Collector
Doğan Avcıoğlu’nun Yön’ü | Collector
Doğan Avcıoğlu’nun Yön’ü
soL Haber

Doğan Avcıoğlu’nun Yön’ü

Orhan Gökdemir Cumhuriyetin devrimci döneminin kapanmasıyla baş gösteren ağır bir gerici karanlık dönemin içinden sıyrılıp geldi. Solcu olmanın, ilerici bir tutum takınmanın cezasının işkence, işsizlik, açlık, sürgün, hapis olduğu o dönemde bize “sosyalizm”i, “Kürt sorunu”nu, Nâzım Hikmet’i öğretti. Cumhuriyet yönünü kaybetmiş ve devriminden ürkmüştü. Onun yarım bıraktığı işleri hırsla, inatla, ölümüne çalışarak tamamlamaya çalıştı. “Milli Kurtuluş Tarihi”ni, “Türkiye’nin Düzeni”ni, “Türklerin Tarihi”ni yazdı. Avcıoğlu Cumhuriyetin ilerici birikimlerinin bir temsilcisiydi. Türkiye’nin, 1923’ten sonra, bir yeni devrimci cumhuriyet yolunu denemek için iki şans yakaladığını ama ilkini 1971’de, ikincisini 1980’de kaybettiğini söyleyebilir miyiz? Mümkündür. 1961’i takip eden iki on yılda, solda, bütün hareketler cumhuriyetçidir. Türkiye’de cumhuriyetçiliğin sol işlerimiz arasında sayıldığı bir dönem var. Cumhuriyetçi denemeler ise bu yazının konusudur. Cumhuriyeti ararken sola bakmamızın nedeni açık. Sağda bir cumhuriyetçi damar bulamıyoruz. Olmamıştır ve yoktur. İlkinde, 1961’de, aydınlarımız cumhuriyeti ayağa kaldırmak istiyorlardı. DP ve Adnan Menderes düşürmüştü. Unutulmamalı, yurtdışında eğitim aldıktan sonra devrim yapmak için ülkeye dönenlerin başlattığı bir hareketti bu. Doğan Avcıoğlu’nu ancak böyle anlayabiliriz. Devrim düşmüştü ve Avcıoğlu düşeni kaldırmaya kararlıydı. Cumhuriyetçi bir devrim, Doğan Avcıoğlu’nun yönüdür. Denizler ve Mahirler ayaklarını birincisine basıyordu; ikinci denemeyi yönetmek için harekete geçtiler. “Tam bağımsız bir Türkiye” istiyorlardı. “Tam bağımsızlık” cumhuriyetin yaşaması için olmazsa olmaz şartlar arasındaydı. Deniz Gezmiş, 31 Ekim 1968’de, Samsun'dan Ankara'ya "Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü"nü başlatmıştı. Yürüyüşün amacı, yayınlanan bildiride şöyle açıklanıyordu: "1919'da başlayan Mustafa Kemal Devrimi, kendisinden sonra gelen yöneticiler tarafından amacından saptırılmış, Cumhuriyet'in bütün kurumları yozlaştırılmıştır. Bugün Türkiyemiz, dünyada ilk antiemperyalist ve antikapitalist devrimi gerçekleştiren Mustafa Kemal'e rağmen, yabancıların desteklediği karşıdevrimcilerin etki alanına girmiştir. Biz Mustafa Kemal gençliği olarak, saptırılan devrimi rayına oturtmakta kararlıyız. Bugün başlayan yürüyüşün amacı budur." 1 Ancak yürüyemediklerini daha doğrusu yürütülmediklerini biliyoruz. Yürüyüşün başlamasından birkaç saat sonra 24 öğrenci, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet etmekten gözaltına alındı ve haklarında kovuşturma açıldı. 2 Ancak yürümeye teşebbüs edenlerin Kemalist ve Cumhuriyetçi olduğu çok açıktır. Bağımlı bir Türkiye’nin yaşayamayacağını hissetmişlerdi. Hissin oluşmasında Avcıoğlu’nun payı büyüktür. Avcıoğlu bağımsız bir yeni cumhuriyet arayışıydı. Ancak Avcıoğlu’nun umudunu bağladığı ordu cumhuriyeti savunmaktan vazgeçmiş, geri çekilmişti. İkincisinin öncüleri erken kapatıldılar. Arkalarından denemeyi bilmeyenler geliyordu. Çoğaldılar ancak denemeye hiç kalkışmadılar. Bedeli 12 Eylül olmuştur. Doğan Avcıoğlu’nun çırağı, böyle söylemekte bir sakınca yoktur, Yalçın Küçük, yıllar sonra onu anlatmaya böyle başlayacaktı. “Paris’te science politique okumuş ve devrim yapmak için Türkiye’ye dönmüştü, bunu hiç saklamıyordu. Bir kez denedi; on yıl, benim de bir çırak olarak hazırlığına katkıda bulunduğum “Yön Bildirisi” ile 1961 yılında hazırlanmaya başladı; 9 Mart 1971 tarihinde kaybetti. Bundan sonraki hemen her ikinci on yılı, ikinci bir deneme için çalışarak ve yazarak kullandı; çok parlak bir aklı ve çok soğuk bir mantığı vardı. 12 Eylül 1980 Darbesi’nin bir baraj olduğunu hemen anlamıştı, ikinci deneme şansını çaldılar.” 3 Şöyle devam ediyor: “Akis’ten sonra Yön’ü çıkardı, 27 Mayıs’ta Kurucu Meclis’te görev aldı, 27 Mayıs Anayasası’nın, Mümtaz Soysal, İlhami Soysal, Coşkun Kırca, Altan Öymen ile beraber beyni ve motoru oldular. Aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi araştırma bürosunu yönetiyordu; İsmet Paşa dördüncü kata çıkar, Doğan ile iktisat çalışırdı, ben çırak, salonda beklerdim, hoşuma giderdi. Yön Bildirisi’nin hazırlanmasında en çok Turan Hoca’nın, Güneş, yüksek sesle ve pek güzel tartışmalarını hatırlıyorum; ben çırak, bir dirhemini bile kaçırmamaya dikkat ederdim. Fransız Aydınları misali, Yön’ü bir bildiri ile çıkardılar; ben çırak oradaydım, devlet memuru olmama rağmen imza attım, galiba Temren’in de imzası var. Bildiri de, “Yön” de bir çağdır.” 4 Ne hoş, daha yolun başında devrimi yoluna sokma şansı yakalıyorlar. Cumhuriyetin en öndeki iki kurucusundan biri olan İsmet Paşa’ya iktisat çalıştırıyor, Kurucu Meclis’te görev alıyor, anayasa yazıcısı oluyor, kurucu partinin araştırma bürosunu yönetiyor. Ancak yürüyüşü yeterli bulmamıştır. Yön Bildirisi’ni hazırlıyor, cumhuriyet durmasın, yürüyüşünde hızlansın istiyor. Cumhuriyet yolundaki ilk on yılın öncü karakteridir. Romanının yazılmamış olması çok büyük eksikliktir. Yazılmayı bekleyen bir de Talat Paşa var, not ediyoruz. Rastlantı değil, 1908 ve 1960’da aydınlarımız düşünce ve eylemi birleştiriyorlar veya birleştirmeyi deniyorlar, düşüncede olanı pratiğe geçirmeye teşebbüs ediyorlar; büyük işlerimizdendir. Doktorasını Yön Hareketi üzerine yapan Hikmet Özdemir, belki de bu nedenle, Yön’cüleri 1960’lı yılların Jön Türklerine benzetiyor. 5 Yerindedir. Tarihimizdeki iki roman karakterinin bu tarihlere denk düşmesini rastlantı saymıyoruz. Özdemir’e göre gerekçesi şu; Türkiye’de aydınların Osmanlı döneminde devleti kurtarma, Cumhuriyet döneminde çağdaş uygarlık düzeyine erişme ya da kalkınma sorunları, onları yurt ve dünya olaylarını çoğu kere ihtilalci bakış açılarıyla yorumlamalarına yol açmıştı. Bu hallerde ideoloji ile eylem birleşiyor ve birlikte yürüyordu. Jön Türkler başlatıyor, 1930’lı yıllarda Kadrocular, 1950’li yıllarda Forumcular ve sonunda Yöncüler aynı yola giriyor ve aynı yoldan yürümeyi deniyor. 6 Bu denemeler hep birlikte Türk aydının gelişme evrelerine tekabül ediyor. Genetiğinde Jön Türkler, Kadrocular, Forumcular ve Yöncülerin birikimi veya tortuları var. Öğreniyorlar, öğrenmekle yetinmeyip harekete geçiyorlar. Aydınlığımızdır. Tabii kendi içlerinde de spesifik bir gelişimleri veya bir iç tarihleri var. Örnek; Yön’ün içinde sosyalist ve tabii liberal olmak üzere iki damar var. Yön düşünceden eyleme yaklaştıkça liberalleri azalıyor veya uzaklaşıyor. Onlar uzaklaşınca “kapitalist olmayan kalkınma yolu” tezi belirginleşmeye başlıyor. Milliyetçi-sol bir programdır, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde karşılığı var. Ortaya çıkışı milliyetçiliğin kalan son barutunu attığı yıllardadır ve henüz milliyetçilikle sosyalizm iç içedir. Yön, “Türk Sosyalizmi” istemektedir. Peki, “eylem nerede” diyecekseniz hatırlatayım; 9 Mart 1971 girişimi, Yön’den ve Devrim’den bir program çıkaran asker-sivil grupların eylemidir. Yönetime el koymaya kalkışmışlardı ve kalkışmalarının arkasında Yön ve Devrim’in olduğu çok açıktır. Bu iki dergi, reformcu bir askeri müdahale amacındaki bazı grupların programını oluşturmuşlardır. Demek ki iki dergiden değil birleşik bir devrim programından söz ediyoruz. “Darbecilik” veya “cuntacılık” sonradan yapılan yakıştırmalardır. Esası “tepeden inme devrimcilik”tir. 12 Mart veya 12 Eylül ile karıştırılmasın diye not ediyorum. Bunlar ise tepeden inme karşı devrimciliktir. Şöyle özetleyelim; “Doğan Avcıoğlu, Devrim dergisinde iktidar müttefikleri(ni belirlemeye) ve iktidar programını oluşturmaya çalışmıştır. Bunun dışındaki tartışma ve gelişmelere gözlerini kapatmıştır. 1971 Mart başında yenilmiş, 12 Mart Muhtırası sonrasında yol arkadaşı olarak düşündüklerinin bir bölümünün döneminde tutuklanmıştır.” 7 Türk Sosyalizminin güçlü bir gerekçesi var. Bu gerekçe “Türk Kapitalizmi”dir. Türkiye’de kapitalizm 1965-1975 döneminde tüketim malları ithalinden, tüketim mallarını içeride üretme aşamasına geçmiştir. Dayanıklı tüketim malları artık ülkeye hammadde ve yarı mamul madde olarak girmektedir. 1960 yılında ancak 1498 buzdolabı üreten Türkiye, 1976 yılında 500 binin üzerinde buzdolabı üretecektir. O yıl elektriği olan 4,5 milyon hanenin 2,5 milyonunda buzdolabı bulunduğu kayıt altına alınıyor. Otomobil üretimi de patlamıştır. Renault’nun 1978 üretimi 172 bin adettir. 1975’te 628 bin televizyon üretilmiş ve satılmıştır. Türkiye hızla bir tüketim toplumuna dönüşmektedir. 8 Özetle sosyalizmin altyapısı hazırlanmaktadır. Böylece “Devrimci Doğan”a ulaşmış oluyoruz. Denemeler gerekçesiz ve hazırlıksız değildir. Tabii bir sosyalist devrimden söz etmiyoruz ama demokratik devrim de burjuvaziye bırakılmayacak kadar önemli bir iştir. Tartışma, her koşulda sola aittir. Romanı yazılmamıştır ancak çırağı, Yalçın Küçük, geride yazıcıları için notlar bırakıyor. “Suriye Baas Partisi’ni tutardı, Sovyetler ile dostluk yanlısıydı” diyor. Tabii Moskova da olası Doğan Avcıoğlu-Cemal Madanoğlu Devrimi’ne çok önem veriyordu. Ancak General Madanoğlu da bir tek Mahir Kaynak’a güveniyordu. Henüz MİT’te çalıştığını bilmiyorlar, Bahçelievler’de, Albay Hıfzı Koçar’ın evinde komite toplantısı yapıyorlardı. Cemal Paşa’nın hep yanında getirdiği Mahir Kaynak, toplantı aralarında tuvalete gidip, dolma kalem şeklindeki aleti ile görüşmeleri MİT’e ispiyonluyordu. Tabii Sovyet İstihbaratının da kayıtta olduğunu tahmin edebiliriz. Bir gün Doğan Avcıoğlu’na geliyorlar, Mahir Kaynak’ın bağlantısını bir kâğıda yazıp masasına bırakıyorlar. Mahir Kaynak’ın MİT’çiliği böyle öğreniliyor. Sovyetler de, cumhuriyet durmasın, yürüsün istiyor. Devlet ve ordu karşı taraftadır ve Mahir Kaynak’la devrim girişimini takiptedir. 9 Mart 1971’de düşürüyorlar, devrimin başı Avcıoğlu’nu Yıldırım Bölge’ye kapatıyorlar. Burayı, Yıldırım Bölge, önemli yazarımız Sevgi Soysal'ın "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu"ndan biliyoruz. Ancak kadınlara ayrılması sonradır. 12 Mart’ta, başlangıçta, herkes burada toplanıyor. “Balyoz Harekâtı” sırasında evlerinden toplanan akademisyenler, avukatlar, öğrenciler, öğretmenler, sendikacılar gözaltına alınıp buraya kapatılıyor. Ancak sayı artınca Mamak Cezaevi’ne taşıyorlar. Harekâta Balyoz adı, Sadi Koçaş’ın “kafalarına balyoz gibi ineceğiz” sözlerinden esinlenerek konulmuştu. Koçaş CHP’liydi; 12 Mart Muhtırasından sonra kurulan Nihat Erim hükümetinde Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev almıştı. Devrimci gençler İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırmıştı, Koçaş’ın içinde olduğu iktidar pek öfkeliydi. Gençleri ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi. Demek ki, bu durumda, devlette karşı devrimin çoktan galebe çaldığını kabul etmemiz gerekir. 12 Mart bu açıdan da bir dönüm noktasıdır. Devrim yenilmişse ve karşı devrim galip gelmişse, devrimin önderlerinden kurtulmak şarttır. Mahir’i vurdular ve Deniz’i astılar. Yüzleri devrimci Kemalizm’e dönük bu iki genç sosyalistin ortadan kaldırılması ilk on yıldaki Kemalizm’in de idam fermanı anlamına geliyordu. 12 Eylül Atatürkçü kılığında gelecek, Mahir ve Deniz’in takipçilerine bayrak çekecek, zorla marş söyletecek, işkence yapacak ve soldaki Kemalist damarı söküp atacaktı. İlk on yılda denenmiş başarılamamıştır. İkincisinde ise denemeye fırsat bırakılmamıştır. Cumhuriyetçi iki on yılın sonudur. 12 Eylül cumhuriyetin önünde bir baraj anlamına geliyordu ve ikincisi kurulamayınca birincisi de durmuş, çökmüş oldu. Duran, hareket edemeyen yıkılmaya yazgılıdır. Avcıoğlu tarihi Doğan Avcıoğlu cumhuriyetin kuruluşundan üç yıl sonra, 1926’da doğdu. Neredeyse cumhuriyetle başlayan bir hayattan söz ediyoruz. Demek ki 1960’lı yıllarda devrimle ve cumhuriyetle aynı yaştaydı. Fakat 40 yıl sonra cumhuriyetin hali pek iç açıcı değildi. ABD, NATO, uluslararası sermaye ve işbirlikçilerinin eline düşmüştü vatan. Bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve her köşesi bilfiil işgal edilmişti. İstiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyeti doğduğu açıktı. Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde doğdu. Nüfus kütüğüne göre adı Mehmet Erdoğan’dı. 9 Babası Ahmet Celalettin ve annesi Pakize Avcıoğlu öğretmendi. Bursa Erkek Lisesi’ni ve İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Paris Siyasal Bilimler Okulu’nda mastır yaparken Aydın Yalçın’ın Forum Dergisi’ne yazdı. Paris’ten sonra bir süre de Londra’da kaldı. Yaşamı boyunca mücadele edeceği liberal ekonomi ve liberal demokrasi üzerinde çalışmalar yaptı. Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde asistan oldu dönüşte. 1956’dan itibaren, Paris’ten okul arkadaşı Metin Toker’in haftalık Akis ve Kim dergilerinde, Ulus gazetesinde makaleler yazdı. 1957’de CHP Araştırma Bürosu’nda Osman Okyar, Turhan Feyzioğlu, Bülent Ecevit ve Coşkun Kırca ile birlikte çalıştı. 27 Mayıs 1960 müdahalesinden sonra Kurucu Meclis’in Temsilciler Meclisi’ne üye seçildi. 1961 Anayasası’nın hazırlanmasına katkıda bulundu. 1961’de Mümtaz Soysal ve Cemal Reşit Eyüpoğlu’yla birlikte kurduğu haftalık Yön dergisiyle siyasal düşünce ortamının yeniden şekillenmesinde etkin rol oynadı. Yön dergisi “Kemalist Sosyalizm”in izindeydi. Kemalist devrimin kazanımlarını ve bunu sosyalizme taşımayı savunan görüşleri büyük bir aydın hareketine dönüştü. 20 Aralık 1961’de, derginin ilk sayı için hazırlanan ve 1042 kişinin imzaladığı Yön Bildirgesi hâlâ ülkenin siyasal tarihinin en önemli aydın çıkışlarındandır. 1962’de kurulan Sosyalist Kültür Derneği’nin de önde gelen isimlerinden. “Yön arayıştı; şimdi yönün ne olduğu bellidir; devrim” dedi, 21 Ekim 1969’da haftalık “Devrim” dergisini çıkarmaya başladı. Devrim’de “devrim”in Kemalist aydınların yol göstericiliğinde ve Kemalist “genç subay”ların öncülüğünde geniş bir cephe tarafından Milli Demokratik Devrim olarak gerçekleştirilebileceğini öne sürüyordu. Çok çalıştı, çok üretti. Sadece kitapları ile değil kurucusu ve yazıcısı olduğu dergilerle bir döneme damgasını vurdu. “Yön” ile büyük bir aydın hareketinin öncüsü ve taşıyıcısı oldu. “Devrim” ile yeni bir aydın hareketi yaratmaya koyuldu. Araştırırken ve yazarken hep devrimi düşünüyordu. Genç cumhuriyetin eksik bıraktığı “Türklere bir tarih oluşturma” işini neredeyse tek başına omuzlamıştı. Kurtuluş Savaşı’nın tarihini yazmak gibi devasa bir işin altından başarıyla kalkmış, “Türkiye’nin Düzeni” ile Tanzimat’tan bu yana ülkenin yön arayışının çarpıcı bir tablosunu yapmıştı. Bütün bu dönem boyunca sadece yazdıkları ile değil, yaptıkları ile de aydın hareketinin en önemli figürlerinden oldu. 1960’lı yıllar, ancak Doğan Avcıoğlu ile birlikte bakıldığında anlaşılabilir. Avcıoğlu’na göre Türkiye’nin sorunları ülkenin 19. yüzyılın ilk yarısında emperyalizmin boyunduruğuna girmesi ile başlıyordu. Türkiye 1838 ticaret anlaşması ile ileri Avrupa ekonomisinin açık pazarı haline gelecekti. Bedeli ağırdı. Ekonomi kendi yolunda devam edebilse, ülke açık pazar haline gelmese mümkün olabilecek gelişmenin önü de kapatılmıştı. 10 Emperyalizm her sorunun başıdır. Tabii, Türkiye’nin neden bu duruma düştüğü açıklamaya muhtaçtır. O tarihte bir Osmanlı eyaleti olan Mısır’da iktidarı elinde tutan Mehmet Ali Paşa Osmanlının tersine bir kalkınma yolu tutturmuştu. Mısır ekonomik ve askeri bir güç olarak Osmanlıyı geçmiş, tehdit edecek hale gelmişti. Mehmet Ali güçlerinin, halkın da yardımıyla, Kütahya’ya kadar ilerlemesi sarayı dehşete düşürmüştü. Sultan Mahmut son çare Rus ordusunun yardımını istedi. O yardımla birlikte devlet de Rus himayesine girmiş oldu. Dış bağımlılığın arkasında iç korkular vardır. Bu gelişme nedeniyle telaşlanan İngiltere Mehmet Ali ve Rusya tehlikesine karşı Sultan’ı desteklemeye karar verdi. Bu desteği karşılığında İngiliz ticaret anlaşmasını kopardı. Osmanlı ve Türkiye’nin çöküşünün miladı olan 1838 Ticaret Anlaşması aslında Mehmet Ali’yi durdurmak için onaylanmıştı. Sarayın ülkesine en büyük ihanetidir. Burada görmezden gelinen bir başka hikâye var. Mehmet Ali Paşa, Mısır ekonomisinde, toplumunda ve devlet yönetiminde bir modernleşme başlattı; bu, ancak Rusya’da Büyük Petro’nun ve Japonya’da Meiji İmparatorluğu’nun modernleşme hareketleri ile kıyaslanabilir bir hareketti. Mehmet Ali Memluk Beylerinin ve vergiye tabi çiftlik sahiplerinin ellerindeki toprakları istimlak ederek köylülere dağıtmıştı. “Köylü milletin efendisidir” kampanyasının yaratıcısı oydu. Program şaşırtıcı bir başarı sağladı. 1830’larda Mısır modern sanayi kapasitesi bakımından İngiltere’den sonra ikinci sırada geliyordu. Bu gelişme Avrupalıları endişelendirmişti. Mehmet Ali’yi durdurmanın çaresini arıyorlardı. Bu gelişme tarihin ilerleyişinin yönünü de etkileyecekti. İngiliz, Fransız ve Rus filoları, 1827’de, Navarin’de Osmanlı donanmasını yok ederek, Yunanistan’ın bağımsızlığı için yolu açtı. Avrupa, artık “uygar” atalarını tehdit eden “barbar” Osmanlıya karşı, daha doğrusu Asya’ya karşı büyük bir savaş başlatmıştı. Osmanlı Ortodokslarının koruyucusu rolünü üstlenmiş olan Rusya, Navarin yenilgisinden iki yıl sonra Edirne’yi alıp İstanbul’a doğru ilerledi. Osmanlı aynı zamanda Afrika’daki gelişmelerin ağır baskısı altındaydı ve Avrupa’nın saldırısına karşı koyacak gücü kalmamıştı. Mısırlı Mehmet Ali’nin Kütahya’yı alıp İstanbul üzerine yürümesi işte bu tarihtedir. İngiltere desteğinin bedeli Osmanlının tamamıyla bağımlı bir ülke haline gelmesi olacaktı. Doğuda Batı için yeni bir Pazar açılıyordu ve bu aynı zamanda onun büsbütün çöküşü anlamına gelecekti. Mısır’ı gözden kaçırmayalım. Devamı şöyle; “Ancak, Osmanlıyı Avrupa için açık bir Pazar haline getiren 1838 Ticaret antlaşması, sanılanın tersine zaten çökmüş ve zayıflamış Osmanlı’dan çok, hızlı bir kalkınma gerçekleştiren Mısır’ın sonunu getirecekti. Bu anlaşmanın hem Osmanlı hem de Avrupa açısından Mısır’ın durdurulması amacıyla yapıldığı yönünde yorumlar var; akla yakındır. Çünkü, anlaşmanın Mısır üzerindeki etkisi kesin ve öldürücü olmuştur. Yükseliş döneminde 70 bin işçi kullanan Mısır sanayiinden geriye 1873 yılında, 7 bini metalürjide ve 28 bini tekstil ve konfeksiyonda çalışan 35 bin kişi kalmıştır. Bir süre sonra gelen İngiliz işgalinden sonra çöküntü hızlanacak ve Mısır bir kez daha yok edilecektir.” 11 1938 anlaşmasıyla Mehmet Ali çöktü. Mısır’daki tekstil üretimi parçalandı. Osmanlı, Mehmet Ali’yi çökertmek için kendi çöküşüne razı olmuştu. Kapitalizm Osmanlıya etrafında ne varsa parçalayarak girmişti. Gerisinin Osmanlının Avrupa devletleri arasında paylaşımı mücadelesi olduğunu biliyoruz. Osmanlı 19. yüzyılda emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çekişmelerden yararlanarak ayakta kalacaktı. Özetle “Türkiye’nin Düzeni”dir. Ticaret anlaşmasının belli başlı maddeleri şöyledir: Anlaşma Osmanlı İmparatorluğunun bütününde uygulanacaktır. Mısır’ın kapitalist gelişmesinde stratejik rol oynayan dış ticaret tekeli bu maddeye dayanarak yıkılmıştır. Anlaşma hükümlerinden öteki bütün devletler de yararlanacaktır. Kapitülasyonlar devam edecektir. İngiliz tüccarların ortakları ve adamları için de İngiliz tüccarlarına tanınan bütün haklar sağlanacaktır. 12 Öyle ki Türkiye 1929 yılına kadar bir daha gümrük özgürlüğüne sahip olamayacaktır. Bütün bunların anlamı şudur; Mehmet Ali’nin Mısır’ını çökerten şey ticaret tekelinin kaldırılmasıdır. Bu Osmanlının sahip olmasını da imkânsız kılmıştır. İki etkisi olacaktır; Birincisi sanayinin gelişmesinin engellenmesidir. İkincisi, var olan da yıkıma uğrayacaktır. Osmanlıda sanayinin çöküşü 1838 ticaret anlaşmasından sonradır. Osmanlı ülkeyi açık pazara dönüştüren bu anlaşmaya direnmeyecektir. Mustafa Reşit Paşa anlaşmayı kalkınma yolunu açacak bir belge diye imzalayacaktır. Sonucu Düyun-u Umumiye kapitalizmidir. Tabii, nerede olursa olsun kapitalizmin esası pazardır ve Osmanlıda da bir pazar vardır. Sorun bu pazarın Osmanlı’nın değil emperyalistlerin kontrolünde olmasıdır. 1838 yılına tekabül eden iki vaka var. İlki ticaret anlaşması ve ikincisi Tanzimat’tır. Tanzimat da Osmanlıya İngilizler tarafından empoze edilmiştir. Bu yeni düzenleme bağımlı pazarın ihtiyaçlarına karşılık gelmektedir. En çok elçiliklere yaslanan paşalara, Rum ve Ermeni tüccarlara yaramıştır. Ticaret Anlaşması ve Tanzimat, yarı sömürge haline gelişimizin iki çıkış noktasıdır. Biliyoruz, kapitalizmde ulusa ve halka çalışan bir pazar yoktur. Gelişmenin niteliğini belirleyen şey sermayenin gelişmesi veya büyüklüğüdür. Osmanlıda gelişmemiş veya küçük kalmıştır, Avcıoğlu’nun da dediği budur. Tuhaf bir tarihle karşı karşıyayız. 19. yüzyılda bu politikalarla semiren Rum ve Ermeni tüccarlar 20. yüzyılın başında Osmanlının tasfiyesi ve sonra Kurtuluş Savaşı’nda bağlı oldukları azınlıkların zaferi için çalışmışlar, finansmanını sağlamışlardır. Jandarmalı Tütün Rejisi en somut sonucudur. Anadolu halkını kendi ürettiği tütünü içtiği için vuran bir rejidir bu. Halkın ülkesi ve ürünü üzerindeki kontrolü bütünüyle kalkmıştır. Cumhuriyete açılan yolun gerekçesidir. Cibali’de tütün sarar Abdülhamit döneminin sembollerinden biridir Düyun-u Umumiye. Bir istibdat rejimi kuran ve “mülkünü” sopayla yönetmeye çalışan bu zavallı adam, gerçekte Düyun-u Umumiye’nin emir eriydi. Sınırsızca borçlanmıştı ve borçları döndürmekte zorlanıyordu. Böyle olunca, 1881’de Fransız, İngiliz, Avusturyalı, İtalyan ve Alman temsilcilerin katılımıyla, bir Düyun-u Umumiye-Dış Borçlar İdaresi kuruldu. Bu kuruluş, tuz, tütün ve ipek gibi imparatorluğun gelir getiren tekelleri ile vergi kaynaklarını idare etmekle ve toplanan gelirlerin borçların ödenmesinde kullanılmasını sağlamakla yükümlüydü. Tuz ve tütün için ayrıca geniş yetkilere sahip bir “Reji İdaresi” kurulmuştu. “Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi” veya özetiyle “Reji”, devlete ait olan tütün tekelini devralmıştı. İlk özelleştirme ihanetidir. Osmanlı köylüsü ürettiği bütün tütün, tuz ve alkolü Reji’nin belirlediği fiyattan Reji İdaresine vermekle yükümlüydü. Öyle ki köylü kendi içeceği tütünü bile bir yana ayıramazdı. Tütünü önce 3 kuruşa Reji’ye verecek, sonra ondan 10 kuruşa geri alacaktı. Bir köyden başka bir köye izinsiz tütün ve tuz taşımanın cezası çok ağırdı. Reji’nin özel silahlı korucuları vardı, kimsenin gözünün yaşına bakmıyorlar, kurşunu basıyorlardı. Reji korucuları böyle böyle 40 yılda 20 binin üzerinde köylüyü vurarak öldürmüştü. Köylü de silaha sarılmıştı haliyle. Tütün için dövüştüler ve düştüler. Arkalarında acıklı türküler bıraktılar. Ayıngacı türküleri böyle ortaya çıktı. “Ayıngacı” tütüncü demekti, “ayınga” ise kıyılmış tütün. Rejiyi devletleştirme girişiminin ilki, 1911’de, İttihat ve Terakki döneminde. İttihatçılar tütün tekelini Reji’nin elinden almak istiyordu ancak Balkan Harbi bunu imkansızlaştırmıştı. Reji, fırsatı değerlendirip devlete borç vermiş imtiyazını da 15 yıl daha uzatmıştı. Bu pisliği de Cumhuriyet temizledi, Tütün Rejisi 1925’te lağvedildi. “Tekel” bu devrimin getirisiydi. Sonra Tekel’i de sattılar. Özal’ın başlattığı Tekel’in özelleştirme sürecini tamamlamak Tayyip Erdoğan’a “nasip oldu”. Ortalıkta ne tütün kaldı ne de fabrika. Bir başka örnek demiryollarıdır. Demiryollarının tarihi, Avcıoğlu’nun deyişiyle, Türkiye’nin emperyalist devletler tarafından yok edilme çabalarının tarihidir. Örneğin Ege’de demiryolları iç egede üretilen malların İzmir limanına aktarımı için planlanmıştır. Limana gelen mallar oradan uçup gider. İçerideki kapitalizm bu mekanizmanın izin verdiği kadardır. 13 Bugün AKP’nin yaptığına benzer bir düzen kurulmuştur. “Geçiş garantili” veya hasta garantili” diyoruz; köprü ve yollarda, hastanelerde, inşa eden şirkete kâr garantisi demektir. Osmanlı’da inşaatına girişilen demiryollarında da “kilometre garantisi” vardır. Bu işleri üstlenenlerin kârı devlet garantisi altındadır. Demek ki ödenmemesi mümkün değildir. Çünkü Duyun-u Umumiye devletin gelirlerine daha yolun başında el koymaktadır. Avcıoğlu buna örnek olarak Haydarpaşa Garı’nı Ankara’ya kadar uzatma imtiyazını gösterir. 1888 tarihli anlaşmaya göre Osmanlı Hükümeti, imtiyaz sahiplerine inşaat ve işletme için kilometre başına 15 bin Frank gayrisafi kâr sağlamaktadır. Bu kârı teminat altına almak amacıyla İzmit, Ertuğrul, Kütahya ve Ankara sancaklarının aşar geliri karşılık gösterilmiştir. Bu sancakların aşar geliri ihaleye çıkarıldığı zaman, ihalede, Duyun-u Umumiye İdaresi’nin memurları bulunacak, ihaleyi kazanan mültezimlerin verecekleri senetleri, Duyun-u Umumiye alacaktır. Mültezimler senet bedellerini de Duyun-u Umumiye’ye ödeyeceklerdir. Duyun-u Umumiye, bu paraları, kilometre başına 15 bin Frank hesabıyla demiryolu şirketine aktaracak, geriye kalanı da Hazine’ye iletecektir. Bir iddiaya göre yol ne kadar uzarsa kilometre başına alınacak ücret o kadar artacağı için yollar kıvrım kıvrım yapılmış, kȃr maksimizasyonu böyle gerçekleştirilmiştir. 14 Haliyle Avrupa devletleri arasında gizli bir demiryolu imtiyazı savaşı çıkmıştır. Demiryolu imtiyazları şirketlerden çok devletleri ilgilendirmektedir. Sömürgecilik bu yollar üzerinden imparatorluk içlerine doğru ilerlemektedir. Chester Projesi daha korkunçtur. 99 yıllık imtiyaza göre, şirket Doğuda Musul’u da kapsayan çok geniş bir bölgede demiryolu inşa edecek ve demiryolunun iki yanında kalan 20’şer kilometrelik alanda, bütün madenleri işletecektir. Tabii petrol de buna dahildir. Bu da sömürge tipi bir imtiyazdır. Tabii petrolün kudretli bir koz olduğunu gören Abdülhamit, petrol kaynaklarını kişisel mülkiyetine geçirmiştir. Kalust Gülbenkyan işte bu aşamada sahneye çıkar. Uluslararası petrol sanayiinin doğmasında ve gelişmesinde önemli rol oynayan bu Ermeni işbilir patron Osmanlı’nın son döneminin en önemli figürü olacaktır. Arkasında Shell vardır, Ortadoğu artık petrole göre şekillenecektir. Emperyalist talanın ikinci basamağında, ticari ve mali organizasyon gelmektedir. Talan konusunu, köylünün ve çok az sayıda işçinin ve esnafın, tarlada, maden ocaklarında, dokuma tezgahlarında ürettikleri değerin mümkün olan en büyük kısmının alınması teşkil etmektedir. Bu amaçla üç basamaklı bir ticari organizasyon oluşturulmuştur. Organizasyonun tepesinde bankalar ve Türkiye’ye yerleşmiş olan Avrupalı büyük tüccarlar vardır. Bunlar, çoğu Rum ve Ermenilerden olan ikinci basamaktaki aracılar eliyle faaliyetlerini yürütmektedirler. Rum ve Ermeni ikinci basamak aracıları, büyük toprak ağaları ve derebeylerine ürün karşılığı avanslar açmakta ve ürünü toplamak için üçüncü basamaktaki çoğu Türk olan aracıları hizmetlerinde kullanmaktadır. İzmir Rum tüccarların kontrolündedir. Karadeniz’de fındık ticareti biri Alman ve öteki İsviçreli iki şirketin tekelindedir. Bir de bunların “çorbacıları”, Rum ve Ermeni işbirlikçileri vardır. Türk unsurlar en alttaki küçük esnaflar, “manav” ve “kırıcılar”dan ibarettir. Yani Türkler komprador bile değildir. Kompradorlardan nemalanan zavallılardır. Türkler Türkiye’nin ticaretinde azınlıktadır. Bu sınıfsal altyapı komprador bir devlet ortaya çıkarmıştır. Saray adamlarının, üst düzey paşaların varlık sebebi işte bu düzendir. Düzenin üzerinde bir numaralı komprador, Abdülhamit oturmaktadır. Avcıoğlu’nun anlattıklarına göre gecelerini Tarabya’daki malikânesinde Belçikalı tuhafiyeci kız Flora Cordier ile geçirir, gündüzleri büyük bir şirketin genel müdürü olan İngiliz komşusu Mr. Thomson’a yarenlik eder. Borsa oyunlarına meraklıdır. Rum bankacı Zarifi ve Ermeni borsa simsarı Assani’nin yakın dostudur. Yıldız Sarayı'nda Tatlısu Frenklerini ağırlamaktan pek hoşlanır. Faize düşkünlüğü dillere destandır. Bu sayede muazzam bir kişisel servet edinmiştir. Saraydan ayrılırken unuttuğu bir defter sayesinde servetinin büyük kısmını yabancı bankalarda sakladığı anlaşılacaktır. Suriye, Mezopotamya ve Arnavutluk’ta yüzbinlerce hektar araziyi özel mülküne geçirmiştir. Irak’ta petrol bulunan alanlar da buna dâhildir. Mirasçıları Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bu muazzam serveti ele geçirmek için “The Sultan Abdülhamit Oil Wells” ve “The Sultan Hamit Han Estates Ottoman” adlı iki şirket kurmuştur. Birinci şirketin amacı Irak petrolünden hisse koparmak, ikincisinin ise o zamanın parasıyla 100 milyon lira tutarındaki gayrimenkullerini geri almaktır. Uzun uğraşlar sonunda İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1,5 milyar lira değerinde bir serveti ele geçirmeyi başarmışlardır. 15 Avcıoğlu’nun yönü bu makus talihe bir direnç örme çabasından ibarettir. Türkiye kendi yolunu bulmalı, emperyalizmin açık pazarı olmaktan çıkmalı ve kalkınma yolu tutturmalıdır. Sosyalizm ve sınıf bir sonraki adımların hedefidir. 27 Mayıs darbesinin temelinde, ölçüsüzce yürütülen bir kapitalist gelişmenin yarattığı büyük hoşnutsuzluklar yatmaktadır. 16 27 Mayıs, karşıdevrime karşı ilk ve son devletli kalkışmadır. Düzenin arkasını döndüğü devrimi güncelleme çabasıdır. Yağma düzeni yürürlüktedir. Emperyalizmle işbirliği ve halkı soymak üzerine kurulu bir plandır bu. Bölümün başlığı da ironik bir biçimde “Planlı Dönemde Kapitalizm” başlığını taşımaktadır. Gelir dağılımını bozarak milyoner yaratma üzerine kurulu bu plan ülkeyi bir uçuruma doğru sürüklemektedir. Çare iktidarın seçim yolunu kapatma isteği ile bulunmuştur. Enflasyonist politikalardan en çok zarar gören silahlı güç harekete geçmek üzeredir. Bir tuhaf kıtlık üzerine gelmiştir bu gelişme. Ölçüsüz kapitalist gelişme ülkenin entelektüel kaynaklarını da kurutmuş haldedir. “1946-1960 yılları arasında, Türk entelektüel hayatına hayret verici bir fikir kısırlığı hakimdir.” 17 Çünkü McCarthy’ci yöneliş, fikri ve düşünceyi dondurmuştur. 1876’da Yeni Osmanlılar, 1908’de Jön Türkler ne söylüyorsa 1950-1960 muhalefeti de onu söylemektedir. Nasıl Namık Kemal sorunların bir anayasa yaparak çözüleceğine inanmışsa, o yıllarda da aynı şeye inanılmaktadır. Dönemin sonunda çok ileri bir anayasa ortaya çıkacaktır. Öyle ki sermaye sınıfı sonraki 60 yılını o anayasayı budamaya çalışarak geçirecektir. Ancak fikir kısırlığını aşmak kolay değildir. Antikomünizmin tahribatı o kadar yıkıcıdır ki günlerce “sosyal devlet” deyip dememek üzerine tartışılmıştır. Bunu komünistçe sayanlar hatırı sayılır sayıdadır. Yön bildirisi ve dergisi işte böylesine kısır bir ortamda ortaya çıkar. 15 yıllık bir durgunluktan sonra müthiş bir sıçramaya imza atar. İlhan Selçuk, Yön’ü şöyle tarif eder: “ Yön, sosyalizmin Atatürkçü Türkiye’nin koşullarına göre nasıl hayata geçirilebileceğini araştırıyordu; bu yönelişe Milli Demokratik Devrim demek belki daha doğru olabilir.” Aralık 1961’den Haziran 1967’ye kadar yayımını sürdüren Yön, 27 Mayıs sonrasında aydınların “Kemalist-Sosyalist ittifakı” gibidir. Yön bildirisine ise 27 Mayıs sonrası ilk milli demokratik devrim programı demek yanlış olmaz. Yalçın Küçük Yön’ü “bir savaşın topçu atışı dönemi”ne benzetir. Küçük’e göre Yön’ü izleyecek olan Devrim de savaşın “tank savaşı aşamaları” olacaktır. Piyadeler ancak 1974’te sahada görünür. Doğan Avcıoğlu, Yön kapanıp Devrim çıkana kadar geçen zamanda, Haziran 1967 -Ekim 1969, “Türkiye’nin Düzeni”ni yazar. Kitap 1969’da Yunus Nadi Ödülü’nü kazanır. “Türkiye’nin Düzeni kitabını okumayan bir subayı çok eksik bulurum” sözü dillerden düşmeyen, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, bir-iki yıl sonra, ordu içinde Kemalist ve sosyalist subaylara karşı büyük bir tasfiye olan 12 Mart Muhtırası’na imza atacaktır! Tabii “Türkiye’nin Düzeni” yalnızca subaylar arasında çok okunmakla kalmaz, 12 Mart 71 darbesinden sonra THKO ve THKP-C davalarının savunmalarını da büyük ölçüde etkileyecektir. Devrimci Doğan’a saygı duruşu “Doğan’la bir tarihte Bu, şimdi yaşadığım mor sahillerde Üçer beşer yaşındaki oğullarını gördüydüm Dudaklarında birer kibrit çöpü Ve elleri arkalarında Yürüyorlardı kumları tekmeleyerek Babalarının arkasından… Babaları da arkasında olup bitenden habersiz Dudaklarının ucunda cigara, sarkmış öyle külü Elleri arkasında yürüyordu kumsal boyunca Düşünceli düşünceli Memleketi nasıl kurtarayım diye Ölmek için…” Gerçeğine en yakın portresini şair Can Yücel’e borçluyuz. Memleketi kurtarmak için ölmeye hazır bir aydın portresidir bu, yerindedir. Tabii, memleketi kurtarırken ölmeyi düşleyenler kurşunla ölmeyi hayal eder. Ama Doğan Avcıoğlu’nu kurşundan önce kanser yakalamıştır. “Hep cepheden bir kurşuna karşı önlem aldım, kanserle arkamdan hançerlendim” demişti hastalığını öğrenince. Arkadan hançerleyen düzendir; kanser, yapılmamış, yapılamamış devrimlerin bedelidir. Cumhuriyetin devrimci döneminin kapanmasıyla baş gösteren ağır bir gerici karanlık dönemin içinden sıyrılıp geldi. Solcu olmanın, ilerici bir tutum takınmanın cezasının işkence, işsizlik, açlık, sürgün, hapis olduğu o dönemde bize “sosyalizm”i, “Kürt sorunu”nu, Nâzım Hikmet’i öğretti. Cumhuriyet yönünü kaybetmiş ve devriminden ürkmüştü. Onun yarım bıraktığı işleri hırsla, inatla, ölümüne çalışarak tamamlamaya çalıştı. “Milli Kurtuluş Tarihi”ni, “Türkiye’nin Düzeni”ni, “Türklerin Tarihi”ni yazdı. Bunlar bir halk yaratmanın, ulus olmanın büyük entelektüel arayışıydı. Avcıoğlu Cumhuriyetin ilerici birikimlerinin bir temsilcisiydi. Kapitalizme ve emperyalizme karşı ekonomik bağımsızlığı savunuyordu. İlericiydi. Gericiliğin Türkiye’deki egemen sınıfların temel tercihlerinden biri olduğunu her fırsatta söylüyor, yazıyordu. Fakat düzen hızla gericileşiyor, efendileri cumhuriyetin kazanımlarından vazgeçiyordu. Çünkü kapitalizmin yoluna girmiş, emperyalizme bağımlı olmuştu. Öyleyse gericileşmenin durdurulmasının yolu emperyalizme ve kapitalizme direnmekten geçiyordu. O şartlarda istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyeti doğmuştu, müdafaa etti. Doğan Avcıoğlu fikriyatı ve pratiği budur. Avcıoğlu ülkenin devrime hazır olduğunu sanıyordu ancak şartlar onun planladığından bambaşka gelişmelere yol açacaktı. Ölmeden önceki son yazısı “Pabuççu Muştası” başlığını taşıyordu. 18 Haber verdiği şudur; 1980 yılı itibariyle “batıcı aydının” yolu tıkanmıştır. Gidecek yerleri kalmamıştı ve 200 yıllık mücadelesinin en somut meyvesi olan cumhuriyet yıkılmaya yüz tutmuştu. Yol kapalıydı ama devrim kelebeği doğuya doğru uçuyordu. Avcıoğlu tarihinin noktasıdır. Ama devrimci bir yeni cumhuriyet için yol hep açıktı. Avcıoğlu o yolu açanlar arasındadır. 1 Aydınlık, sayı 2, Aralık 1968. 2 Cumhuriyet. 31,10.1968. 3 https://www.aydinlik.com.tr/haber/yalcin-kucuk-devrimci-dogan-tamami-144945 Çırak yazılmak, ne hoş, öğrenmeye kaydolmak anlamındadır. Yalçın Küçük’ün Doğan Avcıoğlu’na çırak yazılması yerindedir 4 A.g.y 5 Özdemir, Hikmet. Yön Hareketi-Kalkınmada Bir Strateji Arayışı. Bilgi Y. Ankara 1986 Sunuş. s.23 Hikmet Özdemir’i, Toplumsal Kurtuluş yıllarında Konur Sokak’taki dergi bürosunda tanıdım. Yalçın Hoca’yı görmeye gelirdi, belli ki iyi bir öğrencisiydi. Yön çalışıyordu. Doğan Avcıoğlu da yazmaya teşebbüs etti. Sonra yolunu değiştirdi, başka yollara saptı. Soldan yüz çevirdiğinde de yazdıklarını takip ettim. Çırak yazıldı mı bilmiyorum ama önce Turgut Özal’a, sonra devlete yazıldı. Oralarda bir yerlerdedir… 6 Özdemir. A.g.e. s. 269. 7 Özdemir, Hikmet. Doğan Avcıoğlu. Bir Jön Türk’ün Ardından. Bilgi Y. 2000. s. 29 8 Avcıoğlu, Doğan. Devrim ve Demokrasi Üzerine. Tekin Y. İstanbul 1997. s. 53 9 Mehmet Erdoğan’dı 10 Avcıoğlu, Doğan. Türkiye’nin Düzeni. Bilgi Y. Ankara 1969. S. 69 11 Gökdemir, Orhan. Aydınlanma Tarikatı. Avrupa İdeolojisinin Dinsel Kökenleri. Çiviyazıları Y. İstanbul 2003. s. 79 12 Avcıoğlu. Türkiye’nin Düzeni. A.g.e. s.71 13 A.g.e. s.94 14 A.g.e. s. 95 15 A.g.e. s.143 16 A.g.e. s. 492 17 A.g.e. s.494 18 Özdemir. Bir Jön Türk’ün Ardından. A.g.e. s.363

Go to News Site