Collector
Teokratik faşizmin yükselişi, kurumların çöküşü | Collector
Teokratik faşizmin yükselişi, kurumların çöküşü
soL Haber

Teokratik faşizmin yükselişi, kurumların çöküşü

Oğuz Oyan KK, kendisine CHP Genel Başkanlığı yolunun açıldığından oldukça emin olduğu bir dönemde, sanırım 2010 başlarında, CHP’yi mevcut kadrolarından tümüyle arındırmak gerektiğinden söz ediyordu (bunu bana bizzat ifade etmişti). Şimdi ise, hemen tümüyle kendi taşıdığı kadrolardan Partiyi arındırmaktan söz ediyor! Ekim 1981’de bir Fransız dostum, Gérard, ziyaretime gelmişti. Dönüşünü İstanbul üzerinden yaparken orada siyasi parti panolarının polis gözetiminde indirilişine tanık olmuş ve 1980 darbesiyle ilgili önceden yaptığım bilgilendirmelere rağmen şaşkınlıkla beni arayıp nedenini sormuştu. Ona 16 Ekim 1981 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu tarafından çıkarılan bir yasayla faaliyetteki 17 siyasi partinin feshedilerek varlıklarının Hazine’ye devredildiğini anlatmıştım. Geçenlerde Gérard’ın 1992 doğumlu oğlu Aurélien arkadaşı Hélène ile birlikte uzun bir Türkiye tatilinin Ankara ayağında misafirim oldular. Onları Doğu-Güney istikametinde yolcu ettikten iki gün sonra “butlan” kararı geldi, dört gün sonra da CHP genel merkezi kolluk zoruyla boşaltıldı. 1981’deki olay askeri dönem faşizminin bir uygulamasıydı, şimdiki ise teokratik giysili bir sivil darbeydi. Bu ilginç “rastlantıyı” onlara yazdım. 45 yıl arayla iki benzer olayın yaşanması, üstelik bu ikincisinin daha kalıcı bir zorbalığın, Türkiye’de genel oy hakkına ve siyasi parti bağımsızlığına yönelik sistematik bir saldırının işareti olması bakımından daha vahim görülmesi gerektiği üzerinde sanırım tereddüt yoktur. Kurumların çöküşü Peki ya kurumların çöküşü? Faşizmin yükselişi, kurumların tasfiyesi veya içlerinin boşaltılması üzerinden ilerler. Yürütmenin yasama tarafından denetlenmesine dönük tüm anayasal/yasal hükümler ayıklanır, yargının yürütmenin tam emrine sokulmasına öncelik verilir, Anayasa Mahkemesi ve yüksek yargı gibi kurumlar (seçimi denetleyen yüksek yargı dahil) iktidarın sultası altına alınır, siyasi partilerin bağımsızlığına müdahale edilir ve onların alternatif siyasi güç olarak yükselmelerine izin verilmez. Bunlar genel/evrensel değerlendirmeler. Türkiye’nin özel durumunda bunlara iki saik daha eklenir: Birincisi, Cumhuriyete, onun kurucu ilkelerine, aydınlanmacı kurumlarına düşmanlıktır. İkincisi, teokratik temelli bir sermaye düzeni kurmak (sömürüyü din istismarına daha fazla dayandırmak) ekseninde kurumlara ve topluma müdahalelerde bulunulmasıdır. AKP döneminde bu temellerde kurulan çeşitli siyasi ittifaklar sürekli tazelenmektedir. Bu temeller üzerinde yükselen iktidarın despotikleşmesi de değişen müttefik hareketlerce kolayca içselleştirilebilmektedir. Daha ısmarlama bir yeni anayasa arzuları bir kenarda beklerken, mevcut Anayasanın ayakbağı olarak görülen hükümlerinin yok sayılması/uygulanmaması da faşizmin icaplarındandır. Sadece iktidarın tepedeki yürütme noktasında değil, iktidarın emrindeki kurumlar bakımından da. Örneğin YSK, kendi anayasal varoluş hükümlerini inkar etme pahasına anayasayı çiğneyebilir; yol bir kere açılmıştır. Nasıl olsa iktidarın değişebileceği ve bir gün kendilerinden hesap sorulabileceği korkusu çeyrek yüzyıllık iktidar deneyimiyle ve bugünkü siyasetin nelere kadir olduğunun her geçen gün tekrar tekrar kanıtlanmasıyla artık geçmişte kalmıştır. Zaten bakanlar dahil yürütmenin seçilmiş/atanmış figürleri için “yüce yargıda” hesap sorulması yolu 2017 Anayasasında getirilen yüksek nisaplarla tıkanmıştır. Son çeyrek yüzyılda kurumların iflasını hızlandırıcı uğrak noktaları kuşkusuz vardır. 2007 sonrasında Ergenekon, Balyoz gibi dava süreçleri askeriyenin teslim alınmasında kritik önemdedir. 2016 darbe girişi iktidar için gerçekten “Allah’ın lütfu” olmuş, 2017 anayasasıyla askeriyeden sonra mülkiyenin de teslim alınması sağlanmış yani tüm kamu yönetimi dümdüz edilmiş, denetim/teftiş kurulları tasfiye edilmiştir. Yolsuzluk kapıları ile sermayeye yeni talan alanları ise ardına kadar açılmıştır. KK bu dönemin büyük bölümünde genel başkan koltuğundadır ve itirazlarını “Üsküdar geçildikten” sonra yapmakla ün kazanmıştır. Düzen siyasetinin ahlakı AKP hareketinin, tek başına Meclis çoğunluğunu elde edemeyeceğinin belli olduğu dönemden itibaren bütün çabasını yeni müttefikler kazanmaya ve muhalefeti bölmeye yoğunlaştırdığı biliniyor. Gerçi bunu gücünün zirvesindeyken de hep yapmış, ANAP-DYP hareketlerinin birleşerek karşısında bir güç oluşturmasını engellemiş, daha sonra Demokrat Parti ve Saadet Partisi/Halkın Sesi Partisi liderlerini ilhak ederek o partileri iddiasız hale getirmişti. Şimdi ise eriyen gücünü arttıramamanın çaresizliği içindeyken, 2024’ten itibaren birinci parti konumuna yükselmiş CHP üzerinde aynı stratejiyi denemekte, ana muhalefeti bölmeye girişmektedir. İlk hamleleri başarıyla tamamlanmıştır. İktidarın temel dayanaklarından biri de makam/kariyer hırsıyla gözlerini karartan kullanışlı aparatların nasıl olsa her dönemde bolca bulunacağı üzerine kuruluydu. Cumhuriyetin kurucu partisi içinden bile Cumhuriyet düşmanı bir partinin ihtiraslarına hizmet edebileceklerin çıkabileceği, iktidar yargısının anayasaya aykırı kararlarını içlerine sindirerek fiili kayyım rolünü üstlenebilecek kadroların bulunabileceği iyi öngörülmüştü. KK, kendisine CHP Genel Başkanlığı yolunun açıldığından oldukça emin olduğu bir dönemde, sanırım 2010 başlarında, CHP’yi mevcut kadrolarından tümüyle arındırmak gerektiğinden söz ediyordu (bunu bana bizzat ifade etmişti). Şimdi ise, hemen tümüyle kendi taşıdığı kadrolardan Partiyi arındırmaktan söz ediyor! Yeri gelmişken ifade edelim: Düzen partilerinde Kurultay delegelerini veya belediye başkanı/milletvekili adaylarını belirleme yöntemleri bakımından kimse kimseye ahlak dersi verebilecek durumda değildir. Nitekim şimdi hedef gösterilen kimi isimler, önceki dönemdeki yönetimin de ya içinde ya yakın çevresindedir. Ama gelin ahlakı siyasi düzlemde tanımlayalım. Eğer örneğin önümüzdeki süreçte AKP’nin rahatsız olduğu bütün CHP politikacıları -başta Özgür Özel olmak üzere- tasfiye edilecekse, siyasi ahlak bunun neresinde olacaktır? CHP binasının uzlaşma yoluyla devri mümkünken, parti genel merkezine polisi davet ederek şiddet kullanılmasına yol açıp içeri girmek nasıl bir parti ahlakıdır? Cumhuriyet karşıtı bir siyasal İslamcı partinin hukuk dışına taşan yargı desteğini arkasına alarak Cumhuriyetin kurucu partisinin yönetici koltuklarına oturmak nasıl bir ahlak anlayışıdır? Siyasetin tepesine 2010’da taşınma yöntemi ve (iç ve dış sermaye başta olmak üzere) arkasındaki destekçileri sürekli tartışılan bir siyasetçinin, 2026’da iktidar yargısının operasyonuyla yeniden zirveye taşınması hangi etik düzeyi temsil etmektedir? Bundan sonrası AKP ve onun geçen hafta CHP koltuğuna oturttuğu KK bugün gelinen noktada duramazlar. Anlayana göre gayet açık olan ama örtük biçimde sürdürülmek istenecek olan ortaklıkları da mutlaka korunur ve aynı hedefe vurmaya devam ederler. “Başkanın muhalefeti” olmanın dışına çıkabilecek bir anamuhalefet oluşmasına iktidar artık izin vermek istemeyecektir. KK yeni yönetimi iktidarın bu oyununu sonuna kadar oynamaya aday olarak sahneye çıkmıştır. Ama muhalif kitleler durmayacak ve yeni çatılar arayacaklardır. Kimi muhtemel gelişmelere gelince: İki başlı bir CHP oluşumuna bugünkü mazbatasız CHP yönetimi engel olmaya, kendi otoritesini kurmaya çalışacaktır. CHP’de yeni işbaşı yapan Parti başkanı ve yönetiminin, Parti kararları dışında davrandığı gerekçesiyle, Özgür Özel ve kimi milletvekillerinin Partiden ihracı için disiplin süreci başlatması beklenebilecektir. Parti kapatılmazsa “yedek parti” formülüne gerek yok diyen ve CHP içinde siyaset yapma kararı alan Özgür Özel ve çevresi şimdi Parti dışına itilmek istenecektir. Kaldı ki KK yönetiminin seçimlerden önce bir Kurultay toplamaya niyetli olmayacağı öngörüsü de bunu destekler. Özgür Özel’in ayrı bir parti kurmaya mecbur bırakılarak CHP’nin bölünmesini resmileştirmesi gerek AKP gerekse KK yönetiminin stratejilerine tam denk düşecektir. Nitekim bilindiği gibi, ana kurumsal partiden kopanların yolu siyaseten pek de açık olmaz. Nesnel olarak bakıldığında, AKP iktidarının daha şimdiden rahatsız edici bir muhalefet hareketinden kurtulmuş olduğu görülür; önümüzdeki seçimlerin iyice göstermelik olması bile bugünden güvenceye alınmış görünmektedir. Daha ne istensin? (Ola ki Özgür Özel’in partiden tasfiyesi yetmezse yani başka parti kurar ve oradan iktidara rahatsızlık vermeye devam ederse, dokunulmazlığını kaldırtıp Selahattin Demirtaş’ın akıbetine zorlanması veya bu olasılığın “Demokles’in kılıcı” gibi baskı seçenekleri arasında tutulması da şaşırtıcı olmaz. Ama herhalde bugünkü operasyonun ilk aşaması yeterince tatminkâr sayılabilir!). Sonuç Bu oyunları/kumpasları aşabilecek tek güç, toplumsal direnişin örgütlenmesi, siyasileşmesi, kitleselleşmesi ve kararlılığı olabilir. Umutlar yitirilmediği ölçüde tabii. Çünkü muhalif seçmeni umutsuzluğa sevk etmek iktidar operasyonunun temel çıkış noktalarından biridir. Elbette gerçek cumhuriyetçilerin, emeğin cumhuriyetini savunanların umutlarını yitirmek gibi bir savrulma içine düşmeleri asla beklenemez. Umudu diri tutmanın yolu da bugün Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi saflarında, laik-bağımsız bir emekçi Cumhuriyeti mücadelesi içinde yer almaktan geçmektedir.

Go to News Site