Collector
Yeni Osmanlıcılık politikasının tarihsel arka planı | Collector
Yeni Osmanlıcılık politikasının tarihsel arka planı
soL Haber

Yeni Osmanlıcılık politikasının tarihsel arka planı

Haber Merkezi AKP’nin son on yılına damga vuran genişlemeci dış politika, temelleri 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül darbesiyle atılan büyük sermaye rüyasının en radikal ve militan aşamasıydı. Özal’ın "ikinci cumhuriyet" hayalleriyle meşrulaştırmaya çalıştığı neoliberal dönüşüm, bugün AKP’nin "Türkiye Yüzyılı" vizyonuyla ve savunma sanayisindeki birikimle birlikte Türkiye burjuvazisinin öncülüğünde bir "bölgesel güç" fantezisine evrilmiştir. Emperyalist sistemin büyük bir kriz içinde olduğu, bir süredir çok farklı çevrelerde tartışılıyor. Düzen siyasetçileri tarafından çeşitli toplantılarda yapılan kimi açıklamalar dahi, krizin yoğunluğunu ve yakıcılığını kanıtlar nitelikte. ABD’nin Vietnam savaşında aldığı ağır yenilgiden sonra “vekil güçler” aracılığıyla müdahaleyi seçtiği dış politikası, “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap”ma (Make America Great Again) vaadiyle seçilen Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte farklı bir yönelime girmiş durumda. ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırması bu yönelimin bir örneğidir. Ardından İsrail ile birlikte İran’a karşı başlatılan savaş da, ABD’nin vekil güçlerinin yanına kendisini doğrudan eklemekten çekinmeyeceği bir dönemin açıldığını göstermektedir. Öte yandan tıpkı Vietnam savaşında olduğu gibi, ABD bu hamleleriyle başta kendi halkı olmak üzere büyük tepki topluyor ve meşruiyet kaybediyor. Evet, emperyalist sistem yeni bir krizin içinde. Emperyalizm kavramının ilk ortaya çıkışı da benzer bir kriz ve savaş döneminde oldu. 20. yüzyılın başında Hobson sermaye yoğunlaşmasının yarattığı eksik tüketim krizini, sermaye ihracı ve militarizmle ilişkilendirerek bir çerçeve oluşturdu. Ardından Hilferding banka ve sanayi sermayesinin birleşmesiyle oluşan "finans kapital" kavramını ortaya attı. Rosa Luxemburg ise kapitalizmin meta ihracı ve savaşlar, borçlandırma ve şiddet yoluyla yayıldığını ve kendi sonunu hazırladığını ortaya koydu. Hemen sonra Buharin, daha sonra Lenin tarafından fazla mekanik bulunacak bir yaklaşımla, ulus-devlet aygıtının finans kapitalle iç içe geçerek dev bir kapitalist işletmeye dönüştüğünü ve askeri gücüyle sermayeyi sınır ötesine taşıdığını, uluslararasılaştırdığını yazdı. Lenin kendisinden önceki tüm bu birikimi, devrimci bir siyaset stratejisine dönüştürdü. Emperyalizmi meta ihracından sermaye ihracına geçilen ve dünyanın iktisadi/askeri yöntemlerle paylaşıldığı "kapitalizmin en yüksek aşaması" olarak tanımladı. Bu tanımlama, kapitalizmin üretici güçlerin gelişmesi açısından dünyayı potansiyel anlamda eşitleyerek nihai evresine ulaştığı ve dolayısıyla artık sosyalist bir devrimin güncel olduğu anlamına geliyordu. Sosyalist devrim için mücadele eden siyasi özne için bu tespitler farklı bir devrim stratejisi ve örgüt yapısı gerektiriyordu. Lenin’in devrimci stratejisi yalnızca Bolşevik örgütünü değil, dönemin devrimci partilerini de etkiledi ve II. Enternasyonal'in uzlaşmacı tavrından kopmalarında ön açıcı oldu. Emperyalizmin yeniden yoğun olarak tartışıldığı bir sonraki uğrak, 1960’lar ve 70’lerde yükselen ulusal bağımsızlık savaşları oldu. Bu dönemde ortaya atılan tezlerde Latin Amerika ve Afrika’daki sömürge karşıtı silkinişler kadar, Vietnam Savaşı’nın da belirleyici bir rolü oldu. Savaş; silah sanayisi, teknoloji ve lojistik üzerinden ABD ekonomisini canlandırma ve sermaye birikimini savaş ekonomisi üzerinden sürdürmenin aracına dönüştü. Aynı zamanda emperyalizmin sadece askeri güçle her şeyi kontrol edemeyeceğini de gösterdi. ABD hem kendi halkı hem de dünya halkları nezdinde savaşın haklılığını ispatlayamadı ve çok ciddi bir meşruiyet kaybı yaşadı. İşte bu siyasi ve ekonomik sarsıntı üzerinden şekillenen Bağımlılık Okulu, emperyalist sistemi merkez-çevre ülkeler, gelişmiş-azgelişmiş ülkeler sınıflandırmaları üzerinden çözümlemeye girişti. Andre Gunder Frank, Samir Amin, Immanuel Wallerstein, Harry Magdoff gibi isimlerin Monthly Review dergisi çevresinde yürüttüğü tartışmalar, emperyalizmi gelişmiş (merkez) ülkelerin kendilerine bağımlı hale getirdikleri azgelişmiş (çevre) ülkeleri hammadde ve işgücü bakımından sömürmesine indirgedi. Bu yol, kapitalist emperyalist sistemi üretici güçler ve üretim araçlarının mülkiyeti üzerinden değil; coğrafi ve devletlerarası bir eşitsizlik teorisi üzerinden okumak demekti. 20. yüzyıl başındaki tartışmalar ve müdahaleler nasıl kendi solunu yarattıysa, bu dönemin emperyalizm tartışmaları da kendi solunu yarattı. “Yeni Sol” (New Left) olarak adlandırılan bu hareketler, sınıf siyasetinden kimlik ve iklim siyasetine savruluşun ve güleryüzlü bir kapitalizm arayışının adı oldu. 21. yüzyılın başında Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve ABD’nin dizginlerinden boşanması, emperyalizm tartışmalarını yeniden dünyanın gündemine soktu. Kimilerine göre tarihin sonu gelmişti, kimilerine göre emperyalizm teorisi güncellenmek zorundaydı. Buna yönelik kimi girişimler de oldu: Küreselleşmeci emperyalizm, küreselleşme düşüncesi, imparatorluk tezi… Ancak zamanla, sınıf siyasetinin mevzi kaybetmesiyle birlikte, emperyalizm tartışmaları sistemi değiştirmekten çok onu dizginlemeyi amaçlayan bir hatta kaydı. Bu süreçteki en dikkat çekici teorik kırılma, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin İmparatorluk adlı eseriyle yaşandı. Yazarlar, geleneksel emperyalizm tanımının artık günümüz dünyasını açıklayamadığını ileri sürerek, ulus-devlet sınırlarının aşındığı ve sermayenin merkezsiz bir egemenlik alanına kavuştuğu yeni bir evreye girildiğini iddia ettiler. Onlara göre emperyalizm, sermaye için kısıtlayıcı bir yapı haline gelmiş; sermaye ise bu engelleri yıkarak "içerisi" ile "dışarısı" arasındaki farkın silindiği küresel bir “İmparatorluk” inşa etmiştir. Merkezin ve hiyerarşinin olmadığı bu yeni düzende ABD artık kendi dar ulusal çıkarlarını koruyan bir güçten ziyade, bu devasa küresel sistemin asayişinden sorumlu bir "dünya polisi" rolünü üstlenmiştir. Üretim ilişkilerinin ve proletaryanın yerini ise işçiler, işsizler, öğrenciler, göçmenler ve küçük burjuvaziyi de kapsayan “çokluk” alır. Marksist emperyalizm kavramının içini boşaltan bu post-yapısalcı tez, devrim stratejisini de belirsizleştirdi. Hardt ve Negri’nin bu eseri, Marksist solun yüzünü yeniden emperyalizm kavramına çevirmesine yol açtı. Bu dönemde David Harvey, Ellen M. Wood ve Giovanni Arrighi gibi isimlerin başını çektiği "Yeni Emperyalizm" literatürü, hem ABD’nin Afganistan ve Irak başta olmak üzere saldırgan askeri operasyonlarına teorik bir açıklama getirmeyi hem de 1990’lı yıllarda popülerleşen "sınırsız küreselleşme" tezlerine Marksist bir perspektifle yanıt vermeyi hedefledi. Bu yanıtlar kitlelerden çok akademik camiada ilgi gördü. Herhangi bir devrimci stratejiye dönüşmeyen bu akademik tartışmalar; Keynesyen, kurumsalcı ve reformist akımların Marksist literatüre sızmasına yol açtı. Bugün ise bir kez daha emperyalizm kavramının tartışıldığı bir uğraktan geçiyoruz. ABD’nin sarsılan hegemonyasının Çin tarafından ele geçirilebileceği; Rusya, “Küresel Güney” ve Çin’in yarattığı rekabetinin ABD’nin pervasızlığını dengelemekte etkili olabileceği iddia ediliyor. Bu tartışmalar, son dönemde Trump’ın izlediği saldırgan dış politikayla daha da hararetlendi. Öte yandan özellikle İran saldırısında Rusya ve Çin’in pasifliği, bu iki ülkeye umut bağlayan kesimlerde yeni bir hayal kırıklığı daha yarattı. Emperyalist sistemde yaşanan bu kriz ve tartışmaların kuşkusuz Türkiye’ye yansımaları var. Özellikle AKP’nin son on yılında, Türkiye’nin uzun yıllar boyunca kemikleşmiş yönelimi olan “Yurtta sulh, cihanda sulh” doktrini terk edilerek proaktif bir dış politika benimsendi. Sınır ötesine gözünü diken, başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmeye çalışan ve bölgesel olarak pay kapmaya, alan kapatmaya çalışan bir yönelim benimsendi. AKP bunu kamuoyuna “arabuluculuk ve barış diplomasisi” alanındaki beceri olarak pazarlasa da esas motor gücün sermaye sınıfı ve onun arzuları olduğu çok açık. “Türkiye Yüzyılı” olarak sunulan ve dış politikaya “Yeni Osmanlıcılık” olarak yansıyan bu proje AKP’nin bir tercihi olmaktan çok, Türkiye burjuvazisinin 80’lerden bu yana hayalini kurduğu bir rüyaydı. AKP’nin becerisi, kendisinden önceki hükümetlerin aksine emperyalist dengelerden de faydalanarak sermaye sınıfını bu hayale yaklaştırmak oldu. Bugün Türkiye’nin Afrika, Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya ve Kafkaslardaki etkisine baktığımızda da lojistik, havacılık, inşaat, altyapı ve enerji başta olmak üzere sermayenin ve savunma sanayinin izini görürüz. Bu yazıda, Yeni Osmanlıcılık macerasının nasıl başladığına ve emperyalizm ile Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçları doğrultusunda nasıl şekillendiğine yanıt arayacağız. ABD’nin değişen dış politika yönelimi 1970’li yıllar, dünya ekonomisi için sadece geçici bir durgunluk dönemi değil, sistemin yapısal olarak tıkandığı bir uğraktı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra reel sosyalizm rüzgarının etkisiyle kapitalist dünyada kurulan “sosyal devlet” modeli, kâr oranlarının hızla düşmesine 1973’teki petrol krizinin de eklenmesiyle çöktü. Bu kriz ABD başta olmak üzere emperyalist güçleri rotayı sert bir şekilde değiştirmeye zorladı. Sermaye sınıfı kaybettiği mevzileri geri kazanmak için işçi sınıfının kazanımlarına ve örgütlülüğüne yönelik yoğun bir saldırı başlattı. Neoliberal politikalarla devletin ekonomi alanındaki yeri küçültüldü, kamusal kaynaklar ve hizmetler piyasanın iştahına açıldı, sınıfsal çelişkiler kimlik/kültür eksenine taşındı. Bu ekonomik tıkanmaya Vietnam hezimeti de eklenince ABD “dünya jandarmalığı” rolünde değişikliğe gitmek zorunda kaldı. Dönemin ABD Başkanı Nixon’ın adıyla bilinen doktrine göre; nükleer olmayan saldırılar veya iç isyanlarda ABD askeri ve ekonomik yardım yapacak ancak asker göndermeyecekti. Bu değişiklikte ABD’nin dünya halkları nezdinde gittikçe artan kötü şöhreti kadar ABD içinden yükselen savaş karşıtı tepkiler de etkili olmuştu. Başkan Reagan döneminde ise bu politika “geriletme ve çökertme” politikasıyla daha saldırgan bir aşamaya geçirildi. Bu saldırganlık, kendisini genelde komünizmin karşılık bulduğu ülkelerde antikomünist güçleri destekleyerek, darbeler planlayarak gösterdi. 80’ler boyunca ABD’nin Angola, Kamboçya, Nikaragua ve Afganistan’a dönük müdahaleleri buna örnek olarak verilebilir. Ancak elbette Reagan’ın 1983’te sosyalistlerin iktidara geldiği Grenada’nın işgali, 1986’da Libya’nın bombalanması gibi doğrudan saldırıları da oldu. 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte iki karşıt toplumsal sistem arasındaki tarihsel hesaplaşma geçici olarak sermayenin ve emperyalist sistemin lehine sonuçlandı. Bu kırılma, iki kutuplu dünyanın yerini, neoliberal politikaların mutlak olarak dayatıldığı tek kutuplu bir düzene bıraktı. Ancak, güçlü bir sosyalist alternatifin yokluğunda liberal, sağcı ve dinci-gerici güçler etki kazanmaya başladı. Emperyalizmin muhafızlığını üstlenen ABD’nin hegemonyasını nasıl tesis edeceği büyük tartışmalara yol açtı. “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılan bu dönemin ideolojik yapısını liberal demokrasi ve insan hakları kavramları belirledi. ABD bu dönemden itibaren saldırılarına gerekçe olarak “demokrasi, insan hakları ve barışın tesisi”ni ileri sürecekti. 90’larda Yugoslavya’nın parçalanmasında, 91’de Körfez Savaşı’nda, 2000’lerde Afganistan ve Irak işgallerinde tam da böyle oldu. Tüm bu müdahaleler, askeri harcamaların artmaya devam etmesi demekti. Sovyetler Birliği tehdidi ortadan kalkmasına rağmen ABD’nin silahlanma oranı yükseliyor ve bütçe açığı büyüyordu. Bu duruma karşı Kongre’den yükselen tepkilere bir de halkın, dünyanın bir ucundaki savaşlara asker yollamaya dönük tepkisi eklendi. Üstelik bu sınır ötesi saldırılar genelde başarısızlıkla sonuçlanıyor; ABD’yi hem mali hem de siyasi açıdan zayıf düşürüyordu. ABD dış politikasında yeni bir yönelim arayışı tartışılmaya başlandı. Bu yeni dönemde Reagan’ın başkanlığında ABD, liberal uluslararası düzeni ve “Washington Konsensüsü” olarak bilinen neoliberal ekonomik modeli, eski sosyalist ülkeler de dahil dünya geneline yaymayı temel dış politika stratejisi haline getirdi. Bu ekonomik model, IMF ve Dünya Bankası’nın “yapısal uyum politikaları” ile başka ülkelere taşındı. Ancak kapitalizmin yarattığı ekonomik sorunları emekçi sınıfları ve kamu kaynaklarını hiçe sayarak çözmeyi denediği için kimi toplumsal krizler de yarattı. 1994’te Meksika’yla imzalanan NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) topraksız bırakılan yoksul köylülerin Zapatistalar öncülüğünde silahlı ayaklanmasına neden oldu. Bu ayaklanma, aynı zamanda Zapatista hareketinin kendini gösterdiği ilk eylemdi. Yine 1997’de Tayland’da başlayıp tüm Güneydoğu Asya’yı vuran Asya Finans Krizi, neoliberalizmin finans ve istikrar masalının ilk büyük küresel hayal kırıklığı oldu. Ulusal paralarını dolara sabitleyen bölge ülkeleri, yurt dışından çok ucuza dolar borçlanıp bu parayı lüks konutlara ve inşaat sektörüne akıttılar. Ancak döviz rezervleri tükenince döviz kurunu serbest bırakmak zorunda kaldılar; bu da ulusal paralarının değerinin radikal biçimde düşmesine ve borçlarının dolar bazında katlanmasına yol açtı. IMF hemen bir “acı reçete” hazırladı: faizler artırıldı, sosyal harcamalar kısıldı ve özelleştirmeler başladı. Filipinler, Güney Kore, Tayland, Malezya ve Endonezya’da IMF’nin kemer sıkma politikaları yüzünden milyonlarca insan işsiz kaldı. Endonezya’da bu durum halkın ayaklanmasına ve 32 yıldır iktidarı elinde tutan diktatör Suharto’nun devrilmesine vesile oldu. Emperyalizmin yeni piyasaya sürdüğü neoliberal modelin ürettiği toplumsal krizler karşısında kitlelerin "aktif rızasını" üretmekte zorlanan ABD, çareyi hegemonyayı yerelleştirmekte buldu. İşte "bölgesel istikrar", "bölgesel güç" ve “yük paylaşımı” tartışmaları tam bu noktada devreye sokuldu. Tek bir merkezden yönetilemeyen dünya, hiyerarşik bir bölgesel taşeronluk ağıyla kontrol altında tutulacak; böylece olası bölgesel krizlerin sorumluluğu yalnızca ABD’nin üzerinde görünmeyecekti. 1996’da Foreign Affairs dergisinde yayımlanan “Pivotal States and U.S. Strategy” isimli makale, ABD’nin her krizle bizzat uğraşmak yerine, bölgesel istikrarı “pivot” ülkeler üzerinden yönetmesini öngörür. Yazarlar Robert Chase, Emily Hill ve Paul Kennedy ABD’nin Soğuk Savaş sonrası dünyada her krize tek başına müdahale edecek ne siyasi iradesinin ne de kaynaklarının yeterli olduğunu, bu nedenle sınırlı dış politika ilgisini ve kaynaklarını, çevre bölgelerde güvenliği sağlamak adına "pivot" ülkelerle "yük paylaşımı" yapacak şekilde kullanmasını önerirler. Makalede pivot ülke olarak 9 devlet sayılır: Türkiye, Meksika, Brezilya, Cezayir, Mısır, Güney Afrika, Hindistan, Pakistan ve Endonezya. Türkiye, NATO’nun Sovyetleri durduran kanat ülkesi olmaktan çıkarılıp bölgesel istikrarı ve Ortadoğu’daki enerji koridorunun güvenliğini sağlayacak bir aktör olma potansiyeli nedeniyle pivot ülkelere dahil edilir. 1977-1981 yılları arasında Başkan Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan, Yeşil Kuşak Projesi başta olmak üzere ABD’nin dış politikasını Soğuk Savaş dönemi boyunca şekillendiren Zbigniew Brzezinski, 1997’de yayımlanan Büyük Satranç Tahtası adlı kitabında “imparatorluk jeostratejisi” teziyle benzer bir yaklaşımı ortaya koydu. Dünyaya hükmetmenin Avrasya kıtasından geçtiğini, ABD’nin küresel egemenliğini sürdürmek için bu kıtada kendisine rakip olabilecek herhangi bir gücün ortaya çıkmasını engellemesi gerektiğini, bunun da yolunun içinde Türkiye, Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore ve İran’ın yer aldığı bazı "jeopolitik pivot" ülkelerin bölgesel gücüne dayanarak bunlarla stratejik ortaklıklar kurması gerektiğini savunur. 1990’lar ve 2000’ler boyunca ABD dış politikasının şekillendirilmesinde bu tezlerin ve yönelimlerin büyük etkisi oldu. Birincisi, ABD’nin savaş örgütü NATO, eski Yugoslavya ve Afganistan başta olmak üzere Brzezinski’nin işaret ettiği gibi Doğu’ya doğru genişlemeye başladı. Paralel olarak ABD askeri alanda “yük paylaşımı” için Avrupalı müttefiklerine NATO’ya ayırdıkları savunma harcamalarını arttırmaları yönünde baskı yaptı. Yine ABD büyük ölçekli kalıcı üsler yerine, pivot ülkelerde “Kuvvetler Statüsü Sözleşmeleri” (Status of Forces Agreement - SOFA) ile lojistik ve askeri anlamda bölgede operasyonel merkez olarak kullanacağı üslere ağırlık verdi. İncirlik Üssü, Katar, Kuveyt, Umman’daki üsler, ABD’nin doğrudan asker bulundurma maliyetini düşüren, ev sahibi ülkenin sorumluluk aldığı modeller olarak öne çıktı. Bölgesel güç adayları, kendi bölgelerindeki ekonomik hakimiyetlerini ABD öncülüğündeki neoliberal projeyle uyumlu hale getirdikleri sürece "yeni güvenlik ve refah mimarisi"nin bir parçası olarak pazarlandılar. G20 gibi platformlar aracılığıyla sisteme eklemlenen bu yerel aktörler, emperyalist hiyerarşi içindeki statülerini yükseltmeye çalışırken, aslında sistemin krizini yönetme görevini üstlenmekteydiler. 1990’da Bush yönetimince yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi, Sovyetler Birliği’ne yönelik çevreleme politikasındansa bölgesel istikrarsızlıklara ve “pivot” ülkelerle işbirliğine odaklanıyor: " ...müttefiklerimizle daha dengeli bir ortaklık kurmak ve küresel liderliği ve sorumlulukları daha fazla paylaşmak; [...] bölgesel hakimiyet peşinde olan güçleri caydırmak için istikrarlı bölgesel askeri dengeleri korumak. " 1 Benzer ifadeler 1991 tarihli Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde de yer aldı ve bu belgede "Körfez krizi açıkça gösterdiği gibi, stratejimiz giderek bölgesel dostlarımızın ve müttefiklerimizin desteğine bağımlı hale gelmektedir" denildi. 1993 tarihli belge bu noktayı daha da netleştiriyor: “ Amerika Birleşik Devletleri Soğuk Savaş'tan dünyanın en üstün gücü olarak çıkmış olsa da, dünyanın "polisliği"ni üstlenmek gibi bir arzumuz ya da yeteneğimiz yoktur. Bölgesel sorunlara bölgesel çözümler, barışa giden en kalıcı yoldur. Bu çabaları desteklemeli ve mümkün olduğunda bölgesel süreci kolaylaştırmaya yardımcı olmalıyız. Bölgesel kuruluşlar, uluslararası çabaların arkasında daha geniş bir konsensüs oluşturulmasına katkıda bulunmak için kullanılmalıdır. Stratejimiz küresel tehditlerden bölgesel zorluklara ve fırsatlara, çevreleme politikasından yeni bir bölgesel savunma stratejisine kaymıştır. ” 2 Bölgesel güç olarak Türkiye Neoliberal politikaların Türkiye’deki somut izdüşümü, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’ın öncülüğünde imzalanan 24 Ocak Kararları’yla oldu. Bu kararlar ABD desteğiyle gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 darbesiyle hayata geçirildi. Darbe yönetimi tüm siyasi partileri kapattı, siyasetçilere siyasi yasak getirildi. Özal ise bundan muaf tutuldu: Bülent Ulusu hükümetinde Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı yapıldı. 50’li yıllarda ABD’de ekonomi eğitimi almış, 70’lerde Dünya Bankası’nda çalışmış bir Amerikan aşığıydı. Daha da önemlisi, “İstanbul ve Anadolu burjuvazisi” arasındaki ittifakın temsilcisi olarak iktidara gelmişti. Batılı ülkelerdeki neoliberal, yeni sağ eğilimlerle milliyetçi ve siyasal İslamcı yönelimin bileşkesiydi. IMF ve Dünya Bankası’nın neoliberal programına paralel hazırlanan bu kararlarla emekçilerden sermayeye muazzam bir kaynak transferi gerçekleştirildi. 1980’de yüzde 100’ü geçen enflasyonla emekçilerin ücretleri eridi. Özelleştirmeler, kamu işletmelerinin elden çıkarılarak piyasalaştırılması ve işçi sınıfının sosyal ve sendikal haklarına dönük saldırılarla ücretler baskılandı. 1977’den 1987’ye kadar ücretler yüzde 37 oranında geriledi. Tarım ürünlerine sağlanan destek ve sübvansiyonların kaldırılmasıyla hem çiftçiler yoksullaştı hem de gıda fiyatları arttı. 3 Ulusal gelir içinde ücretlerin payı 1970’lerde yaklaşık yüzde 30 iken, 1980’lerde yaklaşık yüzde 20’ye düştü. Ekonominin dünya pazarlarıyla hızla bütünleşmesi amacıyla ithal ikameci sanayileşme modelinden ihracata dayalı büyüme modeline geçildi. Öncelikle Türk lirasının değeri düşürülerek ihracat teşvik edildi, döviz piyasasında denetim kaldırıldı, faizler serbest bırakıldı. 1980'de 2,9 milyar dolar olan ihracat, 1989'da 12,9 milyar dolara yükseldi ve dış ticaret hacmi neredeyse iki katına çıktı. Devletin belirlediği fiyat sistemi kaldırıldı ve fiyatların piyasada oluşmasının önü açıldı. Devletin ekonomideki ağırlığı azaltılıp özel sektöre alan açıldı. Özellikle tekstil, giyim, demir-çelik ve inşaat sektörleri ihracatın lokomotifi oldu. Bu büyüme modeli, yeni bir sermaye birikim rejimi yarattı ve “Anadolu Kaplanları”, “ticaret burjuvazisi” gibi pek çok adlandırmayla nitelenen orta ölçekli işletmelerin ihracat yoluyla büyümesini sağladı. Aşağıda daha detaylı anlatacağımız üzere Özal öncülüğünde yürütülen Yeni Osmanlıcı politika, bu kesime yeni pazarlar yarattı. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Türkiye ABD için Sovyetler Birliği’ni durduran bir kanat ülkesi olmaktan çıktı ve özellikle Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar için bir "bölgesel aktör" ve "stratejik ortak" haline geldi. Bununla birlikte Özal'ın bölgedeki gelişmelere müdahil olarak yeni fırsatlar yakalayabileceğini düşünmesi ve hevesli davranışlar içine girmesi dış politikadaki geleneksel çizginin değişmesi sürecini hızlandırdı. 1979 yılında Sovyetlerin Afganistan’a asker göndermesi, ABD’yi harekete geçirdi. Dönemin Başkanı Jimmy Carter, Basra Körfezi’nde tehdit olarak algıladığı bütün gelişmelere karşı askeri yöntemler dahil her yolu deneyeceğini ilan etti ve Brzezinski tarafından olgunlaştırılan “Çevik Güç” (Rapid Deployment Forces - RDF) projesini hayata geçirdi. Projenin amacı, Afganistan’dan Türkiye’ye uzanan Siyasal İslama dayalı bir “Yeşil Kuşak” hattı oluşturarak Sovyetler Birliği’nin ve komünizmin bölgedeki ideolojik etkisini kırmak; İslamcılığın yetmediği yerde de Çevik Güç’ü devreye sokarak bölge ülkeleriyle birlikte askeri müdahalede bulunmaktı. 12 Eylül Darbesi’nden sonra Türkiye’de devlet eliyle pompalanan “Türk-İslam sentezi” de bu projenin çıktılarından biriydi. Adana İncirlik Üssü ve özellikle Türkiye’nin doğusundaki ABD ve NATO üsleri, lojistik ve depolama yönünden bu projeyle daha çok anlam kazandı. Dönemin hükümet danışmanlarından Albert Wohlstetter, Körfez'e yapılacak müdahalede Türkiye'ye, özellikle de Doğu Anadolu'ya merkezi bir yer vererek, buradaki üslerden hem Sovyetler'in geçiş hatlarına ve iletişim ağlarına karşı ope­rasyonlar düzenlenebileceğini, hem Amerikan güçleri için her türlü destek ve intikale ilişkin mesafe ve süre soru­nunun halledileceğini, hem de Türkiye üzerinden NATO ile Körfez bölgesi arasında bir bağ kurulmuş ve bir anlamda NATO'nun sorumluluk alanının da genişletilmiş olacağını yazıyordu. 4 Türkiye Ortadoğu’nun jandarması olacaktı, ve bu role talipti de. 7 Ekim 1982’de Çevik Güç ile ortak NATO manevraları Türkiye’de yapıldı; 31 Ekim’de de ABD ile Türkiye’deki üslerin modernizasyonunu gerçekleştirmek üzere bir anlaşma imzalandı. Bu kapsamda Doğu Anadolu bölgesindeki on havalimanı yenilecek, Muş ve Batman’da iki yeni havalimanı daha kurulacaktı. 1984 yılında ise Çevik Güç’ün geçiş kolaylıkları, lojistik ve depolamaya ilişkin ihtiyaçlarının karşılanması için “Ev Sahibi Ülke Destek Anlaşması” imzalandı. Türk subayları Suudi Arabistan’da ve ABD’de eğitiliyorlardı. Savunma Bakanı Richard Perle, Türkiye’ye askeri harcamalarını %100 arttırdığı için teşekkür ediyor; karşılığında Mısır ve İsrail’den sonra en fazla Amerikan askeri yardımı alan ülke Türkiye oluyordu. 6 Kasım 1983 seçimini kazanarak ANAP ile iktidara gelen Turgut Özal, 1989’a kadar Başbakan; 1989’dan 1993’teki ölümüne kadar da Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Siyasi iktidara ortak oluşunu 1980 Darbesi ile başlatırsak, yaklaşık 13 yıl boyunca, yukarıda özetlediğimiz ABD’nin yeni stratejisiyle uyumlu bir dış politika izledi. 1991’e kadar uluslararası pazarlara entegrasyonu ve dış ticareti geliştirmeye odaklanan dış politika pratiği, Sovyetlerin çözülmesinden sonra özellikle Türk veya Müslüman kimliğinin ağır bastığı Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlara yönelik fırsatçı ve müdahaleci bir niteliğe büründü. Özellikle Yugoslavya’nın parçalanma süreci, “Osmanlı’nın mirası” ve “emaneti” söylemleri üzerinden Türkiye’nin bölgesel güç olma iddiasını diplomatik ve askeri açıdan gösterdiği bir süreç oldu. Tüm bu yönelime ve makas değişikliğine, 1985’te Chatham House tarafından yayımlanan bir raporda geçen ifadeyle “Yeni Osmanlıcılık” denildi. 5 Her ne kadar yazının sınırlarını aşmamak için bu yönelimi Özal ve danışman ekibine odaklanarak anlatacak olsak da, bu yönelimin Türkiye’deki asıl paydaşı büyük sermayeydi. TÜSİAD, 1983 yılında Türk ekonomisinin durumu hakkında yayınladığı raporunda, “Ortadoğu ve Arap ülkeleriyle ilişkilerin iyileştirilmesi ve bu ülkelere ihracatın artırılması için sürdürülen çabaların olumlu sonuçlar verdiği”ni memnuniyetle karşıladı. 24 Ocak 1980 sonrası geçilen ihracata dayalı büyüme modelinden devlet desteğiyle büyümeye başlayan KOBİ’ler de çok memnundu. Finansal serbestleşmeyle birlikte Türkiye’ye akan Suudi sermayesi ile kurulan Faizsiz Kazanç Bankaları (Albaraka, Kuveyt Türk), esnek üretimin altyapısını oluşturan Organize Sanayi Bölgeleri 6 yanında Özal hükümetleri, her tür teşvik, vergi indirimi ve ayrıcalıklı kredi imkanlarını sunmuştu. Bu desteklerin sonucunda Mayıs 1990’da bu sermaye kesimini temsilen, asıl altın çağını AKP ile birlikte yaşayacak olan MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) kuruldu. Özal’ın yurt dışı gezilerine eşlik eden bu kesim, Türkiye’nin “doğal etki alanı” olarak nitelenen coğrafyada ticari ilişkiler geliştiriyor, Körfez krizi ve Bosna-Hersek savaşında olduğu gibi “Türk veya Müslüman kardeşleri” için bağış toplama ve insani yardım etkinlikleri düzenliyordu. Yeni Osmanlıcılık düşüncesi Özal’ın çevresinde kümelenen liberal, milliyetçi, muhafazakâr entelektüeller tarafından 1989’da yayımlanmaya başlayan Türkiye Günlüğü dergisi aracılığıyla topluma taşındı. Derginin kurucusu ve genel yayın yönetmeni Mustafa Çalık, Özal’ın dış politikasını teorize eden ve reaksiyoner milliyetçiliğe karşı daha “ceditçi” (yenilikçi) bir milliyetçiliği savunan bir isimdi. Tıpkı sonradan Davutoğlu’nun yaptığı gibi Özal döneminde de Çalık; Osmanlı mirası, tarihsel süreklilik, bölgesel güç, yumuşak güç, aktif dış politika, Büyük Türkiye ve Nazi ideolojisinden aşırma “doğal yaşam alanı”, “hinterland”, “art bölge” gibi kavramlarla Yeni Osmanlıcı yaklaşımın ilk akademik temelini attı. Ahmet Turan, Mim Kemal Öke, Mümtaz’er Türköne gibi milliyetçi yazarların yanında, Atilla Yayla, Nur Vergin, Cengiz Çandar, Şahin Alpay gibi liberaller de bulunuyordu. Dergi, Kemalist cumhuriyetin dış politikadaki “pasif” tutumunu eleştirerek Osmanlı mirasına dayanan “aktif” bir dış politikayı savundu. Yeni Osmanlıcılık, Soğuk Savaş sonrası oluşan dünya düzenine uygun, ABD emperyalizminin himayesinde yürütülecek “bölgesel lider” veya “vekil güç” şeklinde formüle edildi. Özal’ın dış politikası, Mustafa Çalık’ın yaptığı röportajlarla dergi sayfalarına yansıtıldı: “ Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Balkanlar’dan ta Orta Asya’ya kadar Müslüman ve yahut Türk topluluklar ile meskûn geniş bir saha önümüze açılmıştır . Bu imkân, dört yüz seneden beri milletimizin eline geçen en büyük fırsattır . Milletimizin önüne bir nevi 'hacet kapıları' açılmıştır...Bugün önümüzde açılan bu hacet kapısından girmezsek, bu tarihî fırsatı kaçırmış olacağız. " 7 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan Körfez Savaşı, Özal’ın Yeni Osmanlıcı dış politika anlayışının ilk krizi oldu. Başbakan Yıldırım Akbulut ve kabinesinin ılımlı tepkilerine karşılık Cumhurbaşkanı Özal, Çankaya Köşkü’nde kendi kurmay ekibiyle birlikte ve Beyaz Saray’la eşgüdümlü şekilde, kuzeyden Irak’a girerek Musul ve Kerkük’ü almayı da içeren “bir koyup üç alma” politikasını hayata geçirdi. BM Güvenlik Konseyi’nin 6 Ağustos’ta aldığı Irak’a topyekun bir ambargo uygulanması önerisinden bir gün sonra, Türkiye’nin en büyük döviz kaynağı olan Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı kapatıldı. Başbakan Yıldırım Akbulut ve Dışişleri Bakanı Ali Bozer, kararı resmi tebliğ aşamasında öğrendiler. Özal ve ekibi bununla da kalmadı, bir NATO üssü olan İncirlik Üssü’nün NATO dışı bir operasyon için ABD’ye kullandırılmasını ve Irak’a asker gönderilmesini zorladılar. 12 Ağustos 1990’da TSK’nın yabancı ülkelere gönderilmesine ve yabancı askerlerin Türkiye’de bulunmasına izin veren ilk yetki itirazlara rağmen meclisten geçti. İncirlik Üssü, ilk kez saldırı amacıyla Irak’taki hedefleri bombalamak için kullanıldı. Kriz sürecinde Dışişleri Bakanı Ali Bozer, Milli Savunma Bakanı Safa Giray ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti. Özal savaş bittikten hemen sonra Milliyet’e verdiği demeçte şunları söyleyecekti: “ Türkiye’de pek çok şey değişti... Dış politikada korkakça ve çekingen bir tutum sergileme günleri geride kaldı. Bundan böyle koşullara göre aktif bir politika izleyeceğiz… Benim inancım, Türkiye'nin eski pasif ve tereddütlü politikalarını bırakıp aktif bir dış politika izlemesi gerektiğidir... Bu çağrıyı yapmamın nedeni, bölgedeki güçlü ülke olmamızdır. Ayrıca, bu pasif politikalarda hiçbir değişiklik yapılmamasını tercih eden muhafazakârlar olduğunu da belirtmek isterim. Bu çevrelerin beni ülkeyi bir maceraya sürüklemekle suçlamalarının nedeni, benim genel olarak ülkemiz için daha dinamik bir politika izlemeyi tercih etmemdir. ” 8 Özal’ın bu kararında etkili olan isimlerden biri de özel danışmanı Cengiz Çandar yine aynı dergideki röportajında Irak’ın kuzeyinin Türkiye için bir tür vatan olduğuna, haksız ve zorla ayrıldığına vurgu yapıyordu. 9 “Küçülmek ya da büyümek; tarih ve jeopolitik, üçüncü bir seçenek sunacak kadar cömert görünmüyor” diyerek imparatorluk misyonunun genişlemeyi gerektirdiğini söyleyen de yine Çandar’dı. Körfez krizi kadar belirgin olmasa da Özal ve ekibinin başka girişimleri de oldu. Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde Bosna-Hersek üzerinden Türk ve Müslümanların hamiliğine soyundu. Sırbistan’a ambargo uygulanması ve hatta askeri müdahale yapılması için uluslararası alanda yoğun çaba sarf etti. Bosna-Hersek Dayanışma Grubu’nun İstanbul’da düzenlediği mitingde, Türkiye'nin "Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya'da, dünyanın en acı verici bölgesinde kendi gücüyle ayakta kalabilen model devlet" olduğunu ve "sekülerizm", "demokrasi" ve "mülkiyet hakkı" sayesinde "eşsiz ve son derece önemli bir konuma" geldiğini, Müslüman Boşnaklar için bir “umut sembolü” olduğunu, "tüm İslam toplumları arasında bir yıldız gibi" parladığını, “diğer Türk topluluklarının önünde" olduğunu söyleyerek “bölgesel büyük bir gücün doğuşunu görüyorum" diye ilan ediyordu. Özal ve ekibinin gözünü diktiği bir diğer “doğal etki alanı” eski Sovyet coğrafyası olan Orta Asya ve Kafkasya’ydı. “21. Asır Türk asrı olacaktır” sözüyle “Türk Yüzyılı” projesini ortaya atan Özal, Türkiye’yi laik, demokratik, serbest piyasaya bağlı bir model ülke olarak sundu ve Orta Asya’da “bölgesel güç” olmayı hedefledi. Bu ülkelerle Karadeniz üzerinden kara ve deniz taşımacılığı, enerji, ticaret gibi konularda ilişkileri geliştirmek için Karadeniz Ekonomik İşbirliği örgütü kuruldu. 10 Ancak o dönem Türkiye ve Rusya’nın gücü projeleri finanse etmeye yetmediği için harekete geçirilemedi. Yine bugün AKP’nin de yoğun olarak kullandığı “insani diplomasi” stratejisinin bir aracı olarak Türk Cumhuriyetlerini etkileyebilmek için TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) ve TÜRKSOY (Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı) gibi kurumlar kurdu. TRT’nin Avrasya yayınıyla kültürel bir kuşatma, THY’nin Bakü, Almatı, Taşkent, Aşkabat ve Bişkek’e uçuşlarıyla fiziki bir köprü kurması, Türk dünyasından gelen on bin öğrenciye burs verilmesi ve Eximbank’ın sunduğu yedi milyar dolarlık devasa krediyle devletin tüm imkânları bu projenin emrine verildi. 1993’teki ölümüne kadar bu ülkelere yaptığı ziyaretlerde imzalanan onlarca anlaşma, yeni palazlanan Anadolu sermayesinin Orta Asya’nın hammadde ve pazar olanaklarına eklemlenmesi için döşenen taşlar oldu. Bu süreçte iş adamlarının yanı sıra tarikatları, milliyetçi grupları ve dini yapıları bizzat teşvik ederek bölgeye sürdü, özellikle tekstil ve telekomünikasyon alanındaki şirketler bu coğrafyada şubeler açtı, yatırımlar yaptı. Yine Fethullah Gülen cemaatinin ve Türkçü grupların eğitim, medya ve ticaret üzerinden bölgeye akın etmesi, bugün yaşadığımız karanlık kuşatmanın ilk tohumlarıydı. Zaman gazetesi gibi yayınların bölgede en büyük güç haline gelmesi devlet eliyle ihraç edilen bir gericilik ve "ılımlı İslam" projesinin yansımasıydı. Türkiye Günlüğü dergisi, milliyetçi-muhafazakâr ağırlığıyla “kardeş Cumhuriyetlere” dönük aktif dış politikanın ideolojik olarak üretildiği merkez oldu. Dergideki tartışmalarda, Soğuk Savaş sonrası değeri azalan Türkiye'nin, Batı ve özellikle ABD için yeniden vazgeçilmez hale gelmesinin yolunun Orta Asya'da üstleneceği "model ülke" ve "köprü" rolünden geçtiği savunuldu. 80’li yılların başından beri ABD’nin Washington Konsensüsü ile uyumlu bir şekilde hazırlanan, aktif olarak 1989’dan sonra uygulamaya konmaya çalışılan Yeni Osmanlıcı dış politika 1923 Cumhuriyeti’nin yalnızca “Yurtta sulh, cihanda sulh” ile somutlanan dış politikasına karşı değildi, Yeni Osmanlıcılık mevcut rejimin de tasfiyesini gerektiriyordu. Sermayenin yönelimleri ve yeni bir birikim stratejisi için ortaya konan Yeni Osmanlıcılık, içeride halkın rızasını almazsa hızla duvara toslayabilirdi. İşte bu yüzden aynı dönem, bu kez liberallerin ağırlığıyla, Cumhuriyet’le hesaplaşma başlatıldı. Mehmet Altan’ın Hürriyet ve Sabah gazetelerinde ortak yayımlanan köşesinde “Yeni Bir Cumhuriyet” makalesiyle “1923 Cumhuriyeti’nin artık miadını doldurduğunu ve yerine demokratik, sivil ve çoğulcu yeni bir yapının kurulması gerektiğini” ileri sürüyor ve “ikinci cumhuriyet” tartışmasını başlatıyordu. 2000’lerin başında sivil vesayeti kaldırdığı iddiasıyla liberallerin AKP’ye alkış tutmasına zemin hazırlayacak bu tartışmaya daha sonra Özal’ın özel danışmanı olan Cengiz Çandar, Asaf Savaş Akat, Murat Belge, Nur Vergin, Mete Tunçay, Nilüfer Göle, Gülay Göktürk, Çetin Altan da katılacaktı. “İkinci Cumhuriyetçiler” Özal’ın ekonomide başlattığı liberalleşmeye karşı toplumsal tepkilerin arttığı bir dönemde, bu politikalara soldan meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlardı. Bir yandan da Yeni Osmanlıcı dış politikaya içeriden müdahaleyle Osmanlı ve Cumhuriyet arasındaki kopuşu sürekliliğe çevirmeye çalışıyorlardı: “ Onların Birinci Cumhuriyet dedikleri şey, Osmanlı sarayının, Osmanlı yapısının Cumhuriyet'e aktarılmasından başka bir şey değildir... Dahası, sultan kaçtığında hiçbir şey değişmedi, saray bürokrasisi onun yerini aldı. Her halükarda, Osmanlı İmparatorluğu'nun askerleri Cumhuriyet'i kurdu. ” 11 Sonuç Emperyalist krizin son uğrağı, ABD’nin hegemonyasını korumak adına "pivot" ülkeler üzerinden yürüttüğü yük paylaşımı dönemine işaret ediyordu. Trump yönetimince yayımlanan 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi ve şimdiye kadar izlenen politika, daha saldırgan ve daha doğrudan bir değişikliğe işaret ediyor. Bu değişiklik, Türkiye gibi ABD ile uyumlu ve dengeli bir dış politika izleyerek bölgesel aktör olmaya çalışan ülkeler için bir öngörülemezlik anlamına geliyor ve dolayısıyla bu durum dengenin her an bozulması tehlikesini de beraberinde getiriyor. AKP’nin son on yılına damga vuran genişlemeci dış politikası, temelleri 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül darbesiyle atılan, Turgut Özal ile "hacet kapıları" aralanan o büyük sermaye rüyasının en radikal ve militan aşamasıydı. Özal’ın "ikinci cumhuriyet" hayalleriyle meşrulaştırmaya çalıştığı neoliberal dönüşüm, bugün AKP’nin "Türkiye Yüzyılı" vizyonuyla ve savunma sanayisindeki birikimle birlikte Türkiye burjuvazisinin öncülüğünde bir "bölgesel güç" fantezisine evrilmiştir. Ama bu fantezinin ilk hayal kırıklığı Suriye’de yaşanmıştır bile. Türkiye sermayesi için bir "fırsat kapısı" olarak sunulan Yeni Osmanlıcı politika, halk için büyük bir tehdit ve güvenlik sorunudur. ABD’nin Vietnam’dan aldığı ve unutamadığı dersi, bugün Ortadoğu’da bölge halkları yeniden üretmeye adaydır. 1 Ahmet Bekmen, Yeni Sağ İktidarda: 1980’lerde Anavatan Partisi, Devlet ve Siyaset, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2025 2 Bkz. Ufuk Güldemir, Çevik Kuvvetin Gölgesinde Türkiye, Tekin Yayınevi, 1986 3 Türkiye Günlüğü Dergisi, 1992, Sayı 19. 4 KEİ’ye Karadeniz’e kıyısı olmayan Arnavutluk, Ermenistan, Yunanistan, Azerbaycan gibi birbiriyle kavgalı ülkelerin de dahil edilmesi o dönem büyük bir diplomasi başarısı olarak yorumlandı. Bugün AKP, Rusya ile bu örgütü daha etkin hale getirmeye çalışıyor. Bkz: Sedat Laçiner, From Kemalism to Özalism, The Ideological Evolution of Turkish Foreign Policy, King’s College University of London, 2001. 5 Mehmet Barlas, Sabah, 28 Ocak 2006: “Turgut Özal bilinçli şekilde ‘Organize Sanayi Bölgeleri'ni teşvik etmeseydi, konvertibilite ve daha sonra Gümrük Birliği olmasaydi, Calvin'in kendisi gelse acaba 'Anadolu Kaplanları'nı ortaya çıkartabilir miydi?” 6 David Barchard, “Turkey and the West” (Chatham House Papers 27, The Royal Institute of International Affairs, Londra: Routledge & Kegan Paul, 1985), s. 91. 7 Bkz. https://history.defense.gov/Portals/70/Documents/nss/nss1990.pdf 8 Bkz. https://history.defense.gov/Portals/70/Documents/nss/nss1993.pdf 9 Türkiye Günlüğü Dergisi, 1992, Sayı 19. 10 Milliyet Gazetesi, 3 Mart 1991. 11 Mehmet Altan, İkinci Cumhuriyet'in Yol Hikayesi, Defne Asal Er ile Röportaj, Hayykitap, 2008, s. 164.

Go to News Site