soL Haber
Haber Merkezi “Bir Şair”, melankoliyi dağıtan; ancak yerine mevcudu aşacak bir estetik ufuk ve güçlü bir umut fikri koyamayan bir film. Genç Kolombiyalı yönetmen Simón Mesa Soto'nun ikinci uzun metraj filmi Un poeta (Bir Şair), 2025 Cannes Film Festivali'nin Belirli Bir Bakış bölümünde Jüri Ödülü'nü kazanarak adını uluslararası sinema gündemine yazdırdı; aynı yıl Kolombiya'nın En İyi Uluslararası Film dalında Akademi Ödülleri'ne gönderdiği film olarak da seçildi. Öncelikle, filmin yaptıkları ve yapamadıklarıyla samimi ve tartışmaya değer olduğunu teslim etmek gerek. Biz de filmin bize sağladığı bu tartışma zeminini büyüterek ana karakter Oscar Restrepo’nun hikâyesi üzerinden “nasıl bir sanat” sorusuna yanıt arayacağız. Yenilmiş şair miti Oscar orta yaşlı, parasız, boşanmış ve yaşlı annesiyle ona muhtaç bir şekilde yaşayan melankolik bir şairdir. Gençliğinde iki şiir kitabı yayımlamış, birkaç ödül almış ancak artık bütün vaatlerini tüketmiştir. Başta kendi kızı ve ailesi olmak üzere çevresindeki insanlar tarafından saygı görmeyen, ciddiye alınmayan bir durumdadır. İnsanlara göre o çevresine sadece zarar veren ve herkesi kendi bulunduğu bataklığa çekmeye çalışan biridir. Ancak Oscar tarafından durum farklıdır. O kendisinin gerçek bir şair gibi yaşadığını düşünür, tavizsizdir örneğin bir yazar olarak; başka bir işte çalışmayı, mesela bir okulda öğretmenlik yapmayı asla kendine yakıştıramaz. O sanat için yalnız kalmayı, dışlanmayı göze almıştır. İnsanların onu ve dünyayı anlamadıklarını düşünür. Çevresindeki diğer şairler de onun için sanattan anlamayan insanlardır. Oscar karamsarlığın ve varoluşsal acının en büyük temsilcilerinden biri olan Kolombiyalı şair José Asunción Silva’nın da büyük bir hayranıdır; o da kendisi gibi zor, trajik bir hayat sürmüş ve en sonunda 30 yaşında intihar etmiştir. Oscar’a göre o gerçek bir şair gibi yaşamış, örneğin Gabriel García Márquez gibi şöhret peşinde koşmamıştır. Bu öykünme hali öyle bir noktaya varır ki Oscar da zaman zaman intihar etmeyi düşünerek değeri sonradan anlaşılan şair olma “hayali” kurar. Filmi değerli yapan, kendi başarısızlığının romantizmine gömülmüş, karamsarlığı ve melankoliyi bir gizem, derinlik sayan sanatçı tipiyle kavga etmesidir. Yönetmen bize acınılan ancak yüceltilmeyen, yenilginin estetikleştirilmesini bir tür sorumluluktan kaçış olarak okuyabileceğimiz bir bakış açısı sunar. Ancak film Oscar’ı kendi çukuruna da terk etmez, onun için hâlâ değişim umudu vardır. Yurlady’nin defteri: Açılan imkân Hayatına giren bir öğrenciyle Oscar için değişim kapısı aralanır. Beş parasız pinekleyen şairimiz, kardeşinin de zoruyla bir okulda edebiyat öğretmenliği yapmak durumunda kalır. Bir derste genç bir kız öğrencisinin de şiir konusunda yetenekli olduğunu keşfeder ve Oscar için uzun bir süre sonra bir şeyler için çabalama motivasyonu oluşur. Yurlady yoksul bir ailenin kızıdır; bakımsız, kalabalık ve sıkışık bir evde ve kaotik bir şekilde yaşar. Kendisini yalnız, bunalmış ve üzgün hissettiği zamanlarda Yurlady defterine melankolik şiirler yazar, hissettiklerini çizer. Oscar bu defteri okuduğunda hemen kendisiyle özdeşleştirir, bir yandan kızın çok iyi bir şair olma fırsatı taşıdığını düşünürken diğer yandan kendisini anlayabilecek birini de bulmuştur aslında, o biri belki kendisinin yapamadığını da başarabilecektir. Oscar kızın şiir defterini kendisinin de bir parçası olduğu gönüllü işler yapan bir şiir evindeki arkadaşlarına gösterir, amacı öğrencisinin yeteneğinin keşfedilmesi ve burs gibi imkânlarla yoksulluğunu hafifletmektir. Yurlady’nin şiirleri bir şiir okulu yönetiminden sorumlu, kendisini devrimci/Marksist olarak tanımlayan bir şair olan Efrain’in çok ilgisini çeker. Aslında Efrain için Oscar kurtarılamayacak, yeteneksiz bir vakadır ancak kız toplumcu ve etkili bir şaire dönüştürülebilirdir. Öte yandan, Oscar da bu şiir evi çevresinden ve Efrain’den hiç hazzetmez, ona göre bunlar şiirden anlamayan, sanatı siyasi bir ajanda haline getiren, elitist ve ikiyüzlü tiplerdir ancak Oscar’ın Yurlady için başka gidecek yeri de yoktur. Efrain Hollanda elçiliğinden fon almak için düzenlenen şiir okulu etkinliğinde Yurlady’nin açılış şiirini okumasını ister ancak biraz daha kendi yoksulluğuna yaşadığı problemlere değinen bir şiir olmalıdır bu. Oscar bu duruma hiç sıcak bakmasa da kız için bu etkinliği önemli bir fırsat olarak görür. Ancak şairimizin öğrencisi üzerinden kurduğu hayaller kızda karşılık bulmaz. Yurlady yalnızca kötü hissettiğinde sığındığı bir liman olarak görür şiiri, bir şair olmak ve bir şair gibi yaşamak istemez. Çünkü onun çok daha basit ve gerçek beklentileri vardır hayattan: düzenli asgari bir yaşam ve düzgün bir ev ile gayet mutlu olabileceğini düşünür. Ayrıca, şairlikten para kazanılıyor muydu, bu işin sonu mutluluğa mı çıkıyordu? Gördüğü şair örneğinin Oscar olduğunu düşünürsek bu soruların da olumlu bir cevabı yoktur Yurlady için. Oscar öğrencisine sürekli çok iyi bir fırsatı olduğunu, önemli yerlere gelebileceğini söylese de ne kız buna inanır ne de Oscar tereddütsüzdür. Oscar’ın gündelik basit ihtiyaçlar olarak küçümsediği ve bir şair gibi yaşamak için göze alınması gereken şeylerin Yurlady için hiçbir anlamı yoktur. O para kazanmak ve “basit” ihtiyaçlarını ve zevklerini karşıladığı mutlu bir hayat ister. Ayrıca şiir okulundaki ortamı da sevmemiştir zaten, kendisine çok uzak bir dünyanın insanlarıdır oradakiler. Gitmek istemiyordur o etkinliğe, oranın bir parçası olmak ona iyi hissettirmiyordur, ayrıca sonradan fark ettiği üzere bu karamsar, melankolik hocasının ona öğrettiği şiiri de sevmiyordur aslında. Bu gerilim ve zorlama hali bir yerde patlar ve Oscar trajikomik bir duruma düşer. Şairimiz yoksul Yurlady ve ailesinin gerçekliğiyle acı bir şekilde yüzleşir. İyi niyetinin ve çabalarının karşılığı olarak kendi payına, asılsız bir suçlama ve kendisinden para koparmaya çalışan “fırsatçı” bir aile düşer. Hayal kırıklığına uğrasa da Oscar asla öğrencisine kızgın değildir, bir yanıyla Yurlady’nin tercihlerinin altında yatan nedenleri o da sorgulamaktadır çünkü. Yaşamla verdiği bu savaş tam olarak ne içindir, bu karamsarlığın kendi hayatı ve çevresi için getirdiği yıkım nereye varacaktır? Bunları ona düşündüren sadece Yurlady değildir, aynı yaşlardaki kendi kızıyla da arasını düzeltmek, sorumluluk almak, onun sevgisini kazanmak için çabalamak istiyordur. İnsanın kızı tarafından acıyan gözlerle süzülmesi ve yaşadığı bir sürü trajik olay, artık onun melankolik/karamsar, “gerçek” şair egosunu besleyemiyordur. Şartlar bir değişim için olgunlaşırken, Oscar önünde aralanan dönüşüm kapısından geçebilecek midir? Filmin yüzümüze kapattığı kapılar Buraya kadar film, Oscar’ın kişisel çöküşü ile Yurlady’nin şiirle kurduğu kırılgan ilişki arasında anlamlı bir karşılaşma kurar. Ne var ki filmin asıl açmazı da tam bu karşılaşmanın politik ve estetik imkânlarını sonuna kadar taşıyamamasında belirir. Oscar’ın melankolik sanatçı mitolojisinin teşhiri güçlüdür; ama bu teşhirin karşısına yerleştirilen dünya, yani yoksul aile, şiir evi çevresi ve toplumcu sanat iddiası, çoğu zaman aynı incelikle kurulmaz. Öncelikle Yurlady ve ailesinin temsilinde ciddi bir indirgemecilik vardır. Film, Yurlady’nin şiire yönelişini Oscar’ın kendisini yeniden anlamlandırma arzusunun ötesine taşıyabilecek bir imkân olarak açar. Kızın defterindeki şiirler, onun yalnızlığını, sıkışmışlığını ve dünyayla kurduğu çatışmalı ilişkiyi görünür kılar. Fakat bu imkân, ailesi ve çevresi üzerinden kurulan temsil nedeniyle daralır. Yoksulluk, tarihsel ve sınıfsal bir ilişki olmaktan çok, yer yer kültürel bir eksiklik, sanata mesafe ya da günübirlik çıkar hesabı gibi görünür. Böyle olunca film, şair mitini kırmaya çalışırken başka bir mite yaklaşır: sanata kayıtsız, kısa vadeli düşünen, estetik deneyime kapalı yoksullar miti. Oysa bu insanların sanata mesafesi çok daha güçlü bir sınıfsal tartışmanın kapısını aralayabilirdi, çünkü bu kayıtsızlık durumu estetik bir yetersizlik değil, sınıfsal gerçekliğin dayattığı bir öncelikler düzenidir. Film bunu sezer; fakat tam olarak kavrayıp derinleştiremez ve bir kabullenme noktasına düşer. Benzer bir sorun şiir evi ve Efrain çevresinin temsilinde de görülür. Film, fonculukla, temsil siyasetiyle, yoksulluğun kültürel vitrine dönüştürülmesiyle ve sanat alanındaki ikiyüzlülükle hesaplaşmak isterken haklı bir damara basar. Bu çevrelerin Yurlady’ye ilgisinde gerçekten rahatsız edici bir araçsallaştırma vardır. Kızın şiirinden çok, onun yoksulluğunun ve sınıfsal konumunun etkinlikte yaratacağı etki önemsenir. Ancak film bu eleştiriyi çoğu zaman karikatür düzeyinde bırakır. Böylece Oscar’ın bohem bireyciliği ile kolektif, politik ya da toplumcu sanat imkânı arasında daha karmaşık bir gerilim kurmak yerine, iki tarafı da değersizleştiren bir alternatifsizliğe sıkışır. Umut, yalnızca iyimserlik değildir Bu yüzden filmin temel sorusu yalnızca ‘karamsarlık mı iyimserlik mi?’ değildir. Daha doğru soru şudur: Karamsarlık ne zaman tarihsel gerçekliğin kavranışına ne zaman sanatçı benliğinin konforuna dönüşür? Oscar’ın karamsarlığı, başlangıçta bir yaralanmışlık ve hayata tutunamama hali gibi görünür; fakat giderek kendi başarısızlığını estetize eden, sorumluluk almaktan kaçan, yenilgiyi kişisel bir ayrıcalık olarak kuran bir sanatçı zırhına dönüşür. Film bu zırhı görünür kıldığı ölçüde değerlidir. Fakat karamsarlığın bu biçimini dağıtmak, tek başına umut üretmeye yetmez. Film, Oscar’ın dönüşümünü kızına yönelme, kendini toparlama, hüzünlü olmayan şiirler yazma ihtimali gibi bireysel jestlerle işaretler. Bunlar önemsiz değildir; hatta karakter düzeyinde anlamlıdır. Ama Oscar’ı çöküşe iten nedenler yeterince maddi ve tarihsel biçimde kurulmadığı için, buradan çıkış da aynı ölçüde havada kalır. Onu karamsarlığa sürükleyen şey nedir? Kişisel başarısızlık mı, erkeklik krizi mi, alkolizm mi, sanat alanında tutunamama mı, politik umutsuzluk mu, sınıfsal bir çözülme mi? Film bütün bu ihtimallere dokunur, ama hiçbirini sonuna kadar açmaz. Oscar için bir çıkışı mümkün kılabilecek yollar, filmin kurduğu problemli temsiller nedeniyle çoktan daralmıştır. Yurlady’nin dünyası şiirin ve sanatın dönüştürücü imkânıyla değil, daha çok maddi zorunlulukların ve kısa vadeli beklentilerin alanı olarak çizilir; toplumcu şiir çevresi ise sahiciliğini yitirmiş, ikiyüzlü bir kültür ortamına indirgenir. Böylece Oscar’ın önünde ne eski melankolik şair mitini aşacak güçlü bir toplumsal bağ ne de şiiri hayata yeniden bağlayacak kolektif bir estetik ufuk kalır. Yönetmen, Oscar’ı sınırlı bir dönüşüm alanı içinde bırakır; onu kendisinin de içinden çıkamadığı bir açmaza mahkûm eder. Tam bu noktada bizim edebiyatımızdaki toplumcu damar, bize yol gösterebilecek bir şekilde filmi aşan ama filmin açtığı tartışmaya denk düşen bir karşılaştırma zemini sunar. Çünkü mesele yalnızca yoksulların sanata ulaşamaması değildir; bu ulaşamama halinin değişmez bir gerçeklik gibi kabul edilip edilmemesidir. Evet, yoksulluk insanın zamanını, dikkatini, güvenliğini ve kültürel imkânlarını daraltır. Evet, düzenli bir ev, geçim güvencesi ve insanca yaşama arzusu, şiirden daha yakıcı bir ihtiyaç gibi görünebilir. Ama tam da bu nedenle sanatçının ve aydının sorumluluğu, bu mesafeyi doğal saymak değil, onu aşacak yolları aramaktır. Bizim edebiyatımızda umut, çoğu zaman basit bir iyimserlik ya da moral telkini olarak değil, bu mesafeyi aşma çabası olarak kurulmuştur. Nâzım Hikmet’te şiir, insanlığın ve sınıf mücadelesinin yön duygusunu taşır; yalnızca acıyı anlatmaz, o acının içindeki tarihsel hareketi de görür. Orhan Kemal’de yoksullar yalnızca yoksunluklarıyla değil, emek süreçleri, küçük hesapları, dayanışmaları, zaafları ve direnme imkânlarıyla vardır. Yaşar Kemal’de ezilenler kaderin edilgen nesneleri değildir; mit, isyan ve kolektif hafıza içinde tarihsel bir ağırlık kazanırlar. Vedat Türkali’de yenilgi bile bireysel bir iç çöküşe kapanmaz; örgütlü hayatın, politik sorumluluğun ve kolektif arayışın gerilimleriyle birlikte düşünülür. Bu örneklerin önemi yalnızca yoksulları “iyi” ya da “soylu” göstermeleri değildir. Daha önemlisi, yoksulluğun içinde kültürel ve siyasal bir imkân aramalarıdır. Bir zamanlar yoksul evlerine Yaşar Kemal’in, Orhan Kemal’in, Nâzım’ın girebilmiş olması tesadüf değildir; bu, edebiyatın halkla bağ kurabildiği, aydının kendi sözünü emekçilerin hayatından bütünüyle koparmadığı tarihsel bir momentin sonucudur. Bugün bu bağ zayıflamışsa, bundan çıkarılacak sonuç “yoksullar sanatla ilgilenmez” olamaz. Asıl soru, sanatın ve sanatçının bu bağı neden kaybettiği, onu yeniden kurmak için ne yaptığıdır. Son olarak bu tartışmayla bağlantılı olan, filmin kendi içinde açıp derinleştirmediği García Márquez göndermesine de değinmek istiyoruz. Oscar’ın García Márquez’i şöhretle ve edebi başarıyla ilişkilendirerek küçümsemesi, onun yalnızca başarılı bir yazara duyduğu haset olarak okunmamalıdır. Bu küçümsemede, bireysel melankoliye kapanmış sanat anlayışının halkla, tarihsel hafızayla ve kolektif deneyimle bağ kuran edebiyata karşı körlüğü de vardır. Çünkü García Márquez’de yalnızlık, yalnızca bireysel bir ruh hali değildir; Latin Amerika’nın sömürgecilik, devlet şiddeti, iç savaş, sermaye ve bastırılmış hafıza ile örülmüş tarihsel deneyiminin adıdır. Film bu imkânı açsaydı, Silva’nın trajik şair gölgesi ile Efrain’in karikatürize toplumculuğu arasında üçüncü bir edebiyat ufku belirebilirdi. Sonuçta “Bir Şair”, kolayca harcanmayacak bir film. Sanatçı kimliğinin yenilgiden, yalnızlıktan ve karamsarlıktan nasıl bir dokunulmazlık üretebildiğini iyi yakalıyor. Oscar’ı acınacak biri olarak gösterirken onu yüceltmemesi, başarısızlığın romantikleştirilmesine mesafe alması da değerli. Ancak film, bu eleştiriyi gerçek bir toplumsal estetik tartışmasına taşıyamıyor. Yoksulları tarihsel özne olarak kurmakta zorlanıyor, toplumcu sanat çevresini alternatifsiz bir şekilde karikatürleştiriyor, umudu ise kolektif bir ufuk olmaktan çok bireysel toparlanma jestine bırakıyor. Bu nedenle filmin değeri ve sınırı aynı yerde düğümleniyor: “Bir Şair”, melankoliyi dağıtıyor; ama onun yerine güçlü bir umut fikri koyamıyor. Tam da bu yüzden film üzerine düşünmek, yalnızca Oscar’ın hikâyesini değil, bugün sanatın yenilgiyle, yoksullukla, umutla ve halkla nasıl ilişki kuracağını yeniden tartışmak anlamına geliyor.
Go to News Site