Milliyet Yazarlar
Bir önceki yazımızda son dönem tüm dünyada yaşanan hızlı dönüşümle aile, mahalle gibi geleneksel denge noktalarının zayıflaması veya yok olması ve yeni denge noktalarının ikame edilememesi ile ortaya çıkan toplumsal bağışıklık sistemindeki zayıflamaya dikkat çekmiş ve böylesi bir ortamda bireyin yalnızlaşarak ve savunmasız kalarak bağımlılıklara çok daha kolay kapılabildiğine, bu nedenle ülkemizde son dönem her alanda (madde bağımlılıklarından dijital bağımlılıklara kadar) bağımlılıkların arttığına değinmiştim. Bu bağlamda, özellikle bağımlılıkların, şiddetin, dikkat dağınıklığının, dijital savrulmaların ve psikolojik kırılganlıkların arttığı bir dönemde gözler doğal olarak okullara ve müfredata çevrilmektedir. Bu nedenle sık sık şu öneri dile getirilmektedir: Müfredat güçlendirilirse, değerler eğitimi artırılırsa, ahlak yeniden inşa edilebilir. Kuşkusuz eğitim sistemi son derece önemlidir. Ancak burada çok kritik bir soruyla yüzleşmek gerekmektedir: Toplumsal bağışıklık sisteminin zayıfladığı bir ortamda ahlak yalnızca ders içerikleriyle yeniden üretilebilir mi? Bu sorunun cevabı büyük ölçüde hayırdır. Çünkü ahlak sadece bilgi meselesi değildir. İnsanlar çoğu zaman doğruyu bilmedikleri için değil, doğruyu taşıyacak ve destekleyecek psikolojik, toplumsal ve kültürel zemini kaybettikleri için savrulurlar. Bir başka deyişle ahlak yalnızca öğretilen değil, yaşanan, tekrar edilen ve toplumsal hayatın içinde sürekli yeniden üretilen bir davranışa, yani hâle karşılık gelmektedir. Eğer gündelik hayatın ritmi, dijital kültürün teşvik ettiği davranış biçimleri, piyasa mekanizmalarının yönlendirdiği arzular ve sosyal ilişkilerin yapısı ahlaki dengeyi zayıflatıyorsa, okulun tek başına bunu telâfi etmesi mümkün değildir. Çünkü çocuk ve genç artık yalnızca okulun öğrencisi değildir. Aynı zamanda okul dışı ortamların, algoritmaların, dijital platformların, sosyal medya akışlarının ve dikkat ekonomisinin de sürekli muhatabıdır. Üstelik bu sistemler günün birkaç saatinde değil, neredeyse kesintisiz biçimde çalışmaktadır. Okulun haftada birkaç saatlik değerler eğitimiyle oluşturmaya çalıştığı davranış çerçevesi, geri kalan zamanda çok daha güçlü psikolojik mühendislik mekanizmaları tarafından bozulacaktır. Dolayısıyla mesele insan davranışını hangi çevresel mimarinin şekillendirdiğidir. Bugün gençler çok farklı bir dünyada büyüyor. Bir tarafta okulda verilen değerler eğitimi bulunurken, diğer tarafta günün çok büyük kısmını geçirdikleri dijital dünyanın algoritmik psikolojisi yer alıyor. Modern dijital platformlar yalnızca içerik sunmuyor; insan dikkatini, dürtülerini ve davranışlarını yöneten devasa davranış mühendisliği sistemleri gibi çalışıyor. Sürekli ödül mekanizmasını uyaran kısa videolar, anlık haz kültürü, görünürlük ekonomisi, tüketim baskısı ve karşılaştırma kültürü gençlerin psikolojik dünyasını derinden etkiliyor. Böylesi bir ortamda ahlak sadece iyi davranışın öğretilmesi meselesi olmaktan çıkıyor, dikkat ekonomisiyle mücadelede bir dayanıklılık sağlayabilme problemine dönüşüyor. Tam da bu nedenle bugün yaşanan kriz, değerlerin öğretil(e)memesi krizi değildir, değerleri taşıyacak sosyal zeminin zayıflaması krizidir. Geçmişte ahlak yalnızca teorik bir öğreti olarak aktarılmıyordu. Mahalle kültürü, aile yapısı, kuşaklar arası ilişki, cami, gündelik hayat ritimleri, dinî ve kültürel pratikler, öğretmen otoritesi, arkadaş çevresi vs ahlaki bir yaşamı mümkün kılan ve kolaylaştıran doğal bir toplumsal bağışıklık sistemi oluşturuyordu. Çocuk yalnızca ‘dürüst ol’ cümlesini duymuyor; dürüstlüğün ödüllendirildiği, yalanın ayıplandığı, öz denetimin teşvik edildiği bir bağışıklık sistemine sahip sosyal çevrede büyüyordu. Bir başka deyişle, okul dışı ortam tüm imkânlarıyla okul müfredatını destekliyordu. Dolayısıyla, okul dışı ortam okuldaki bilginin kolay bir şekilde uygulama alanıydı. Bugün ise bu bağışıklık sistemi önemli ölçüde zayıflamış durumdadır. Bağışıklık sistemini oluşturan aile, mahalle, kamusal alan vs de ciddi sapmalar ve deformasyonlar oluşmuş, dolayısıyla bağışıklık sistemi bireye artık sosyal yaşamında kültürel bir koruma sağlamamaktadır. Birey artık bu toprakların değerleri ile ilişkili bir toplumsal bağışıklık sisteminden büyük oranda yoksun ve savunmasızdır. Dolayısıyla iyileştirilmesi gereken bu bağışıklık sistemidir. Aksi durumda müfredatta ahlakla ilişkili içeriği artırmak, toprağı kurumuş bir alana daha fazla tohum eklemeye benzemektedir. Toprak yeniden güçlendirilmeden yalnızca tohum miktarını artırmak istenilen sonucu üretmeyecektir. Bu nedenle mesele yalnızca müfredata birkaç ders eklemek meselesi değildir. Eklense de sonuç büyük oranda değişmeyecektir. Çünkü ahlak sadece bilişsel bir bilgi aktarımı meselesi olsaydı, modern toplumların bugün çok daha ahlaklı olması gerekirdi. Oysa insanlık tarihinin en eğitimli kuşaklarından biri ortaya çıkmasına rağmen aynı anda yalnızlık, bağımlılık, dikkat dağınıklığı, depresyon ve anlam kaybı da geçmişe kıyasla sürekli büyümektedir. İnsan neyin doğru olduğunu bilse bile onu yaşayabilecek ve devam ettirebilecek bir psikolojik ve toplumsal zemine ihtiyaç duymaktadır. Bu zemin, okul ile okul dışını birbirine bağlamaktadır. Bu bağlantı kopuksa veya okul dışı ortamlar okulda öğretilenin tam tersi bir kültürü dayatıyorsa okulun toplumsal ölçekte etkili olması mümkün değildir. Sorunların çoğu da aslında bu çelişkiden kaynaklanmaktadır. Eğer çocuk okul dışında tamamen farklı bir kültürel atmosfer içinde yaşıyorsa, okulun etkisi son derece sınırlı olacaktır. Günde birkaç saatlik sınıf deneyimi, geri kalan uzun saatlerde maruz kalınan tam tersi bir kültür tarafından kolayca etkisiz hale getirilebilecektir. Bu nedenle bugün eğitim sisteminden beklenen bazı şeyler aslında tek başına okulun taşıyabileceği yükün çok ötesine geçmektedir. Okul tek başına toplumun bütün çözülmelerini telafi edebilecek bir kurum değildir. Asıl mesele, eğitim sistemini aile politikalarıyla, şehir hayatıyla, dijital kültürle, gençlik politikalarıyla ve toplumsal dayanışma biçimleriyle birlikte düşünmektir. Çünkü ahlak ancak ahlakı teşvik eden ve destekleyen bir iklim, bir ekosistem içinde sürdürülebilir hâle gelir. Ahlak eğitimi sadece sınıf içinde verilen içeriklerle değil, insanın yaşadığı hayatın bütün ritmiyle ilişkilidir. Dolayısıyla, asıl mesele de, ahlakı toplumsal bağışıklık sisteminin odağına alabilmektir. Eğer toplumun genel ritmi aşırı hız, sürekli tüketim, dikkat parçalanması ve performans baskısı üzerine kurulursa, okulun tek başına bu akışı tersine çevirmesi mümkün değildir. Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemde asıl mesele, mevcut denge noktalarını güçlendirmek ve yeniçağın şartlarına uygun yeni toplumsal denge mekanizmaları üretebilmektir. Çünkü eski toplumsal tamponlar zayıflamış olduğunda bunlar güçlendirilmeden ve insanın psikolojik dayanıklılığını artıracak yeni ara yapılar kurulmadan diğer sorunların yanında özellikle bağımlılıklarla mücadele etmek de zorlaşacaktır. Spor, sanat, mahalle ölçeğinde sosyal aidiyet alanları, gençlik merkezleri, yüz yüze sosyal etkileşim alanları, dijital farkındalık kültürü, aile destek mekanizmaları ve yeni nesil topluluk modelleri bu nedenle son derece kritik öneme sahiptir. Burada özellikle aile meselesi yeniden merkezi hâle gelmektedir. Ekonomik hayatın ve toplumsal dönüşümün baskısı altında aileler de ciddi bir parçalanma yaşamaktadır. Anne-babalar çoğu zaman çocuklarının fiziksel ihtiyaçlarını karşılamaya yoğunlaşırken dijital ve psikolojik dünyalarını takip etmekte zorlanmaktadır. Sonuç olarak bugün yaşadığımız kriz yalnızca bireysel ahlak krizi değildir, aynı zamanda toplumsal bağışıklık sisteminin zayıflaması krizidir. Bu nedenle çözüm de yalnızca bireye daha fazla kural öğretmekle sağlanamayacaktır. Asıl ihtiyaç, değerleri koruyan bağışıklık sisteminin hasar tespitini samimiyetle yapmak, hızla onarmak ve gerekirse yeni koşullara karşı yeni denge noktaları oluşturarak bağışıklık sistemini tahkim etmektir. Eğitim sistemi bu sürecin merkezinde yer alacaktır; ancak tek başına yeterli olmayacaktır.
Go to News Site