Collector
Kaybedilen özlemler ve bir kadın portresi | Collector
Kaybedilen özlemler ve bir kadın portresi
soL Haber

Kaybedilen özlemler ve bir kadın portresi

Fide Lale Durak Romantiklerin resimde gördüğü şey, 17. yüzyılın “gerçek” anlamından çok, 19. yüzyılın özlemleriydi. Onlar bu portrede geçmişi değil, modern dünyada kaybettiklerini arıyorlardı. Ginevra Contofoli (uzun süre Guido Reni'ye atfedildi), 1600 civarı, Beatrice Cenci'nin portresi, Roma Ulusal Eski Sanatlar Galerisi Bir kadın portresi, romantikleri neden bu kadar derinden etkilemişti? Çünkü onlar bu yüzde yalnızca bir insanı değil, bir çağın kaybettirdiklerini ve kendi özlemlerini aynı anda görmüşlerdi. Belki ilk bakışta sessizliği ve kırılganlığı… Ama aslında, adaleti sağlayan şiddet ile masumiyetin aynı anda var olabileceği fikrini. Bugün genellikle “Beatrice Cenci” olarak bilinen türbanlı genç kadın portresi, Goethe’den Shelley’ye, Byron’dan Delacroix’ya kadar pek çok romantik sanatçı ve yazarı büyüledi. Johann Wolfgang von Goethe’nin bu yüz için söylediği şu cümle boşuna değildir: “Başka hiçbir yüzde görmediğim bir şey var.” Romantiklerin bu resimle kurduğu ilişki yalnızca estetik değildi. Onlar bu yüzde modern dünyanın bastırdığı bir hakikati arıyorlardı. Acı çekmiş ama hâlâ saflığını koruyabilmiş insan fikrini. 18. yüzyıl sonundan itibaren Avrupa’da sanat anlayışı büyük ölçüde değişmeye başlamıştı. Sanayileşme, modern kent yaşamı ve hızla büyüyen kapitalizm bireyi giderek anonimleştiriyor, yalnızlaştırıyor ve mekanikleştiriyordu. Romantizm tam da buna karşı doğdu. Akıl, düzen ve klasik ölçü yerine duygu, melankoli, trajedi, iç dünya ve ulaşılamayan güzellik fikri öne çıktı. Bu yüzden romantik sanatçı için portre artık yalnızca bir kişinin görüntüsü değildi. Bir ruh hâlinin taşıyıcısıydı. Bu resimde romantikleri etkileyen şey de tam olarak buydu: figürün aynı anda hem yakın hem uzak görünmesi. Kadın doğrudan izleyiciye bakar ama sanki burada da değildir. Romantik estetiğin merkezindeki o “aşkın duygu” tam da burada ortaya çıkar. Anlatıya göre Beatrice, yıllarca babasının şiddetine ve tecavüzüne maruz kalmış, sonunda da onu öldürmüştü. Bu yüzden romantikler onda yalnızca acı çeken bir genç kadın değil, içine doğduğu aristokrasinin kurallarına başkaldıran, kendi adaletini arayan ve bütün bunlara rağmen yüzünde hâlâ “masumiyet” taşıyan çelişkili bir figür gördüler. Belki de onları asıl büyüleyen şey buydu. Böylesine sakin, kırılgan ve saf görünen bir yüzün içinde şiddet, öfke ve isyan ihtimalinin saklı olması. Bu nedenle Beatrice Cenci, romantik hayal gücünde neredeyse mitolojik bir karaktere dönüştü. Hatta Caravaggio’nun Beatrice’in idamını izlediği, olaydan derinden etkilendiği ve “Judith, Holofernes’in Başını Keserken” tablosundaki Judith karakterini yaratırken ondan esinlendiği bile söylenir. Gerçek olup olmamasından bağımsız olarak, bu anlatının kendisi bile Beatrice’in zamanla nasıl tarihsel bir kişiden kültürel bir hayalete dönüştüğünü gösterir. Percy Bysshe Shelley’nin The Cenci adlı trajedisi, Stendhal’in “Les Cenci” öyküsü ya da Stefan Zweig’ın Beatrice üzerine yazdıkları da aslında yalnızca tarihsel bir figürü anlatmaz. Hepsi, modern dünyanın bastırdığı duygusal yoğunluğu, suç ile masumiyet arasındaki belirsizliği ve insan ruhunun karanlık derinliklerini arar. Delacroix’nin türbanlı kadın portrelerinde görülen içe kapanık bakışlar, koyu arka plandan çıkan aydınlık yüzler, yarım dönüş hareketleri ve egzotik kumaşlar da aynı romantik duyarlılığın parçasıdır. Çünkü romantikler için Doğu, geçmiş ve uzak coğrafyalar; modern Avrupa’nın akılcı ve mekanik dünyasının karşısında, kaybedilmiş bir duygu evrenini temsil ediyordu. Beyaz kumaşın bile sembolik bir anlamı vardı. Saflık, ölüm, ruhsallık ve dünyevi olmayan güzellik. Fakat burada asıl tuhaf ve ilginç olan şey şudur: Bu resim romantik dönemde yapılmadı. Beatrice Cenci'nin portesinden detay Yaklaşık 1650 civarında, yani Barok dönemin içinde, İtalya’da üretildi. Başka bir çağın, başka bir estetik dünyanın eseriydi. Üstelik uzun süre Guido Reni’ye atfedilse de bugün resmin başka bir ressama ait olduğu düşünülüyor. Yani romantikler aslında kendi çağlarına ait olmayan bir resmi, kendi duygusal ihtiyaçları üzerinden yeniden yorumladılar. Bu yüzden Beatrice Cenci yalnızca tarihsel bir figür değildir, aynı zamanda güçlü bir anakronizm örneğidir. Romantiklerin resimde gördüğü şey, 17. yüzyılın “gerçek” anlamından çok, 19. yüzyılın özlemleriydi. Onlar bu portrede geçmişi değil, modern dünyada kaybettiklerini arıyorlardı. Belki bugün bu resimden hâlâ etkilenmemizin nedeni de budur. Biz de artık ona yalnızca 17. yüzyıldan kalmış bir portre olarak bakmıyoruz. Kendi çağımızın yalnızlığını, yabancılaşmasını ve kırılganlığını onun yüzüne yansıtıyoruz. Geçmişe dair yaptığımız anakronik okumalar çoğu zaman geçmiş hakkında değil, bugünün ihtiyaçları hakkında bir şey söyler. Beatrice Cenci’nin yüzyıllardır yaşamaya devam etmesinin nedeni de tam olarak budur: Her dönem kendi kaybını onun yüzünde yeniden görür.

Go to News Site