Milliyet Yazarlar
Uluslararası siyasette küresel sistemin yönü değiştiğinde, dünün krizleri bugünün stratejik zorunlulukları karşısında geri plana itilebiliyor. Türkiye-Almanya ilişkilerindeki yeni eşik ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘stratejik diyalog’ mekanizmasını yeniden başlatan Berlin ziyareti de bu çerçevede okunmalı. Bu ziyaret, Goethe Enstitüsü’nün benim de aralarında olduğum bir grup Türk gazeteciyi ağırladığı programla aynı haftaya denk geldi. Almanya’da görüştüğümüz siyasetçiler, ekonomi-enerji uzmanları, gazeteciler ve akademisyenlerin yorumları, Berlin’in yeni döneme nasıl baktığını anlamak açısından dikkat çekiciydi. Almanya’nın yüzleştiği gerçek 2022’de başlayan Ukrayna Savaşı sonrası Rusya’ya yönelik tehdit algısı hâlâ güçlü. ABD’nin Avrupa savunmasındaki rolünü azaltma eğilimi de Berlin’de artık kabul edilmiş görünüyor. Almanya odağını ‘bundan sonrasına’ çevirmiş durumda. AB çok kutuplu, çok eksenli mücadelede ekonomisiyle kırılgan, oybirliği gerektiren siyasi yapısıyla kaplumbağa hızında… Almanya bu sebeple hem ekonomik hem savunma açıklarını hızla kapatma arayışında. Dışişleri Bakanlığı’ndaki reform, güvenlik-ekonomi-stratejik rekabet gibi belirli alanlarda departmanların yeniden düzenlenmesi ehemmiyeti ortaya koyuyor. Türkiye’ye bakış değişiyor mu? Türkiye’nin AB adaylığı hâlâ “Kopenhag kriterleri” üzerinden konuşulsa da eskisi kadar dramatik bir söylem yok. Vurgu artık daha çok NATO üyeliği ve stratejik konumuna... Berlin resmî olarak ‘Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediğini’ söylese de müzakerelerin fiilen durmuş olması alternatif iş birliklerini zorunlu kılıyor. Ukrayna’ya gönderilen ve ‘ortak üyelik’ önerisini içeren formül Türkiye için düşünülen bir şey değil lakin bir süredir işbirliği alanlarında alternatif yollar arandığı biliniyor. Perde arkasındaki arayış Almanya ve Fransa başta olmak üzere AB üyesi ülkelerin savunma, ekonomi, enerji ve rekabetçilik başlıklarında kendi içinde toplantılar yaptığı ve bunun AB içinde gayri resmî bir kanal olduğu biliniyor. Türkiye bir süredir bu toplantıların gündem maddelerinden biri. Resmî AB formatı dışında yürüyen bu görüşmelerde temel soru şu: Avrupa’nın güvenlik ihtiyaçları Türkiye’nin kapasitesiyle nasıl karşılanabilir? Bu yaklaşım ‘adaylığa alternatif’ olarak görülmese de ciddi önem taşıyor. Bu arada bir Alman diplomat deyim yerindeyse ‘Türkiye ile ilgili süreçlerde ellerinin rahatlatılabilmesi’ için şu uyarıyı yapıyor: ‘‘Türkiye Almanya’yı ikna ettiğinde birliği ikna edebileceğini düşünüyor ama maalesef işler her zaman öyle yürümüyor.’’ Türkiye ortak mı, tampon mu? Türkiye’ye yönelik yaklaşım ise üç başlıkta özetlenebilir: 1- Avrupa’nın yüzleştiği tehditlere karşı askeri gücü ve savunma sanayisiyle bir imkân. 2- Küresel krizlerde çözüm için devreye girebilen potansiyel aktör 3- Mülteci krizine karşı tampon ülke. Bir siyasetçinin şu sözleri dikkat çekiciydi: ‘‘Türkiye küresel krizlerde Avrupa’nın yetenek eksiklikleri sebebiyle oluşan boşluğu doldurabilir.’’ Bir gazeteci ise Türkiye’yi ‘‘İranlı mültecilere karşı bir duvar’’ olarak tanımlıyor. Bu tanım, göç konusunun Almanya’da nasıl büyük bir siyasi travma olduğunu ve siyasetin bunun çevresinde şekillendiğini ortaya koyuyor. Çin rekabeti ve yeni normal İş dünyasında ise Çin ile rekabette geri kalındığı endişesi belirgin. Çin’in devasa kapasitesi ve düşük maliyetli üretim stratejisi, Avrupa için ciddi baskı unsuru olarak görülüyor. Öngörülebilirlik ve hukuk hâlâ yatırım açısından önemli kabul edilse de uluslararası hukukun sınırlarının silindiği düzende daha ‘pragmatik’ ya da ‘riskli’ yatırımlara kapılar kapalı değil. Ukrayna savaşı sonrası petrol ve gaz ihtiyacını çeşitlendiren AB, İran savaşı ve Hürmüz’den dramatik bir şekilde etkilenmiş değil. Petrolünün sadece yüzde 10’unu Körfez’den alıyor. Enerji uzmanları ‘tedarik krizi yok ama fiyat krizi var.’ diyerek süreci özetliyor. ‘Yeni enerji hatlarını konuşmak içinse erken olduğu’ görüşündeler. Süreç dünyayı nereye sürükleyecek bilinmez ama yeni şartlarda herkesin meselesi ‘kurulacak yeni düzende yerini almak.’
Go to News Site