BirGün Gazetesi
Dr. Hüseyin Özkahraman Siyasal partiler yalnızca seçim kazanan örgütlenmeler değildir; aynı zamanda toplumun hafızasını, tarihsel yönelimini ve demokratik kültürünü taşıyan kurumlardır. Özellikle köklü partiler, yalnızca üyelerine değil, temsil ettikleri toplumsal geleneğe karşı da sorumludur. Bu nedenle büyük siyasal hareketlerin yaşadığı iç krizler, sadece örgütsel bir mesele değil, aynı zamanda ülkenin demokratik geleceğini ilgilendiren tarihsel kırılma anlarıdır. Bugün yaşanan tabloya bakıldığında, siyasal rekabetin yerini kurumsal gerilimlerin, uzlaşma kültürünün yerini ise karşılıklı meşruiyet tartışmalarının aldığı görülmektedir. Oysa siyaset biliminin en temel gerçeklerinden biri şudur: Demokratik kurumlar, rakiplerini yok ederek değil, farklı eğilimleri ortak bir zeminde tutarak ayakta kalabilirler. Samuel Huntington’un ifade ettiği gibi, siyasal kurumsallaşma; kriz anlarında tarafların birbirini tasfiye etmesi değil, sistemi birlikte koruma iradesi göstermesiyle mümkündür. DEFALARCA GÖRÜLDÜ Dünya siyasi tarihi, iç çatışmalar nedeniyle güç kaybeden büyük hareketlerin örnekleriyle doludur. Fransız Solu, 20. yüzyıl boyunca ideolojik ayrışmalar nedeniyle uzun süre iktidar alternatifi üretmekte zorlanmış; İtalya’da merkez sol partiler iç bölünmeler sonucu toplumsal güven kaybına uğramış; Latin Amerika’da birçok halkçı hareket, kendi iç mücadelelerinin ağırlığı altında siyasal etkisini yitirmiştir. Buna karşılık Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) veya İngiliz İşçi Partisi gibi örneklerde ise sert iç tartışmaların sonunda kurumsal akıl devreye girmiş, taraflar partiyi kişisel mücadelelerin üzerinde tutmayı başarmıştır. Türkiye gibi demokratik kırılganlıkların yoğun yaşandığı ülkelerde ise siyasal partilerin taşıdığı sorumluluk daha da büyüktür. Çünkü burada mesele yalnızca bir yönetim yarışı değildir; toplumun demokrasiye olan güvenidir. Parti binaları önünde yaşanan her arbede, her sert görüntü, yalnızca parti üyelerini değil, siyasetten umudunu kesmeye başlayan milyonları da etkilemektedir. Siyaset kurumuna duyulan güvenin aşındığı dönemlerde otoriter eğilimlerin güç kazandığı, tarihsel olarak defalarca görülmüştür. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, güç gösterisi değil siyasal olgunluktur. Max Weber’in “sorumluluk etiği” olarak tanımladığı yaklaşım tam da bunu anlatır: Siyasetçi yalnızca kendi haklılığıyla değil, ortaya çıkacak sonuçlarla da ilgilenmek zorundadır. Haklı olmak başka, tarih önünde doğru davranmak başka şeydir. KAZANMANIN YOLU Köklü siyasal hareketler kriz dönemlerinde ya içe kapanarak küçülür ya da demokratik olgunluk göstererek yeniden güç kazanır. Nelson Mandela’nın Güney Afrika’da, İspanya’nın Franco sonrası demokratikleşme sürecinde ya da Şili’de Pinochet sonrasında görüldüğü gibi; büyük siyasal dönüşümler ancak rövanş duygusunun yerine uzlaşma kültürü konulduğunda mümkün olmuştur. Çünkü siyaset, nihayetinde birlikte yaşama sanatıdır. Bugün yapılması gereken de tarafların birbirini tasfiye etmeye çalışması değil; örgütleri, üyeleri ve toplumsal vicdanı yeniden ortak bir zeminde buluşturmasıdır. Parti içi demokrasi ancak konuşarak, tartışarak ve birbirinin varlığını meşru kabul ederek gelişebilir. Aksi halde ortaya çıkan her görüntü, yalnızca rakip siyasi aktörlerin elini güçlendirecek ve toplumda “alternatifsizlik” duygusunu büyütecektir. Asırlık siyasal gelenekler günlük öfkeyle değil, tarihsel bilinçle korunur. Bugün atılacak her adım yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların siyasal hafızasını da şekillendirecektir. Bu nedenle siyaset kurumunun bütün aktörlerine düşen görev; gerilimi büyütmek değil, suhuleti hâkim kılmaktır. Çünkü bazı dönemlerde kazanmanın yolu, karşı tarafı yenmekten değil; birlikte kaybetmeyi engellemekten geçer.
Go to News Site