan, manipülasyonla güçlenen, vicdan çürüten karanlık aklın temsilidir. Kötülüğü başkalarının eliyle büyüten, Othello’lar yaratan bir karakterdir. Bugünün trajedisi de çağımızın giderek daha fazla Othello üretmesi. Çünkü, aslında Othello baştan kötü bir insan değildir; ama sürekli zehirlenen, korkularıyla oynanan, yalnızlaştırılan bir insanın nasıl merhametini kaybedip yıkıcı hale gelebildiğinin simgesidir. Bugün de insanlar durmadan öfke, korku ve düşmanlıkla kuşatıldığında, başkasının acısını hisseden değil, düşüşüne sevinen kalabalıklar ortaya çıkıyor. Merhamet saflık, vicdan zayıflık, şefkat ise kaybedenlerin duygusu gibi sunuluyor. Merhametin küçümsendiği yerde önce vicdan, sonra toplum çürüyor. Belki bugün en büyük ihtiyaç yeni kahramanlar değil; yeniden Esmeralda’lar yetiştirebilmek. Onları çoğaltabilmek. Zehirli söylem bombardımanı altında, nefret diliyle vicdanını kaybedenlere; başkasının nefretini kendi hakikati sanmaya başlayanlara inat, hislerimizle yeniden yüzleşebilmek. İnsanlara ve canlılara şefkat göstermenin, en çok da bizi iyileştireceğini biliyorum. Buna ihtiyacımız var.
Go to News Site