Milliyet Yazarlar
Türkiye – Avrupa Birliği (AB) ilişkileri uzun yıllardır güç bela ilerliyor. Daha doğrusu ilerlemiyor, geri gidiyor. Donmuş müzakereler, karşılıklı güvensizlik, siyasi blokajlar, vize krizleri, Gümrük Birliği’nin güncellenememesi gibi pek çok sıkıntı var. Bugün gelinen noktada artık eski ezberlerin işe yaramadığı ve “bekle-gör” siyasetinin sonuç üretmediği az çok ortaya çıktı. Ama tüm sorunlara rağmen Türkiye ile Avrupa hala birbirinden kopmuş değil. Hatta tam tersine, ekonomik ve stratejik olarak hiç olmadığı kadar iç içe olduğunu düşünenler de var. Haksız da değiller. Rakamlar da bu görüşü teyit ediyor. AB ile ticaret hacmi 233 milyar dolara ulaştı. Üstelik bizim açımızdan ticarette ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 100. Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımın 122 milyar dolarlık bölümü AB kaynaklı. Bu tablo, Türkiye’nin Avrupa için yalnızca bir pazar olmadığını; üretim, tedarik zinciri ve yatırım ekosisteminin stratejik ortağı olduğunu gösteriyor. Güçlü bir tez... İşte tam da bu nedenle DEİK çatısı altında yürütülen çalışma dikkat çekiyor. Financial Times’tan Avrupa’nın büyük gazetelerine taşınan girişim, aslında basit ama güçlü bir tez ileri sürüyor. Bu teze göre Türkiye – AB ilişkilerinde yeni bir paradigma gerekiyor. DEİK Başkanı Nail Olpak’ın altını çizdiği gibi mesele yalnızca Gümrük Birliği, vize ya da TIR kotaları değil. İlişkilerin yeni bir zemine oturtulması gerekiyor. Mehmet Ali Yalçındağ’ın ifadesi ise daha çarpıcı. Diyor ki: “Nerede kalmıştık?” demiyoruz; yeni dünya düzeni kurulurken AB ile masayı yeniden birlikte kurmak istiyoruz. Bu yaklaşım önemli. Çünkü bugün tam üyelik perspektifinin yakın vadede gerçekçi olmadığı ortada. AB içindeki genişleme yorgunluğu, Kıbrıs Rum Kesimi kaynaklı siyasi blokajlar ve Türkiye’nin demokrasi-hukuk alanındaki sorunları süreci fiilen durdurmuş durumda. Ancak buradan “ilişkilerden vazgeçelim” sonucu da çıkmamalı. Belki de nihai hedef ile yeni gerçekçilik arasında bir denge kurulmalı. Tam üyelik hedefi uzun vadeli stratejik çıpa olarak korunabilir. Ama aynı anda daha işlevsel ve somut işbirliği alanları açılmalıdır. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi, savunma ve güvenlik işbirliği, enerji ve yeşil dönüşüm ortaklıkları gibi bir çok alanda ilerleme kaydedilmelidir. Çünkü jeopolitik parçalanmanın, yapay zeka rekabetinin, enerji dönüşümünün yaşandığı bir dönemde Türkiye ile Avrupa’nın birbirine ihtiyacı azalmadı, aksine arttı. Stratejik akılla Ancak bunun için iki tarafın da değişmesi gerekiyor. Türkiye’nin reform, hukuk devleti ve öngörülebilirlik alanlarında ilerleme göstermesi; AB’nin ise Türkiye’ye yalnızca sorun dosyası, geniş bir pazar ya da kısa vadeli çıkar ortağı olarak değil, stratejik bir ortak olarak bakması şart. Değişen dünyada Türkiye ve Avrupa, geleceğin masasını birlikte kurabilecek mi? Ne kadar zorlasak da bir çoğumuz maalesef iyimser olamıyoruz. Ama Atatürk’ün dediği gibi “Biz daima şarktan garba doğru yürüdük.” Bu yolculuktan vazgeçmemeliyiz. Türkiye’nin çıkarı dev bir ekonomik ve siyasi blok olan Avrupa ile istikrarlı ilişkiler sürdürmesinde yatıyor. Avrupa’nın uzak komşusu olmaktansa tam ya da imtiyazlı ortağı olmak çıkarımıza bir adımdır. Kısacası, Türkiye – AB ilişkileri bugün kritik bir kavşakta bulunuyor. Eski yolun tıkandığı açık. Yeni yol ise ancak karşılıklı siyasi cesaret ve stratejik akılla açılabilir.
Go to News Site