Collector
Günümüz Avrupasında 'yeni sağ'ın iktidar yürüyüşü | Collector
Günümüz Avrupasında 'yeni sağ'ın iktidar yürüyüşü
soL Haber

Günümüz Avrupasında 'yeni sağ'ın iktidar yürüyüşü

Haber Merkezi 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girdiğimiz bir dönemde yeni bir paylaşım savaşı tehlikesinin arttığı, Ortadoğu’da bölgesel savaşların çıktığı, emperyalist saldırganlığın farklı formlarda kendisini gösterdiği, uluslararası hukuk ve kuralların reddedildiği bir dönemde yeni sağ, faşist ve ırkçı partilerin kendilerine daha geniş bir alan bulduklarını, iktidara alternatif hale geldiklerini, birçok önemli ülkede hükümet kurduklarını gözlemliyoruz. Avrupa’da sağ popülizm, “yeni sağ”, faşist ve ırkçı hareketlerin yükselişi ile ilgili olarak özellikle 2000’li yılların başlarından bu yana değerlendirmeler yapılıyor. Bu açıdan yeni bir olgudan öte güncel şartlarda bu hareketlerin dönüşümüne odaklanmakta fayda var. 20 yıl öncesine kadar marjinal ve lümpen olarak görülen bu hareketler bugün ana akım içinde güçlü köklerle yerleşmiş ve İtalya’dan Hollanda’ya kadar bir dizi ülkede iktidara gelmiş; Fransa’da ise uzun süredir iktidarın en büyük alternatifi konumunu almıştır. Britanya, İspanya ve Almanya gibi bir dizi ülkede de iktidara alternatif bir güce ve konuma erişmiştir ve birkaç yıl içinde hükümet kurmaları beklenmektedir. Yine, bundan yirmi yıl öncesinde tek gündemli, kampanya odaklı partiler olarak görülürken bugün hükümet kuran, ülke yöneten, daha kurumsal yapılara dönüştüler. Bu kapsamda göçmen karşıtlığı, İslam karşıtlığı, Avrupa’nın beyaz medeniyetinin korunması, sömürgeci-emperyal geçmişin sahiplenilmesi gibi konu başlıklarından vazgeçmeden, bu konuları siyasetin merkezine de taşıyarak ama iktidar olabilen ve yönetebilen bir yapıya doğru evrimleştiler. Bu süreçte elbette yeni sağ veya popülist sağ denilen hareketler de merkeze doğru adım atarak, özellikle popülist yönlerini tırpanlamış olsa da esasen ana akımı kendilerine doğru çektiklerini, sosyal demokrat partilerin ve muhafazakar, Hıristiyan Demokrat partilerin kendilerine yaklaştığını gözlemliyoruz. Bu değişimde yoğun medya desteğinin rolünü belirtmek gerekir. Bu hareketlerin liderlerine verilen söz hakları, onların açtığı tartışmaların gündemleşmesi, meşrulaşması ve geniş ve memnuniyetsiz kesimlere ulaşması bu sayede hızlandı. Dolayısıyla özgücüne dayanarak gelişen bir hareketten değil, yıllar içinde adım adım büyütülen ve kapitalizmin, sermayenin çıkarları doğrultusunda tali bir hareket veya sokak gücü olmaktan çıkan ve kapitalizmin insanlığa yaşattığı krizleri yönetmeye aday olan ve uygulayan bir harekete dönüştüğünü belirtmek gerekir. Bugün Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda ve İspanya’da tanık olduğumuz yeni sağ yükseliş, kapitalizmin içinde olduğu ekonomik, sosyal ve siyasi krizlerin ve bunun sonucunda derinleşen ekolojik krizin bir sonucudur. Bu sonuç sistemin dışından gelen arızi bir şok değil; 2008 finansal çöküşünü takip eden düşük büyüme, yüksek eşitsizlik ve durgun üretkenlik döneminin yarattığı sermaye birikim krizinin yapısal bir ürünüdür. Bu dönemde ana akım siyaset "aşırı merkezi" (Ali, 2015), kemer sıkma ve piyasa kuralsızlaştırması üzerine kurulu neoliberal bir mutabakatta birleşirken, solda devasa bir temsil boşluğu oluştu. Yeni sağ, neoliberal merkezin yarattığı bu krizi kabul ederek ve ama bu memnuniyetsizliğin sorumlusu olarak kapitalizmi değil, göçmenleri, çalışmadan yaşamaya “alışan” ve çalışan insanların vergileri ile sosyal devleti “sömürenleri” ve çokkültürcü hatta “solcu”, halktan kopuk siyasi elitleri hedef alıyorlar. Çözüm olarak da güvenliği ve baskıyı arttırmayı ve sorun yaratan, Avrupa medeniyetine adapte olamayan, göçmen/yabancı akımını durdurmayı sunmaktadır. Bu yükseliş neoliberalizmin, sanayisizleşmenin ve kitle siyasetinin karar alma süreçlerinden yalıtılmasının yarattığı koşullara verilmiş bir yanıttır. Kriz döneminde, Donald Trump ve Nigel Farage gibi figürler, kitlesel bir taban oluşturmak için "düzen karşıtı" retorik kullansalar da, işlevsel olarak finans kapitalin en gerici kesimleriyle hizalanmış durumdadırlar. Sermayenin bu en gerici ekibine son on yılların ürünü olan, tekel konumuna ulaşan teknoloji şirketlerinin patronlarının da dahil olduğunu vurgulamak gerekir. Bu partiler “egemenlik” vaat ederken, aslında emek haklarını yok ederek kuralsızlaştırmayı derinleştiriyorlar. Günümüzün yeni sağ, popülist sağ, faşist akımları 1930'ların faşizminden belirli konularda ayrışmaktadır. Bugünün sağcıları genellikle "demokrasinin resmi kurumlarıyla bir sorun yaşamazlar"; çünkü bu kurumlar zaten neoliberal pakt tarafından içten içe kemirilmiş ve içeriksizleştirilmiştir. Brüksel elitlerini eleştirse de mevcut yapıya uyumlu şekilde yönetirler. Geçmişteki antisemitizm yerini Müslüman ve göçmen karşıtlığına bırakmıştır. Ayrıca bugünün sağ hareketleri sarsılmaz ve istisnasız şekilde İsrail yanlısı bir çizgi izlemekte ve İsrail ve ABD saldırganlığını desteklemektedir. Bu hareketler bilhassa Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte yeni bir döneme de girmiştir. Klasik faşizm işçi hareketini fiziksel olarak tasfiye etmeyi ve burjuva demokratik düzeni askıya almayı amaçlıyordu. Buna karşılık, güncel sağ hareketler, nüfusu disipline etmek için neoliberal devletin halihazırda gelişmiş olan yasal baskı aygıtlarını kullanmaktadır. Temel hedef sağcı bir devrim değil, toplumsal istikrarsızlık ve geniş kitlelerdeki memnuniyetsizlik karşısında sermaye birikiminin devamlılığını sağlamaktır. Bunun en temel nedenleri arasında elbette karşısında yakın zamanda bir sosyalist devrim tehlikesinin olmadığının varsayılmasıdır. Sanayisizleşme ve 'aşırı merkez' Avrupa'da yeni sağın yükselişi, neoliberal politikaların yarattığı ekonomik yıkımdan ayrı düşünülemez. İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde sanayi kapitalizminden finans kapitalizmine geçiş, "imalat istihdamında düşüşe" ve "eski işçi sınıfının omurgasının kırılmasına" yol açmıştır (Ali, 2015; Rowthorn ve Wells, 1987). Tariq Ali (2015, 2024), "Aşırı Merkez"i, geleneksel sosyal demokrat ve muhafazakar partilerin tek bir piyasa dostu mutabakatta birleşmesi olarak tanımlar. İngiltere'de Yeni İşçi Partisi’nin "kitsch projesi" (Ali, 2024) ve merkez solun kemer sıkma politikalarına teslim olması, "muhalefetsiz bir ülke" yaratmıştır. Bu "sanal mutabakat" (Halimi, 2016), kim seçilirse seçilsin özelleştirme ve sosyal refah kesintileri politikalarının değişmeyeceğini garanti altına almaktadır. Yeni sağ, bu "yıkıcı dengeden" beslenir. Ana akım partilerin inkar ettiği krizi dile getirerek, düşük iş güvenliği ve durgun ücretlerle boğuşan "geride bırakılmış prekarya" arasında destek bulmaktadır. Thatcherizm’in sanayisizleştirdiği kasabalarda, sendikalar gibi "kitle örgütlerinin" kaybı, işçileri "gerici nostalji" anlatılarına karşı savunmasız bırakmıştır (Ali, 2015; TNI, 2026). Britanya özelinde ilginç olan konu ise “sıradan halkın temsilciliğine ve ulusal çıkarların savunuculuğuna” soyunan Reform Partisinin lideri Nigel Farage ve ondan ayrılan Restore Partisinin lideri Rupert Lowe gibi figürlerin oldukça zengin ailelerden gelen, ülkenin önde gelen özel okullarından mezun olan, gayet sistem içi karakterler olmalarıdır. Bu partiler aynı zamanda milyarder bağışçılara sahipler. Bunların yanında olan ama ayrı duran, sokak hareketi niteliğinde gruplar oluşturan Tommy Robinson gibi tipler de açıktan milyarderlerle dolaşmakta, Dubai gibi yerlerden çıkmamakta ve mahkemelerde yargılandığında avukatlık ücretlerinin Elon Musk tarafından karşılandığı görülmektedir. Bu şahıslar videolarında, paylaşımlarında yaşamlarını ve bağlantılarını saklama ihtiyacı dahi duymamaktadır. Teknokrasi ve yeniden yapılandırma Neoliberal çağın ayırt edici özelliklerinden biri, kararların demokratik müzakereden koparılıp merkez bankaları gibi "yalıtılmış yürütme kurumlarına" devredildiği "teknokratik yönetim"dir. Teknokrasi, seçmenlerin yetkiyi, genel çıkarı halkın iradesinden değil "rasyonel spekülasyondan" türeten "uzmanlara" devretmesini gerektirir. Yeni sağ, uzmanların bu yüzsüz yönetimine karşı kendisini "radikal alternatif" olarak sunmaktadır. Mehmet Erçetin'in (2023) Gelenek dergisindeki "Avrupa'da Sağın Yükselişi: Bilindik Bir Filmin Tekrarı" makalesinde belirttiği gibi, AfD ve benzeri partiler düzen açısından birer "emniyet supabı" işlevi görmekte; sermaye sınıfına iç siyasette manevra alanı sağlayan teknokratik popülist araçlar olarak hizmet etmektedir. Ancak bu artık sadece dışarıdan yönetici elite yönelik tepkiyi kendi etrafında toplamakla ve ulusal, dini, kültürel bağlara bağlı bir yönetimi savunmakla sınırlı değil. Zaman içinde güçlenerek, örneğin Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılıp yüksek oy almaya, Avrupa Parlamentosu üyesi olarak AB’ye karşı çıkan bir tutum almaya ve Britanya örneğinde olduğu gibi Brexit ile ayrılmayı sağlayan bu politik yaklaşım iktidara aday durumuna geldiğinde daha özgün bir yol izlemeye başlamıştır. Son yıllarda AB’yi dağıtmaktan ziyade yeniden yapılandırma fikri öne çıkmaktadır. Bugün AB’nin önde gelen yöneticileri uluslararası politikada İsrailci ve Trump’ın Grönland çıkışına rağmen ABD’ci bir tutum almakta, Gazze’deki soykırımı açıkça desteklemekte ve protesto edenleri bastırmakta, Rusya karşıtlığında ve Ukrayna savaşının sürmesinde aktif tutum almakta, Nazi-faşist örgütlenmelerin önü açılmakta, askeri harcamaları artırmakta ve militarizasyonu derinleştirmekte, geçmişin çokkültürlülük politikasını bırakıp göçmen karşıtlığını ve Avrupa medeniyetini güçlendirme yaklaşımını pekiştirmektedir. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi önde gelen sözcü ve temsilcilerinin politik duruşu son yıllarda yükselen yeni sağ hareketlerle uyumludur. Bu aynı zamanda ABD liderliğindeki Batı emperyalizminin yeniden yapılanma çabasıyla da uyumludur. Trump yönetiminin, önde gelen kadrolarının ve sözcülerinin yeni sağ, ırkçı, faşist temellerde düşünceler savunduğunu ve buna uygun politikalar belirlediğini görüyoruz. Bu, hem ABD içinde hem de küresel düzeyde ABD emperyalizminin liderliğine, azalan gücüne, Çin’in yükselen rekabetine ve tehdidine ve geleceğe dair vizyonu yeniden yapılanmayı gerektirmektedir. Bilhassa İsrail ile Ortadoğu’ya şekil verme ve Latin Amerika’ya dair askeri müdahaleler (Filistin, Suriye, İran, Venezuela, Küba) ve ekonomik cezalar bu yaklaşımın ürünleridir. Bu vizyona X, Meta, Google, Palantir gibi Silikon Vadisi’nin tekelci teknoloji şirketleri de ortaktır ve birlikte hareket etmektedir. Bu kapsamda Trump ekibi tarafından daha iktidara gelmeden başlayan ve iktidar olduktan sonra yoğunlaşan ABD’nin AB’yi ve üyelerini terbiye etme, fırçalama, tehdit etme ve aşağılama kampanyası süreklilik kazanmıştır. Sadece Grönland’a el koyma talebiyle sınırlı kalmadı ve NATO’ya finansal desteğin artması, militarizasyon, savaşa hazırlık, ABD şirketlerine yönelik regülatif düzenlemelerin kaldırılması ve aksi durumda gümrük vergileri ile cezalandırma gündeme getirilmektedir. Bu “terbiye etme”, “yönlendirme” sürecine sadece baskı ve tehdit politikaları eşlik etmiyor. ABD yönetimi ve Trumpçu ekip aktif şekilde Avrupa’nın politika üretim sürecine de müdahil oluyor ve yeni sağ-popülist sağ denilen bu yükselen çizgiyi destekliyor. Britanya’da Nigel Farage Trump kampanyasında aktif şekilde çalışıyor ve bire bir doğrudan destek alıyor. İspanya’da, Almanya’da, Fransa’da Trump iktidara aday olan bu partileri kendine yakın görüyor ve aktif şekilde destekliyor. AB üye ülkelerinde hükümet değişimlerinde tavrını açıkça belirtiyor. Münih Güvenlik Konferansında geçen sene Başkan Yardımcısı J. D. Vance, bu sene de Dışişleri Bakanı Rubio tüm Avrupa liderlerini karşısına alıp fırçalıyor ve yeni bir dünya vizyonu ve tarih anlayışı dayatıyor. Emperyalizmi ve militarizmi açıktan sahiplenmelerini ve ona uygun hareket etmelerini, büyük güçler politikasını ve rakiplerini savaşla bertaraf etmeyi savunmalarını ve Rusya’dan çok Çin’e yönelmelerini, hatta Rusya ile yakınlaşıp Çin’den koparmayı kabullenmelerini istiyor. Bu terbiye etme yönteminin işe yaradığını ve Avrupa ülkelerinin hizaya geçtiğini görmek mümkün. Hem askeri müdahaleler ve militarizasyon konularında hem de ekonomik açıdan itiraz bir yana açıktan destek öne çıkıyor. Bu nutuklar ve politik perspektife ise itiraz etmek bir yana ayakta alkışlanıyor. Bu nedenle daha öncesinde hükümete gelme gücüne sahip olduğu ülkelerde diğer tüm partiler tarafından dışlanan, karşısında ittifak yapılan, kötünün iyisi denilerek karşısındaki en güçlü partiye/adaya oy verme çağrısında bulunulan, diğer partilerin koalisyon hükümeti dahi kurmayacağını seçimden önce ilan ettiği dönemler mazide kaldı. Bu partiler ile koalisyon kurmak artık normalleşti, tek başına iktidar olmaları veya başkan seçilmeleri normalleşti ve daha başa gelmedikleri ülkelerdeki hükümetlerdeki merkez sağ ve sol partiler de bu politikaları şimdiden uygulamaya başladılar. Buna en net örnek Britanya’da Muhafazakar Parti’den sonra hükümete gelen İşçi Partisi’nin de Reform Partisi’nin göç politikasına uygun bir tutum almasıdır. Dolayısıyla ABD önderliğinin teyit edilmesi, Çin tehdidinin kabul edilmesi, yeni bir paylaşım savaşı ihtimalinin kabul edilmesi, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya kadar tanımlanan çıkarlara askerî zorla sahip çıkılması ve uluslararası hukuk düzenlemesinin, anlaşmanın ve kuralların reddedilmesi, iç politikada göçmen karşıtlığı ve emek karşıtı politikaların uygulanması ile birlikte yeni sağ olarak tanımlanan partiler için ülkelerinde hükümete gelmeleri, sermayenin tercih ettiği partiler olmaları, ana akım denilen siyasi hattın onları içine alacak şekilde yeniden ayarlanması ve bu yönde yeni döneme uygun yapılanmanın bu partilerce üstlenilmesi, bu süreçte ihtiyaç duydukları kadronun da merkez partilerden devşirilmesi gündeme geliyor. Dijital kapatılma: Gözetim teknolojileri Yeni sağın başarısı, "platform kapitalizmi" ve onun enformasyon akışı üzerindeki tekelci kontrolüyle desteklenmektedir. X gibi platformlar, doğruluk yerine "etkileşimi maksimize etme”yi hedefleyen algoritmalar ile çalışır. Algoritmalar, en güçlü kullanıcı tepkilerini kışkırtan "kışkırtıcı, sansasyonel ve ideolojik yüklü içerikleri" önceliklendirmek üzere tasarlanmıştır; çünkü bu durum reklam gelirlerini maksimize eder. Bu "dikkat korsanlığı" (attention hacking), yankı odaları ve filtre balonları yaratarak "duygusal kutuplaşmayı" ve "dış grup düşmanlığını" körüklemektedir . Sistem, doğrudan sansür yerine, algoritmaları ideolojik içerikle doyurarak kamuoyunu yönlendirmektedir. Kullanıcılar algoritmik olarak belirlenen bilgi akışlarına kapıldıkça, eleştirel düşünme ve bağımsız yargılama yeteneklerini kaybetmektedirler. Bu "bilişsel boyun eğme", sosyal gerçeklikleri ekran boyutundaki mekanlara sıkışan ve gerçek ile kurmaca arasındaki sınırların belirsizleştiği genç kuşaklarda özellikle belirgindir. Dijital teknolojilerde ilerlemeler, sosyal medya ve yapay zeka algoritmaları sermaye sahiplerine toplumu kontrol etme, gözetleme, yönlendirme ve manipüle etmede öncesine nazaran görülmemiş imkanlar sunuyor. Doğası gereği bu sadece pazarlama ve tüketim kültürünü geliştirmekle sınırlı kalmıyor, istihbarat ve toplumu yönlendirme ve yeniden şekillendirmede imkanlar sunuyor. Algoritmaların insanları sanal dünyada olabildiğince fazla zaman geçirmesini sağlayacak şekilde dizayn edilmesi ve kullanıcıların sosyal, siyasal ve kültürel tercihlerini analiz edip ona uygun paylaşımları önüne çıkarması filtre balonlarının oluşmasını sağlıyor. Eskiden herkes aynı gazeteleri okuyup aynı haberleri izlerken bugün herkes, aynı ailenin üyeleri dahi birbirinden bağımsız haber ve iletişim akışlarına denk geliyor. Buna bilinçli olarak ve siber savaşın bir unsuru olarak botları ve dezenformasyon kampanyalarını ve uygulanan davranışsal psikoloji tekniklerini de ekleyince insanların kendi içine kapanması veya bulunduğu gruptan, “kabileden” çıkamaması, bu sınırlar içinde “sosyalleşmesi” mümkün oluyor. Bu da bir yandan sol, sosyalist görüşlerin belirli sınırlar içinde kalmasını sağlarken geniş kesimlerin sansürsüz, sınırsız ve ahlaksız düzeyde ırkçı ve sömürgeci fikirlerle karşılaşmasına neden oluyor. Komşusuyla, iş veya okul arkadaşı ile iletişim kurup anlamak, farklı sosyal ve siyasal fikirlere maruz kalıp tercih etmek yerine sosyal medyanın kendisine sunduğu sınırlı, uydurma, yalan ve dezenformasyon odaklı haberlerle şekilleniyor. Günümüzde yapay zekadaki gelişmelerle gerçeği sanaldan ayırmak zor ve yalan ve manipülatif paylaşımlar yapmak da mümkün olduğu için toplumsal sistemden memnun olmayan, yoksulluk ve geleceksizlik içinde yaşayan geniş kesimlere sahte düşmanlar yaratılıp dayatılıyor. Burada göçmenler, mülteciler ve Müslüman ülkelerden gelenler daha net şekilde hedef tahtasına konuluyor ve bu kesimlerle diyalog ve iletişim içinde olmanın imkanları azalıyor. Bu yaklaşım hedefe oturtulan kesimlerde de benzeri bir süreci işletiyor. Ezilen ve dışlanan kesimler arasında da milliyetçilik, dini bağnazlık, dini ve feodal oluşumlar sunuluyor. Bu da örgütlenmeyi, ortak mücadeleyi engelleyen bir işleve sahip oluyor. Buna, önceki dönemin çokkültürcü politikalarının bir ürünü olarak azınlıkları ve göçmenleri temsil etme amacıyla genellikle dini ve etnik kurumların desteklenmesi, bu derneklerin fon alarak çalışmalar yapmaları, yine bu kesimlerin içinden çıkan sermaye örgütlerinin ve profesyonel politikacıların söz sahibi olması da eklenince ezilen, dışlanan kesimlerin ifade ve örgütlenme özgürlüğü de baltalanıyor ve bu kesimler içine kapanıyor, sosyal ve ekonomik talepleri karşılık bulmuyor. Bu teknolojiler olumlu amaçlar için de kullanılabilir; insanlar sosyal organizasyonlarda bir araya gelebilir, geliyor da. Ama bunun rolünü ve kapitalizmin çoklu kriz karşısında yeniden yapılanmasını, Batı kapitalizminin ve ABD emperyalizminin yönelimini ve bunun içinde teknoloji tekellerinin hem askeri alanda hem de toplumsal kontrol konusundaki rolünü göz ardı etmek mümkün olamaz. Kültürel hegemonya: Göç, ırkçılık ve 'woke' karşıtlığı Yeni sağın güçlü silahı, hem ekonomik hem de kültürel güvensizlikleri kapsayan bir "ana tema" olarak göçün kullanılmasıdır. Göçmenleri ve sığınmacıları "ulusal kimliğe yönelik bir tehdit" ve "refah devletinin aşınmasının nedeni" olarak kurgulayan yeni sağ, sınıf öfkesini burjuvaziden saptırarak en savunmasız kesimlere yönlendirmektedir. Göçmen kesimde de yukarıda bahsini ettiğimiz içine kapanma ve dini liderlerin denetimine girme ile mesele daha da derinleşiyor. Günümüz Avrupa'sında "etnik milliyetçilik", küreselleşmenin yarattığı yönsüzlüğe karşı "güvenli bir liman" olarak pazarlanmaktadır. Yeni sağ, "toplumsal cinsiyet ideolojisi", "woke yaklaşımlar" ve "LGBT toplulukları" gibi düşmanlara karşı "kültür savaşları" yürütür. Bu çatışmalar, yeni sağın "seçkinler yanlısı" sicilinden dikkati dağıtmaya hizmet eder. Bu sayede toplum genelinde "sağduyuyu" ele geçirmeye çalışır. Ana akım medya ise sığınmacıları sosyal krizlerin sorumlusu olarak göstererek bu anlatıları "normalleştirmekte" ve yeni sağın argümanlarını meşrulaştırmaktadır. Kapitalizmde ana akım siyaset yeni sağa doğru kaydıkça ve bu partiler iktidar adayı haline geldikçe kendi sağlarında, daha radikal yaklaşımlar da öne çıkmakta ve yol açıcı işlev görmektedir. Bu kavramlardan biri de son dönemde popüler bir kavram ve talep halini alan “remigration” (tersine kitlesel göç) konusudur. Britanya’da ve Kıta Avrupası’nda birçok yeni sağ parti on yıllardır devam eden göçten dolayı mevcut statükonun devam edemeyeceğini, Avrupa’nın beyaz ve emperyal kimliğinin hızlı şekilde kaybedildiğini, Avrupa’nın bir işgal altında olduğunu öne sürmekte ve buna beceriksiz, korkak ve kısa dönemli çıkarlar peşinde koşup zor kararlar alamayan hükümetlerin göz yumduğunu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi kurumların ve uluslararası anlaşmaların göçmenler lehinde bu ülkelerin elini kolunu bağladığını savunup bu bağlayıcı yasalardan vazgeçmeye çağırmaktadır. Hatta iktidara aday olan veya hükümetteki yeni sağ partilerin giderek çıkış sebeplerinden uzaklaştıklarını ve muhafazakar partilerin yeni bir versiyonu haline geldiğini öne sürüyorlar. Bu nedenle daha sert, kararlı hareket edilmeli, geç olmadan zor yol tercih edilmeli ve ülke kurtarılmalıdır. Bunun da yolu milyonlarca insanın geri gönderilmesidir. Vatandaşlık da almış olsa bu hakların geri alınması ve zorla gönderilmesi istenmektedir. Bunu radikal ve düşüncesiz bir talep olarak küçük görmek mümkün değildir. Trump yönetimi bu düşünceyi savunmakta ve son aylarda ICE adlı sokak milis örgütlenmesi ile birçok eyalette göçmenlere yönelik saldırılar yapılmakta, insanlar geri gönderilmektedir. 2018’de Britanya’da çıkan Windrush Skandalı ile İngiliz İçişleri Bakanlığı’nın İngiltere’de 40 yılı aşkın süredir oturan birçok Karayip kökenli kişiyi sınır dışı ettiğini, oturma izinlerini iptal ettiğini ve ülkeye geri almadıklarını gördük. Sonrasında özür dilense de birçok insan mağdur oldu. İŞİD’e katılan genç kızlar üzerinden bu kişilerin Britanya vatandaşlığı iptal edildi ve bunlar Britanya doğumlu oldukları ve başka ülke vatandaşlığı da olmadığı için Suriye’den çıkamayanlar oldu. Bugün Britanya’da sonradan vatandaş olanların suç işlediğinde vatandaşlığının geri alınması rahatlıkla ifade ediliyor. Bu insanlar için klasik yargılama imkanları dahi kabul edilmiyor. İzinsiz sınırları geçenlerin mültecilik başvurularının alınmaması, bu insanların geldikleri ülkelerle hiçbir alakası olmayan Ruanda, Arnavutluk veya Ekvator gibi ülkelere gönderilmesine son yıllarca sıkça rastlanıyor. Bu yaklaşımlar göçmenler nezdinde içe kapanmayı güçlendirirken emekçilerin ortak hareketini engelliyor. Elbette Fransa’da Boyun Eğmeyen Fransa, Britanya’da Corbyn ve Yeşil Parti gibi soldan hareketler göçmenleri sahiplenen ve yeni sağa tepki gösteren bir tavır alsalar da ve zaman zaman kitlesel bir hareket oluştursalar da bunların genel tablo üzerine etkisi ve sürekliliği sınırlı oluyor. Bu hareketler İsrail ve ABD saldırganlığını destekleyip ülkelerinin bunlara katkı sunmasını isterken ve güçlü bir orduya gereklilik ve militarizm vurgusu yaparak, aynı zamanda “iç düşmanlar” üzerinde baskı ve denetimi arttırarak yeni bir paylaşım savaşı öncesinde toplumları da buna uygun biçimde şekillendirmektedir. Dolayısıyla 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girdiğimiz bir dönemde yeni bir paylaşım savaşı tehlikesinin arttığı, Ortadoğu’da bölgesel savaşların çıktığı, emperyalist saldırganlığın farklı formlarda kendisini gösterdiği, uluslararası hukuk ve kuralların reddedildiği bir dönemde yeni sağ, faşist ve ırkçı partilerin kendilerine daha geniş bir alan bulduklarını, iktidara alternatif hale geldiklerini, birçok önemli ülkede hükümet kurduklarını gözlemliyoruz. Kaynakça Erçetin, M. (2023). Avrupa'da Sağın Yükselişi: Bilindik Bir Filmin Tekrarı. Gelenek, Sayı 162. Kountouri F and Kollias A (2023) Polarizing publics in Twitter through organic targeting tactics of political incivility. Front. Polit. Sci. 5:1110953. doi: 10.3389/fpos.2023.1110953 Sav, S. (2001). Kendi Gölgesinden Korkan Tarih: Avrupa Komünizmi. Gelenek, Sayı 67. Tricontinental. (2024). The False Concept of Populism and the Challenges facing the Left: A Conjunctural Analysis of Politics in the North Atlantic, https://thetricontinental.org/the-false-concept-of-populism-and-the-challenges-facing-the-left-north-atlantic/ Buxton, N. (2026). “The rise of global reactionary authoritarianism” Transnational Institute (TNI), https://www.tni.org/en/article/the-rise-of-global-reactionary-authorita… Ali, T. (2015 [2024]). The Extreme Centre. Londra: Verso Books. Bortun, V. (2024). Aşırı Sağ Statükoya Meydan Okumuyor. Jacobin. Green European Journal (GEJ). (2024). Aşırı Sağla Yüzleşmek. GEJ Sayı 28. Halimi, S. (2019). Neoliberal Bir 'Değerler Duvarı'. Le Monde Diplomatique. Scottish Left Review (SLR). (2024). Sağ Kanat Corbyn'i Nasıl Yok Etti. Revista de Política Internacional (RPI). (2025). Algoritmaların Kapitalist Mantığı ve İmal Edilmiş Rıza. Rowthorn, R. ve Wells, J. R. (1987). Sanayisizleşme ve Dış Ticaret. Cambridge University Press.

Go to News Site