Collector
Sonsuz şimdi | Collector
Sonsuz şimdi
BirGün Gazetesi

Sonsuz şimdi

Sokakta bir kafenin önünde oturuyorum. Başımın üzerinden plastik mermiler geçiyor. Az ileride patlayan gaz bombasının sisi masalara kadar ulaşıyor. Garson kahvemi bırakırken, “Bir sürecin içindeyiz,” diyor. Sonra dönüp başka masaya servis yapıyor. Bir üniversite öğrencisi, okulunun tam sınav zamanı kapatılıp üç gün sonra yeniden açıldığını anlatıyor. Bir zamanlar adalet yürüyüşü yapmış bir politikacının, kendi partisinin genel merkezini gaz bombalarıyla basmasındaki ahlaki yücelik sorgulanıyor başka bir masada. Bir sokak satıcısı önümden geçerken durup bir şeyler satmaya çalışıyor, "Bütün bu olumsuz gözüken şeyler, gör bak olumlu şeylerin önünü açacak" diyor gülümseyerek. Sonra bilmiş bir edayla, "Her şeyin nihai etkisini çok sonra görür, anlarız" diyor. Duyduklarım ve gördüklerim bana fazla geliyor, kalkıp yürümeye başlıyorum. Ama ilerleyemiyorum. Sonsuz bir "şimdi"nin içine hapsolmuşum. Çıkamıyorum. Ne yapıp edip balıkçılar kahvesine ulaşmam gerektiğini düşünüyorum. Kahveye nasıl vardığımı hatırlamıyorum. Ama Osman Abi’nin getirdiği çaydan bir yudum alınca zihnim yerine geliyor, zaman akmaya başlıyor. İnsan ancak geçmişten gelip geleceğe doğru akan bir zamanın içinde kendini hissedebiliyordu. Ama itiraf etmek gerekir ki, çoğunluk ‘şimdi’nin içine sıkışmış bir halde yaşıyordu. Sanki geçmiş ve gelecek hiç olmamış ve olmayacakmış gibi. Zaman akmadığında insanın içindeki boşluk onu yavaş yavaş yutuyordu. Hiçbir şey anlamlı gelmiyordu. İnsan ‘şimdi’nin içinde sadece yaparak yaşayabilirdi, olamazdı. Guntrip ‘Şizoid Görüngü’ kitabında bunu başka türlü söylemişti: yapmak ve olmak aynı şey değildi. Ne yaparsanız yapın ‘olma’dığınız sürece, yaptığınız şeyler geçiciydi, bir anlama dönüşmüyor, anlamlı gelmiyordu. Boşluk duygusuyla cebelleşip, hayata yetişememe kaygısı içinde varoluş sancıları yaşanıyordu. Bu yüzden herkes her şeye geç kalmış gibi hissediyordu ne yaparsa yapsın. Macit Amca, balıktan yorgun argın gelip masama oturduğunda “Hayırdır evlat, rengin solmuş, kötü bir şey mi oldu?” diye sordu. “Baksana, neler olmuyor ki” dedim gülerek. “Daha bunlar bir şey değil, gör bak başımıza daha neler gelecek.” Sonra da kahkaha atarak, “Belki de böyle kafamıza vura vura jetonu düşürecekler, kafamız çalışmaya başlayacak” dedi. İnsan ancak bir hikâyenin içinde olduğu sürece anlamlı bir varlığa dönüşebilirdi; kendi küçük hikâyesi daha büyük bir insanlık hikâyesinin parçası olduğunda. Rollo May, ‘Güç ve Masumiyet’ kitabında, her insanın “benim-bir-önemim-var” hissini ve bu önemi sonuna kadar yaşayabilme arzusunu anlatır. İster fantezide olsun ister gerçeklikte, herkes önemli olmak ister. Şimdi’ye sıkışan biri, o büyük insanlık hikâyesinden koptuğunda boşluk duygusuyla acı çeker; çünkü hiçbir önemi olmadığını hisseder. İçinde bir yer bulamayan insan, dışarıdan gelecek en küçük işarete bile muhtaç hale gelir; onay ve beğeni de bu yüzden kolayca bir bağımlılığa dönüşür. Daha doğrusu insan her tür bağımlılığa açık hale gelir. Gündelik şiddetin kaynaklarından birini de burada aramak gerekir. İyi ya da kötü yollarla herkes bir önemlilik derdindedir. Demokrasi de bundan beslenir — herkesin önemli olduğu bir dünyanın mümkün olduğu inancından. Öğrenciyken üniversitenin saha çalışması için Uşak’ta bir köye gittiğimde, oradaki herkesin kendisini önemli hissettiğine tanık olmuştum yıllar evvel. Köylüler çalışmak için tarlaya gittiklerinde yaşlılar çocuklara göz kulak oluyordu. Köyün delisinin bile bir işlevi vardı. Herkesin anlata anlata bitiremediği bir hikâyesi… Köydeki o yaşlı çınar ağacına yaslandığım zaman, çınar ağacının da bana yaslandığını hissetmiştim.

Go to News Site