Milliyet Yazarlar
Osman Nuri Ergin’in 1938 yılında yaptığı değerlendirmeler, İstanbul’un yaklaşık iki yüzyıldır değişmeyen imar sorunlarını gözler önüne seriyor. Selimiye’den Karaköy’e, Galata’dan Fikirtepe’ye uzanan süreçte şehir, plansızlığın değil yanlış planlamanın yükünü taşımaya devam ediyor. 1883 yılında Malatya’nın İmrun (Pütürge) kazasında doğan Osman Nuri, babasının İstanbul’a yerleşmesi üzerine 1892 yılında İstanbul’a gelir. Önce Zeyrek Rüştiyesi’nde eğitimine devam eder. Birkaç okul değiştirdikten sonra Darüşşafaka’ya kayıt olur ve 1901 yılında buradan mezun olur. 1904 yılında kayıt olduğu Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ni ise 1907 yılında birincilikle bitirir. İstanbul Şehremaneti’nin çeşitli bölümlerinde çalışır. 1927 yılında ilk nüfus sayımı hazırlıkları sırasında İstanbul sokaklarına isim vermekle görevlendirilir. Beş ay içinde bu görevi tamamlar ve otuz sekiz paftadan oluşan bir rehber hazırlar. Bu rehber, 1934 yılında “İstanbul Şehir Rehberi” adıyla basılır. 1928 yılından itibaren İstanbul Şehremaneti Mecmuası’nı yayımlamaya başlar. Şehremaneti’ndeki son görevi mektupçuluktur (özel kalem müdürlüğü). Bir süre sonra İstanbul Vilayeti mektupçuluğuna atanan Osman Nuri Ergin, bu görevinden 1946 yılında emekli olur. Memuriyeti dışında çok sayıda okulda öğretmenlik de yapan Osman Nuri Ergin’in, çok sayıda makalesinin yanı sıra kitapları da bulunmaktadır. Dönemin tüm aydınları gibi Osman Nuri Ergin’in de yaşadığı şehir hakkında düşünce ve önerileri bulunmaktadır. Eminönü Halkevi Dil, Tarih ve Edebiyat Şubesi’nde verdiği bir dizi konferans, aynı kurum tarafından 1938 yılında küçük bir kitap hâlinde yayımlanır. Selimiye mahallesi Osman Nuri Ergin, “İstanbul’da İmar ve İskân Hareketleri” adlı kitabında, İstanbul’da ilk imar hareketinin Sultan III. Selim döneminde (1789-1807) başladığını ileri sürer. “Nizamı cedit askerleri için Selimiye kışlasını yapan bu hükümdar, kışlanın yanında kendi adını taşıyan bir de mahalle kurmuş, velev ki dar bir sahada olsun bu suretle şehrin imarına hizmet etmiştir. Selimiye denilen bu mahallenin ayrıldığı adaların köşelerine numunelik evler yaptırıp kendi adamlarına hediye etmiştir. Burada açılan sokaklar geniş, birbirine amut (dik) ve muvazi (paralel) vaziyettedir.” (s. 27) Anlaşıldığı kadarıyla Osman Nuri Ergin, yolların birbirini dik kestiği şehir planlamasını bir imar hareketi olarak kabul etmekte ve İstanbul’daki ilk örneklerden biri olan Selimiye Mahallesi’ni bu alandaki ilk imar hareketi saymaktadır. İkinci imar teşebbüsünü ise Sultan II. Mahmud döneminde (1808-1839) Helmuth von Moltke tarafından hazırlanan öneri olarak değerlendirmektedir. Moltke, bundan böyle İstanbul’da ahşap bina yapımının yasaklanmasını, “İslâm ve reayadan kâgir hane inşa etmek isteyenlere birer mahalle ayrılmasını ve sokakları geniş ve sonradan ilave olunacak yapılar için tedbir alınmasını, hiçbir şekilde ahşap yapı yapılmamasını” önermektedir. (s. 29) Osman Nuri Ergin, Moltke’nin hazırladığı 25 Rebiulahir 1255 / 8 Temmuz 1839 tarihli bu önerinin ne kadarının gerçekleştiği ve planın ne ölçüde uygulandığı konusunda bilgi sahibi olmadığını belirtir. Altıncı Daire-i Belediye’nin kuruluşu Uzun bir dönem “Altıncı Daire-i Belediye” adıyla anılacak olan Beyoğlu Belediyesi, 28 Aralık 1857 ve 7 Haziran 1858 tarihli iki nizamnameyle kurulduktan sonra ana yolları taşla döşemek, gayrimüslim mezarlıklarını şehir dışına çıkarmak, boşalan mezarlık alanlarına kamu binaları ve bahçeler inşa etmek gibi faaliyetlerde bulunur. Bu arada Beyoğlu bölgesinde kadastro çalışmalarına başlanır. Altıncı Daire-i Belediye’nin en önemli faaliyetlerinden biri de Galata Surları’nın büyük bölümünün yıkılmasıdır. 1864 yılında başlanan yıkım sonucunda, surların ortadan kalkmasıyla boşalan alanların satışı sayesinde hem gelir elde edilir hem de yeni yapılar inşa edilir. Karaköy Meydanı’nın bitmeyen düzenlemeleri Bu arada Osman Nuri Ergin, Karaköy Meydanı’nın ibret dolu hikâyesini de anlatır. 1845 yılında Cisr-i Atik adıyla Sultan Abdülmecid’in annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan tarafından yaptırılan köprünün inşası sırasında Karaköy Meydanı adıyla küçük bir meydan oluşturulur. Artan yaya ve araç trafiği nedeniyle kısa süre içinde yetersiz kalan bu alan, 16 Nisan 1858 tarihli bir kararnâmeyle ikinci kez genişletilir. Ancak bu düzenleme de kısa süre içinde yetersiz kalınca, üçüncü kez bazı yıkımlar yapılarak meydan büyütülmeye çalışılır. Karaköy Meydanı en son 1950’li yılların ortasında büyük bir yıkıma uğrar ve bugünkü görünümünü alır. Son düzenlemesinin üzerinden seksen yıla yakın zaman geçmesine rağmen hâlâ son yıkımlardan arta kalan yapı kalıntıları varlıklarını sürdürmektedir. Karaköy Meydanı’na ne ölçüde meydan denebileceği de meçhuldür. Tümüyle trafiğin işgali altında olan bu alana meydan denmesi, gerçekten içinde yaşadığımız şehir adına bir utanç abidesidir. İstanbul için dördüncü imar girişimi 1866-1868 yılları arasında gündeme gelir. 4 Mayıs 1866 tarihinde Hocapaşa semtindeki bir evden çıkan yangın, Suriçi’nin büyük bir bölümünün yok olmasına yol açar. “O zaman memleketi idare edenler, başta hükümdar olduğu hâlde, artık bu işe kati bir çare bulunmadığını düşündüler ve çare olarak da sokakları genişletmek, binaları kâgire çevirmek usulünün tatbikine karar verdiler.” Osman Nuri Ergin, yapılan düzenlemeye gerekçe olarak gösterilen bir mazbatayı aktarır. “Şimdiki sokaklardan araba değil, hayvan bile güç geçtiği hâlde ebniye (yapı) malzemesi naklinde türlü türlü güçlük olmasıyla, eşya naklinde kolaylık göstermek ve bu yönden kâgir yapının maliyet fiyatını biraz daha ucuzlatmak için binalara eşyayı araba ile nakle imkân verecek sokakları tevsii ve tanzim etmek.” (s. 39) İbret-i âlem için okunmalı Gerek İstanbul gerekse ülkemizdeki imar ve iskân faaliyetleri hakkında fikir sahibi olmak için Osman Nuri Ergin’in bu kitabını, ibret-i âlem için özellikle imar planı hazırlayanların okuması gerekiyor. Neden mi diye soracak olursanız; bir süre önce yapılan Maslak gökdelenleri, ardından Fikirtepe yerleşmesi ve bugün inşa edilmekte olan Karanfilköy konutları ile Etiler Polis Okulu arazisindeki üç gökdelen, bölgenin içinden çıkılmaz bir hâle gelmesine yol açmış ve açacaktır. Maslak’ta gecekondu arazilerine yapılan gökdelenlere ulaşmak için hâlâ gecekondu yerleşmesinin oluşturduğu yollar kullanılmaktadır. Fikirtepe’de yaratılan bunca imar artışına rağmen yapıların arasındaki yollar çoğunlukla eski genişliklerini korumaktadır. Fikirtepe örneği ortadayken yenilenen Karanfilköy yerleşmesi utanç vericidir. Etiler ve yakın çevresindeki Levent ile Akatlar yerleşmesi günümüzde bile giriş çıkışı zor, ara sokakları araç işgali altındayken yeni gelecek taşıt trafiğinin doğuracağı sonuçları düşünememek bize özgü bir yaşam anlayışı olmalıdır. Planlı şehirleşmenin ürettiği sorunlar Son zamanlarda giderek artan bu gibi yoğun yapılaşma istekleri ve buna karşılık veren imar uygulamaları, içinde yaşanmaz hâle gelen şehirlerimizde bugüne kadar yaptığımız yanlışları sürdürme isteğimizin artık son bulmasını gerektiriyor. Aynı yöntemlerle şehir yaşantısını devam ettirmemiz artık mümkün görünmüyor. Yerel yönetimlerin bir an evvel imar-iskân uygulamalarından ve imar planı hazırlama süreçlerinden uzaklaştırılması şart hâline geldi. İmar Kanunu’nu ve imar-iskânla ilgili her türlü yasal mevzuatı gözden geçirip yeniden düzenlememiz gerekiyor. Şehrin geleceği hakkında karar veren ve verecek olan insanları yeterince tanımamız ve denetlememiz gerekiyor. Bir dönem plansız yerleşimin doğurduğu olumsuz sonuçlardan söz edilirdi. Şimdi ise planlı yerleşimin getirdiği sorunlarla uğraşıyoruz. Sanırım sorun planlı ya da plansız olmakta değil, birlikte yaşama kültürü yeterince gelişmemiş insanımızdan kaynaklanıyor. Osman Nuri Ergin, İstanbul’da İmar ve İskân Hareketleri, İstanbul, 1938. Tanzimat sonrası şehircilik arayışları Üçüncü imar girişimi H. 1271-1284 / 1854-1868 yılları arasında görülmektedir. 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen Tanzimat Fermanı sonrasında Avrupa ile temaslar artar. Gerek Avrupa’dan gelenlerin sayısının artması gerekse Avrupa şehirlerini gören insanların çoğalması, şehirde bazı düzenlemeler yapılması yönündeki taleplerin yoğunlaşmasına yol açar. Bu sırada gerçekleşen Kırım Savaşı (1853-1856), çok sayıda yabancı asker ve ailelerinin İstanbul’a gelmesine vesile olur. 1854 yılında Meclis-i Vâlâ tarafından çıkarılan bir nizamname ile Dersaadet’te (Suriçi) ve Bilâd-ı Selâse’de (Galata, Üsküdar ve Eyüp) Şehremaneti unvanıyla yeni bir kurum oluşturulmasına ve bir Şehir Meclisi kurulmasına karar verilir. 1867 yılında Ebniye (Yapılar) İdaresi, Ticaret Bakanlığı’ndan ayrılarak Şehremaneti İdaresi’ne dâhil edilir. 1869 yılında Ebniye ve Emânet meclisleri kurulur. 1877 yılında yürürlüğe giren Vilâyât ve Dersaadet Belediye Kanunu ile İstanbul Şehremaneti’nin yirmi daireye ayrılması kararlaştırılır. Ancak ne Şehremaneti ne de İntizam-ı Şehir Komisyonu, belediyenin esaslı bir şekilde kurulmasında, şehrin imarında ve temizliğinde yeni bir adım atmaya muvaffak olamaz. “Dört senelik bir vakit sözle, vaatle geldi geçti. Nihayet İstanbul’un heyetinin umumiyesinin (genelinin) birden imarına yetişilemeyeceği anlaşıldı. İlk önce Galata ile Beyoğlu taraflarında bir numunelik belediye dairesi açılarak şehrin imar tarzlarının ve belediye idare usullerinin orada tatbik ve tecrübe edilmesine ve sonra da İstanbul’un dört bir tarafına teşmil (genişletilmesine) olunması istenildi.” (s. 35)
Go to News Site