soL Haber
Haber Merkezi Evet, insan değişir. Değişmelidir de… Her şeyi geçtim, hayat öğretir bunu size. Değişmeyi öğretir hayat, dayatır. (...) Birey için geçerli olan toplum için de geçerli: Toplumlar da hiç ummadıkları bir anda kökten değişmek ile karşı karşıya kalabilir. Eskisi gibi var olamazlar. İnsan uzun zaman yazmayınca neyi, nasıl yazacağını da şaşırıyor. Bunu sanırım ikinci kez yaşıyorum. Yani yazmakta zorlanmayı. Hâlbuki hayatım boyunca da yazdım, o iki kısa ara dışında. Bu boşlukların ilki yıllar önceydi. İkincisi ise yakın zamanlarda… Araya hayat girdi diyelim. Yaşamakta zorluk çekerken insan, yazmakta da zorluk çekiyor. Bazen. Herkes değil belki de: Tam da yaşamakta zorlanırken yazmış ne çok insan var. Var! Şimdi ise en güzeli, içtenlikle yazmak. Zorlu olsa da. Neyse… Geriye kalan hayat oluyor yine de. Hayat, maddenin hareketi… Zaman gibi. Nereden başlamalı? Zor olandan mı? Belki de oradan başlamalı. Değişmeyenden ve değişimden. Kişisel, toplumsal ve tarihsel boyutlarıyla. “Amannn, değişmek mi!” de diyebiliriz: İç geçirerek, heyecan duyarak, bir kıpırdanarak ve çoğu zaman da pes ederek, havlu atarak, bela okuyarak. İnsanın değişmesi… Bunu, yani değişmeyi neredeyse on yaşından beri isteyen bir insan olarak aynı kalmak ne kaçınılmaz ve değişmek ne de zor gibi… Ama artık işim de değişmek üzerine: Psikiyatri insanın değişebileceğini en yakından görebileceğiniz bir hekimlik pratiği. Evet, insan değişir. Değişmelidir de… Her şeyi geçtim, hayat öğretir bunu size. Değişmeyi öğretir hayat, dayatır. O zamanlar çocuktuk ve her Eylül ayında, okullar açılmadan önce çeşitli kararlar alırdım kendi kendime: “Bu yıl şöyle olacağım, arkadaşlarımla, sınıfta ve derslerde vs.” diye. Kararlar, kararlar, kararlar… Çocukça, içten ve… Beyhude! Kendimce daha iyi olanı seziyordum, arıyordum. Sanki! Arıyordum ama okul açıldıktan çok kısa bir süre sonra da kendimi yine eskisi gibi buluyordum; derste, sınıfta, okulda, evde, sokakta, koşarken, düşünürken. Kısaca yaşarken! Elinizde olmadan fabrika ayarlarınıza dönmek gibi… Sakınmak istediğiniz ama bir türlü uzak duramadığınız bir zaman kapanı gibi. Sanırım üç-dört yılı bu döngü ile geçirdikten sonra kendimi değiştirmek gündemini unuttum, bir süreliğine. O kendini hatırlatsa da… Hayatın koşuşturmacası içinde bir yere gitmese de… Sonradan, çok sonradan gündemime yeniden almak üzere. Ne demiştik? Araya hayat girdi… Ergenlik, gençlik ve erken erişkinlik. Koşuşturmaca. Hayata koşma… Arada geçerken herkesin değişmesi gerekmediğini de söyleyeyim. Daha doğrusu herkes değişir, çocukluktan ergenliğe, ergenlikten erişkinliğe ve oradan da yaşlılığa kadar herkes değişir. Az ya da çok. Değişim kaçınılmazdır. Ama yine de kimileri için kökten bir değişim gerekmez: hayatın her yeni dönemine uygun bir değişimin içinde usulca yol alır gibi görünür bazıları. Size düşen ise fırtına, çalkantı ve yolunuzu sürekli kaybetmedir. Gıpta edersiniz bir yerlerde usulca yol alan o gemilere, yelkenlilere, sandallara ve de yolcularına. Yapacak bir şey yok gibidir. Değişmek neden bu kadar gerekli ve neden bu kadar zor ki diye düşününce! Hakikaten değişmek zor mu? Değişim yok mu? İnsan bir an ya da belki sık sık umutsuzluğa düşüyor, “Zor be… İmkansız” diye. Hem boşuna mı söylemişler, huylu huyundan vazgeçmez diye mesela. Ve hatta eklemişler: “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur!” Yediden yetmişe… Beşikten mezara. Koca bir ömür! Ama insan değişir! Değişmezmiş gibi yaşarken bile değişir. Peki insanı ne değiştirir? Ve değişimden ne anlıyoruz? Sanırım daha açık söylemeliyim: burada tartışmaya çalıştığım insanın kişiliğinde, duygu, düşünce ve davranışlarında köklü bir değişim . Hani, yıllar yıllar sonra bir arkadaşınızı görürsünüz de “ hiç değişmemiş” dersiniz ya! İki anlamı vardır bunun genellikle: Ya görünüş olarak değişmemiştir (sizin kadar yaşlanmamıştır) ya da huyu suyu hiç değişmemiştir. Az örnekte iyi anlamda, çoğunlukla da olumsuz anlamda. Karşınızda aynı zorlu insan vardır! Ama değişim mümkündür. Ve zaten birçok insan değişir. Az ya da çok. Hayat öğretir, değiştirir. Ya köklü bir değişiklik? İşte oraya biraz daha yakından bakmaya değer. İnsanın kişiliğinde köklü bir değişim mümkündür diyorsak bu nasıl olur? İlişkilerinde, kendisini algılamasında, düşünce ve davranışlarında nasıl değişir insan? Hem de köklü ve kalıcı olarak… İnsanlar bugün kendilerine dair bir çok farklı değişimi birçok farklı yerde arıyorlar. Çoğunlukla yara bandı gibi! Ama insanın köklü olarak yani kişiliğinde bir değişim nasıl olur? Aklıma psikanalist Salman Akhtar geliyor. Bir dersinde değişimin dışarıda ve yüzeysel biçimde aranmasına kendine has nüktedanlığı ile serzenişte bulunduktan sonra insanın kişiliğinde köklü ve kalıcı değişim yapan dört şeyi şöyle sıralıyordu Akhtar: “Bir, vahim bir kaza! İki, iyi bir ilişki. Üç, kötü bir ayrılık. Ve dördüncü olarak da psikanaliz.” Biraz yakından bakalım bunlara. Vahim bir kazayı, enkazında kaldığınız, enkazından hayatta kalarak çıktığınız her tür olay olarak görebilirsiniz: bir trafik kazası, yıkıma yol açan bir deprem, hiç beklemediğiniz bir felaket, ani gelişen, ağır bir sağlık olayı (özellikle kanser, kalp krizi ve ruh krizi), bir darbe gibi mesela. Dağıtıcıdır bu enkazlar. Altında kaldığınız ve çıktığınız her enkaz sizi ansızın yakalar ve sizi o enkazda dahliniz olup olmadığını, neyin ne olduğunu köklüce sorgulamakla başbaşa bırakır. Sorgularsınız sorgulamazsınız o ayrı. Ama bu tür yol kazalarından sonra “değişen” insanları görürsünüz. Şaşırarak! Hâlbuki şaşıracak çok bir şey yoktur: Her enkaz uzun ve kapsamlı bir sorgulama gerektirir! İyi bir ilişki de insanı değiştirir. Ama her iyi ilişki değil; özellikle yakın, sevgi dolu ve adanma içeren, emek verilen, başka şeylerden vazgeçmeyi de içeren, alan bırakan, geliştirici ilişkiler değiştirir. İçten bir sevgililik, dayanışma ve anlayış içeren bir evlilik, güzel bir dostluk, özverili bir yoldaşlık, iyi bir öğretmen, kollayan ve geliştiren bir arkadaşlık/çalışma/okul ortamı tam da buraya düşer. Uslandırır, enerjinizi boşa harcamanıza bir son verir, artık çırpınmazsınız. Kendinizi tanımanıza ve inşa etmenize, eğriliklerinizi görmeye ve isterseniz sakince düzeltmeye teşvik eder iyi bir ilişki. Kötü bir ayrılık ise hiç ama hiç hazır olmadığınız bir kayıptır aslında ve sizi genellikle dağıtır. Çeşitli nedenleri olabilir ama sizi tam da hiç beklemediğiniz anda gafil avlar bunlar. Kendinize dönüp bakmanız için en büyük, en yoğun, en güçlü itki bu tür kayıp dolu ayrılıklarda olur: ağır ve olaylı bir boşanma/ayrılık, sevilen birinin ani kaybı (ölüm, taşınma, bir ilişkinin bitmesi), işten atılma, küsmeler, bir dönemin bitmesine (örn. mezuniyet) hazırlıksız yakalanmak da buraya denk düşer. Bu tür ayrılıklar zorlu ve sancılıdır ama insanın kendisini gözden geçirmesi, farketmesi, yıkılması ve yeniden ayağa kalkması için büyük, geniş olanaklar içerir. Değerlendirebilene… Psikanalize ise burada girmeyeceğim. Çok daha geniş bir yeri hakettiği için. Ama evet, özel türde bir zihinsel değişme pratiği olarak psikanaliz, kişilikte köklü ve kalıcı değişim ortaya çıkmasına olanak sağlar… Burada sanırım Akhtar’a yine bir ek yapmak gerekiyor: Bir de değişimi istemek, aramak, biraz da değişmeye mecbur hissetmek, mecbur kalmak gerekiyor. Bunu bir beşinci madde olarak değil de Akhtar’ın saydığı dört maddeyi de kesen bir renk tayfı olarak düşünmek daha iyi olabilir. Değişim önce istenmeyi hakediyor, birey için ve bir toplum için de. İstemenin derinliği, değişimin de derinliğini, köklü ve kalıcı olmasını belirliyor. Ama burası biraz karışık. Yani değişimi istemek. Bir süreç her şeyden öncesi. Zaman, kafa yorma ve farkındalık gerektiriyor. Önceki dinamikler sonrasını etkiliyor, sonrası da geçmişi anlamayı etkiliyor. Zorlu ve karmaşık olunca yüzeyde kalan birçok deneme, yanılma, değişememe ve tükenme ortaya çıkıyor. İşin içine zamanında sorulacak sorular, zamanında aranacak yanıtlar, öyle kolayca pes edilmeyecek sorunsallaştırmalar ve yara bantlarına karşı sağlam bir sezgi ve uyanıklık giriyor. Karışık! Şimdilik ayrıntıya girmiyorum. Hem toplum hem de birey boyutlarıyla daha geniş bir yeri hakettiği için. Sınıfı da var değişimin. Her sınıf duygu, düşünce ve davranışta derin bir yapılandırıcı oluyor. Sınıfınıza göre de değişiyor değişim. Olanaklar, imkânlar, zaman ve tabii ki hayat boyunca kaldığınız onca kalıp. Bunların içinde debeleniyorsunuz ya da bir çıkış buluyorsunuz. Bulabilirseniz. Ama bir de cinsiyet boyutu var değişimin: Kadınlar kendileri dahil tüm hayatı değiştirmek isterken erkekler ise kendileri hariç tüm dünyayı değiştirmek istiyor sanki. Ve her şey buradan çıkıyor. Diyebiliriz ki kadınlar değişmeye daha açıktır, ama daha çok içeride. Erkekler ise içeride aynı kalmaya daha hazırdır, hem de kendileri dışında her şeyi değiştirmeye kalkışmışlarken. Erkekler için değişim dışarıdadır. Değişimin toplumsal boyutuna gelirsek… Toplumsal değişim kaçınılmaz ve sürekli yaşanıyor aslında. Çok uzağa gitmeye gerek yok: Ne dünya 40 yıl önceki dünya ne de Türkiye! Çok şeyler değişti. En başta kentler, binalar, yollar, yaşama biçimimiz, neredeyse tüm hayat! Ve de tabii ki insanlar, ilişkiler, değer yargıları, olup bitenler, sınırlar. Ama köklü bir değişim mi bu? Nereden baktığınıza bağlı. Köklü de sayılabilir, zorlarsak. Bir ilerleme de var! Ama toplum denince önce sınıflar var ve biz oradan bakıyoruz. Dünya, Türkiye, hayat sanki köklü bir değişimin çok uzağında. Hatta sanki artık gerilerde kalmış bir hayal gibi köklü bir değişim: “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.” Öyle mi? Kapitalizm kendisi dışında her şeyin değişebileceğini düşündürtüyor! Peh! Birey için geçerli olan toplum için de geçerli: Toplumlar da hiç ummadıkları bir anda kökten değişmek ile karşı karşıya kalabilir. Eskisi gibi varolamazlar. Yönetenler eskisi gibi yönetemez, yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemezler. Kısa süreliğine açılan dipsiz bir boşluktur bu. Her tür güçlüğe rağmen, değişim kendini dayatır ve zaman kısadır. Sağlam bir hazırlıkla harekete geçmek gerekir. Ne demişler: “Öyle yıllar vardır ki geçmek bilmez, öyle haftalar vardır ki on yıllar sığar içine.” Birikir bir şeyler. Bir yerlerde, insanlarda, bir bilinç halinde, bir istekte birikir. Arayış, sorgulama, farkına varma isteği ve enerji gerektirir. Burada birkaç noktayı kısaca açmak iyi olabilir. Köklü değişim için Salman Akhtar’ın analojisine geri dönebiliriz sanki. Bir toplumu, toplumları bir yıkım, bir enkaz değiştirebilir. Bir ilişki (bir dönem) değiştirebilir. Bir kayıp değiştirebilir. Ama bilincini değiştiren ise devrimdir. Daha doğrusu toplumun kendine dair daha derinden bir kavrayışa ulaşması, geçmişi ve geleceği bir bütün içinde kavraması, farketmesi, harekete geçmesi için devrim ve hatta bunun arayışı gereklidir. Belki çok spekülatif olacak ama devrim de sınıfların zihnini değiştirir. Köklü olarak. İşte oraya giderken temel meselenin farkındalığına engel olan, bunu erteleyen, zaten karmaşık ve örtük (bilinçdışı) olan temel meseleyi daha da görünmez kılan her şeyle de amansız, pes etmeyen, aza tamah etmeyen bir mücadele yürütülmelidir. Kim tarafından? Sınıf ve parti tarafından, ama esas olarak parti tarafından. Partinin işi karmaşık, ağır, sabır gerektiren, sürekli devinen ama heyecan dolu bir iştir. Zorludur, inişli çıkışlıdır ama her daim şevkle sürmelidir. Toplumun günlerine giren her müdahale, her tercih, her seçim de keskin bir gözlem gücü ile gözden kaçırılmamalı ve yeniden yeniden işlenmeli, gündeme getirilmelidir. Dünü bugüne, bugünü yarına bağlayan bir kararlılıkla. Belki daha önce söylemeliydim ama değişim kararlılık gerektirir. Kararlılık temel meseleyi gözetmedeki kararlılıktır. Birey için de toplum için de… Bana soracak olursanız bugün genel olarak dünyanın ve özel olarak da Türkiye’nin temel meselesi sermaye egemenliğidir. Evet, tek meselesi değildir belki ama can alıcı olan, yapısal/köklü değişimin önünde duran, bizlerin, hepimizin hayatlarını da oradan oraya savuran en merkezi sorun sermaye egemenliği ve düzenidir. Bu değişmedikçe de hiç bir şey kökten değişmeyecektir… Oradan oraya savrulmak baki kalacaktır. Köklü ve kalıcı değişim arayışı ise kendini her daim yeniden dayatan çeşitli olaylarla (kazalar, kayıplar, ilişkiler içinde) sürecektir. Devrim sadece ertelenmiş olacaktır, o kadar. İster birey için isterseniz de toplum için. Eylül ayı geldiğinde değişmek için çırpınan güzel, çaresiz ama kararlı her çocuğa sevgilerimle… Not: Öncelikle bir kutlama - soL iki on yılını geride bıraktı. Bu biraz da kendi kişisel tarihimde de soL okurluğumun, takipçiliğimin ve katkıda bulunanlardan birisi olmamın da iki on yılı devirdiği anlamına geliyor. En başta soL’u sırtlayan arkadaşlarımızın emeklerine sağlık ama bir yandan da hepimizin emeklerine sağlık. Evet, köklü bir değişiklik soL’suz olmazdı, olmayacak da… Öte yandan yazının başlığını sevgili meslektaşım Mustafa Özden’in önerdiği ve izlememi sağladığı bir filmden aldım, Ömrümüzden Bir Sene (2010, yön. Mike Leigh). Değişen, değişmeyen ve değişmesi gerekmeyen mütevazi insanlara dair içten, dokunaklı ve derinlikli bir film. Öneririm. Arkadaşıma ise uzun yıllara yayılan dostluğumuz boyunca bana hep böyle iz bırakan filmler kazandırdığı için müteşekkirim. Teşekkür ederim.
Go to News Site