Milliyet Yazarlar
Deniz mevsimi yaklaştı. Yine o büyük soruyla baş başayız: “Bu göbek ne ara bu kadar çıktı?” Bazen gülerek, bazen de üzülerek çevremde her bahar aynı filmi izliyorum. Havalar ısınır ısınmaz telaş başlıyor. Kimi spor salonuna yazılıyor, kimi ekmeği kesiyor. Bazısı buzdolabının kapağını açıp “Ben aslında aç değilim” deyip kapatıyor ama beş dakika geçmeden tekrar açıyor. Çünkü insanız. Buzdolabı da zaten evin en demokratik kurumu. Herkese eşit mesafede duruyor. Aynaya bakınca fazla kilolarımızı kişisel bir başarısızlık gibi görüyoruz. Tartı fazla gösterince insan bütün hayatını sorguluyor. “Ben nerede yanlış yaptım?” diye düşünüyor kendi kendine. Cevap ilk bakışta basit gibi: Market rafında yaptın. İş çıkışı yemek siparişi verirken yaptın. “Üç al iki öde” tuzağına düşerken yaptın. Ama durun, o tercihler gökten zembille inmiyor. Rafı kim düzenledi? En ucuz, en parlak, en kolay ulaşılır ürünü kim önümüze koydu? Yorgun insanı şekerli, yağlı, hızlı gıdaya kim bu kadar yakın tuttu? Baştan söyleyeyim: O göbeğin tek sorumlusu biz değiliz. Karşımızda iştahımızı, yorgunluğumuzu ve zaaflarımızı çok iyi tanıyan koca bir gıda düzeni var. Şekere sağlık vergisi Bilim insanları artık kafamıza vura vura söylüyor: Özellikle ilave şekeri ve şekerli içecekleri azaltın. Bunu duymaktan hoşlanmıyoruz, çünkü şekerle ilişkimiz yalnızca damak tadı ile sınırlı değil. Tatlıya zaafımızın evrimsel kökleri, biyolojik kodları var. Çıtır çıtır kaymaklı Antep baklavasına karşı koymak gerçekten büyük bir nefis mücadelesi. Kendi hesabıma söyleyeyim, o savaşta çoğu zaman yenilen ben oluyorum. Gıda endüstrisi bu zaafımızı tepe tepe kullanıyor. İçeceğin içine, sosun içine, kahvaltılık gevreğin içine, “fit” diye satılan ürünün içine bile şeker giriyor. Üstelik ucuz, cazip ve sürekli ulaşılabilir bir halde. Sonra bize “tercih sizin” deniyor. Almanya şekerli içeceklere ek vergi getirmeyi tartışıyor. İngiltere halihazırda bazı tedbirleri aldı bile; şirketleri içeceklerdeki şeker oranını azaltmaya zorladı. Dünya Sağlık Örgütü de “sağlık vergisi”ni savunuyor. Demek ki bazen sağlık raporlarının yapamadığını vergi cetveli yapıyor. Üreticiye “Biraz daha az şeker koyar mısınız?” dediğinizde gülümsüyor. “Şeker arttıkça vergi de artacak” dediğinizde ise birden işin ciddiyetini anlıyor. Burada şu soru kaçınılmaz: “Devlet benim ne içeceğime de mi karışacak?” Bu itirazı anlıyorum. Hiç kimse sofrasının başında kalori zabıtası istemez. Ama devlet nasıl ki vatandaşlarını bağımlılık yapan ürünlere karşı korumakla mesul ise, aynı kural aşırı şekerli ürünler için de geçerli olmalı. Benzer bir kamu sağlığı bilinci geliştirilmeli. Zaaflarımızı kâr makinesine çeviren düzene seyirci kalmak özgürlük sayılmaz. Tartıdan önce rafa bakalım Fazla kilolarımız sanki bireysel kararlarımızın ürünüymüş gibi görünür. Oysa bitmek bilmeyen mesai saatleri, cüzdanın durumu, okul kantinindeki ucuz atıştırmalıklar, eve yorgun dönünce verdiğimiz hızlı kararlar önce tabağımıza, sonra bedenimize yansır. Aynanın karşısına geçip kendimize kızmadan önce, maruz kaldığımız gıda düzenini de sorgulayalım. Elbette bizim de sorumluluğumuz var ama bütün suçu kendi sırtımıza yüklemek bana haksızlıkmış gibi geliyor. O omuzlarda zaten yeterince yük var. Öte yandan, devletler şekerli içeceklere vergi koyacaksa, o gelirin sağlıklı okul yemeğine, organik tarım sübvansiyonlarına ve spor alanlarına gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa vatandaş olarak yalnızca daha pahalı ürün satın almış oluruz. Özetle demek istediğim, plaj vücudu öncelikle sağlık politikalarıyla yapılır. Sağlıklı beden spor salonlarından önce, market rafında, okul kantininde, hatta vergi sisteminde şekillenir. Sözün özü; bu yaz sadece göbeğimize değil, raflara, gıda etiketlerine, önümüze konan menülere bakalım. Bize fark ettirmeden şeker yediren, sonra da aynanın karşısında bizi yalnız bırakan bu hayat düzenini konuşalım.
Go to News Site