soL Haber
Aydemir Güler Karşıdevrim durdurulacaksa bu ortamın kurutulması mutlak gerekliliktir. Cumhuriyet Osmanlı’yı ve Osmanlıcılığı ancak emekçi sınıf karakterine dayanarak alt edebilir. AKP’nin iktidara gelişini uzun karşıdevrim sürecinin final atağı olarak görebiliriz. Bu noktada 2002 özel bir karşıdevrim momenti sayılır. Kuşkusuz AKP’nin tamamladığı karşıdevrim uzun bir zamana yayılmıştır. Yani arkasında başka momentler var. 12 Eylül 1980 var, 12 Mart 1971 var, sağ hükümetler var, İkinci Dünya Savaşı’na eşlik eden gericilik var; öyle ki onlar olmaksızın 3 Kasım 2002 de anlamlandırılamaz. Ancak daha da uzatabileceğimiz bu gerici momentlerin listelenmesi, AKP’nin önemini azımsamaya neden olmasın. Şu basit nedenle ki, 24 buçuk yıldır Türkiye egemen sınıflarının ve egemen güçlerinin stratejik kararı hiç değişmedi. Herhangi bir konjonktürel dalgalanma Cumhuriyet’in yıkılması ve bir Yeni Osmanlı ile ikame edilmesi yöneliminden geri dönüşü içermedi. Hatta AKP'ye karşı çıkan düzen siyasetçileri de, karşıdevrimci dönemin ekonomik ve ideolojik "başarılarını" kabullendiklerini gösterdiler. “AKP'nin ilk dönem ekonomi politikaları iyiydi”, “eski tip laiklik tepeden inmeydi”. Öncesi ve sonrası bir yana, tipik olarak Kılıçdaroğlu CHP’si bir Cumhuriyet tövbekarlığıdır. Örneklerini verdiğim önceki momentleri hep karşıt eğilimler veya restorasyonlar izlemişti. 2002 sadece bir son düzlük benzetmesiyle değil, strateji ve güç dengeleri açısından bütünlüklü bir müdahale olarak anlaşılmalıdır. Karşıdevrimi tarihlemek 12 Mart 1971, en azından onu hazırlayan kadroların bir bölümünün aklında stratejik yaklaşımlar bulunsa da, bu anlamda bir kararlılık göstermemiştir. 12 Mart sanki 1960-1980 döneminin antraktıdır. 12 Eylül ise bir yeni rejimin (emeğe ve sola karşı baskıcı ve kapitalizmin yapılandırılması açısından neoliberal) kurulması kararını arkasına almıştı almasına, ancak bu kez de şeriatçı dinamiklerin rejim içinde nereye yerleştirileceği, ayrıntı sayılamayacak kadar önemli bir belirsizlik olarak kaldı. Kısaca 2002 öncesindeki iki darbenin 1 “Cumhuriyete karşı-devrim” sürecinde nerede durduklarına göz atarak başlayalım. Bağlayacağımız yer ise AKP’nin ilk seçim başarısının önemi olacak… 1971 ilkbaharı ile 1973 güzü arasında yaşanan “ara dönem” bir faşizm yapılanmasından ziyade acil önlem programına sahne oldu. 1965-70 arasında egemen güçlerin kontrol edemediği boyuta çıkan solculaşmanın devlet katında yarattığı dağılma durdurulmalıydı. Özellikle Silahlı Kuvvetler 27 Mayıs’ta emir komuta zincirinin dışına çıkalı beri iflah olmamış, “düzenin muhafazası” misyonu ile “düzen kuruculuk” arasında gidip gelmeye devam etmişti. Bilindiği gibi faşist 12 Mart, sol 9 Mart girişimini izlemiştir. 2 Bu müdahalenin amaçlarından biri de dağılmakta olan devletin restore edilmesiydi. İkinci olarak solculaşmanın temsili isimleri ve taşıyıcı kadroları imha edilmeli, etkisizleştirilmeliydi. Bu hem bir cezalandırma hem de kitlelerin sola duygusal angajmanını kırmak için gerekiyordu. Yoksa ülkenin siyasal dengelerinin ötesinde, asıl ideolojik haritası değişim geçirmekteydi. Üç; mücadelesi 15-16 Haziran 1970’de kalkışmaya dönüşen radikal işçi sınıfı hareketi yumuşatılmalıydı. Bunun adresi, Türkiye’de geleneği zayıf ve hep komünizmin gölgesinde kalan bir sosyal-demokrasiydi. Son olarak, 27 Mayıs Anayasasının serbest bıraktığı toplumsal hareketler alanı daraltılmalıydı. Kabaca acil önlem programı, yukarıdaki sıralamayı izlersek (1) devleti konsolide etmek, (2) solu marjinalleştirmek, (3) emekçi hareketini olağan yatağına döndürmek ve (4) hukuksal çerçevenin revizyonunu içermiştir. Ordudaki tasfiyeler, devrimci gençlik liderlerinin katledilmesi ve kitlesel işkence tezgâhları bu başlıkların ilk ikisini karşılıyor. Ama asıl sınıfsal-toplumsal ve yapısal-hukuksal müdahalelerin doğrultusuna dair programatik belirsizlik aşılamadı. Sorun, olduğu gibi, 12 Mart “ara döneminin” sonrasına devroldu. 1971-1973 sanki yirmi yıllık filmin antraktıydı. Toplumsal akış kaldığı yerden devam ediyordu; neredeyse… Açıkçası egemen güçlerin ihtiyaç duyduğu bütünlüklü bir program oluşturulamamıştı. Nitekim 1973 seçimlerinde Bülent Ecevit’le ortaya serilen sosyal-demokrat seçenek 1977’ye kadar egemen güçlerin gündemini meşgul edecekti. Çiçeği burnunda lideriyle CHP üç kez hükümet denemesi yaptı. 1974’te Erbakan’ın Milli Selamet Partisi ile yılın sonunu bile bulmayacak olan koalisyonun başını çekerek. 1977 Haziran seçimlerini takiben güvenoyu alamayacak olan bir azınlık hükümetiyle. Ve Ocak 1978’de sağdan milletvekili transferiyle Meclis çoğunluğuna kılı kılına ulaşarak. Gerçek anlamda hükümet edebilen tek girişim, üçüncü denemeydi. Aslında en başarısız ve gecikmiş olandır. CHP hükümet kuruyor, ama o sırada egemen güçler faşist darbe ve neoliberal yapılanma seçeneğinde kararlarını vermiş durumdaydı! Acil önlem programının belli bir başarıya ulaşan şiddete dayalı maddelerine karşın solun örgütlenmesi 1960’lara göre daha da kitleselleşerek yola devam etmiştir. Bu durumda 1971’i çok aşan, ekonomi politikasından sermaye içi dengelere, emperyalist merkezlerle uyumdan ideolojik doğrultuya kadar bir dizi konuda “olgun” bir faşist darbede karar kılındı. Özetle 12 Mart darbesi, kısa süre sonra boşa düşmüş, çözmeyi önüne koyduğu sorunlar düzenin başına daha fazla bela olmuşlardır. 12 Eylül ise öncülünden çok daha özenle yapılandırıldı. Yine de, darbenin sermaye düzeni adına elde ettiği kazanımlar on yıla kalmadan çökecekti. Emekçi sınıflar 80’lerin ilk yıllarında uğradıkları ekonomik yıkımı, 1987-1990 arasında sokakta, aşağı yukarı, geri aldılar. Ekonomik programın sınıfsal bütünlüğünün bu yolla bozulmasını çılgınca propagandası ve reklamı yapılan özelleştirme dalgasının sonuçsuz geri çekilmesi izledi. Neoliberal tahkimat ideolojik düzlemde hayli yol almıştı, ama elde maddi pek az şey vardı. Darbenin en popüler argümanı, siyasal istikrarsızlık ve kısa ömürlü koalisyonlar sorununa gelince, ANAP çözülme emareleri gösterirken, bu başlıkta da geriye dönülmüş oldu. Geriye bir tek sol hareketin geriletilmiş olması kalıyordu. Ama bu kez de Kürt hareketinin silahlı mücadelesi sarsıyordu tabloyu. Dinci gericiliğin düzenin içinde tuttuğu ideolojik, politik, kitlesel alanların genişletilmesi Kenan Evren-Turgut Özal programında net olarak içerilir. Ancak bu, sanıldığı gibi militarizmin zapturapt altına aldığı çalkantısız bir denizde kolay bir manevra olamadı. ANAP’ın “dört eğilimi” içerdiği tezi, işin hafife alındığını gösteriyordu aslında. Sosyal-demokrasi, liberalizm, faşist milliyetçilik ve dinci gericilik ortak bir paydada buluşturulmak istenmişti. Ama hem bu saçma derecesinde olanaksızdı, hem de düzenin merkezindeki başarısızlık bilançosu sahanın dinci gericiliğe bırakılmasıyla sonuçlanacaktı. İslamcı hareketin marjinal olmadığı, siyasetin merkezine yerleşmeyi hak ettiği resmi olarak ilan edilmiş oluyordu. Eski stepne kabuğunu kırdı. Oysa öngörülen bu değildi; daha doğrusu rivayet muhtelifti. Egemen güçlerin uzlaşmakta gösterdikleri zaaf sonucunda, sadece emekçilerin hak arayışı (Bahar Eylemleri) ve Kürt silahlı hareketi değil, dinci gericilik de 1990’larda başlı başına bir siyasi kriz faktörü haline geldi. Düzen içi anlaşmazlık, kurumsal ve toplumsal tepkilere, bunlar da Cumhuriyetçi bir restorasyonu gündeme taşıyacaktı. Tıkanmayı aşmak için yeni bir şiddet dalgasına ihtiyaç vardı. 1990’ların Kemalist aydın kırımı dinci gericiliği iktidar yapma stratejisinin kritik halkasıdır. Sonuç olarak 12 Eylül 1980, Türkiye kapitalizminin tarihinde yeni bir sayfa açmış, ama içini dolduramamıştır. On yıl sonraya devrolan, yeni kriz dinamikleridir. Düzenin kaptan köşkünde ise şiddetli bir mücadele ve karmaşa hüküm sürüyordu. 1990’ların sonlarında Türkiye yönetilemez oldu. AKP iktidarı, karşıdevrimci momentler olarak bir dizi öncülü içeren ve onları aşan bir harekâttır. 2002’nin arifesinde yaşanan durum, Necdet Sezer ile Bülent Ecevit arasında patlak veren çatışmanın çok ötesinde, ağır bir yönetim kriziydi. Bu durumda inisiyatifin yeniden paylaşılması da kaçınılmaz hale gelmiştir. Birincisi, 1980 ekonomi programı Kemal Derviş operasyonuyla güncellenmiş ve derinleştirilmiştir. İkinci olarak, Derviş atamasının da gösterdiği gibi emperyalizm 12 Eylül’deki gibi “bizim çocukları” görevlendirmekle yetinmemiş, oyun kurucu olarak sahaya çıkmıştır. Üçüncüsü, büyük sermayenin, dinci gericiliğin iktidara taşınmasına ilişkin onayı oluşmuştur. Bu karara direnecek güçlere yönelik olarak ise, operasyonel adımları inceden inceye hazırlayan bir plan söz konusudur. Bu son noktada meşru egemenlik mekanizmaları, kurumlar, iktidar aygıtları dışında, Fethullah hareketinin misyon sahibi kılındığı anlaşılmaktadır. Kemalist aydın kırımını kotaran kontrgerilla ile “Hizmet Hareketi” arasında girift akrabalık ilişkileri de kurulmuştu. Böylece düzenin krizi birden fazla anlamda “fırsata” çevriliyordu. Emperyalizmin belirleyici rolü üstlenmesinin bir diğer kaynağı, sosyalizmin dünya ölçeğinde uğradığı çözülmeydi. 1971 ve 1980’den bütünüyle farklı olarak Türkiye kapitalizminin Sovyetler Birliği ile -Cumhuriyet ve Ekim Devrimlerinin tarihsel bağı sayesinde- kurduğu simbiyotik ilişki sona ermiş ve denge artık bütünüyle Atlantik’e kaymıştı. Türkiye’nin köklü bir programı hayata geçirmek için sahip olmadığı iç enerji, dışarıdan aktarılmış oluyordu. Bu noktada emperyalizmin AKP’yi İslam coğrafyası için model olarak da önemsediği hesaba katılmalıdır. Hıristiyan-Batı merkezli sistem İslam coğrafyasıyla dışsal-sömürgeci bir ilişkinin ötesine genel olarak geçememişti. Tam ve gerçek bir entegrasyon ilişkisi kurmak için icat ettiği kavram ise “ılımlı İslam” idi. Ilımlılık, ideolojik uyumsuzlukların giderilmesidir ve 2002 Türkiye seçimleri, “Arap Baharı” dalgasının öncüsü ve yumuşak geçişli örneği sayılır. Arap Baharı’nın Müslüman Kardeşler Hareketinin önünü açan kurgusu ve AKP’nin aynı kökten gelen bağları çok şey anlatmıyor mu? Yine önceki karşıdevrim momentlerinde açıklık kazanmayan bir püf noktası vardı 2002’nin: Türkiye Cumhuriyeti’nin gerisine dönülmesi. Yani henüz adı konmamış olsa da, Yeni Osmanlıcı bir düzenin ihyası... Sovyet sonrası dönemde böyle bir serbest düşüş, bütün dünya için mümkün hale gelmişti; ama özellikle sosyalizmle aynı doğum odasını paylaşan Türkiye için… Sermaye sınıfının Cumhuriyetçilikle arasındaki kan uyuşmazlığı, ama Cumhuriyetçiliğin de burjuva devriminin programı veya eşlikçisi olması tarihsel sürecin iki yüzüdür. Emperyalizm veya tekelci kapitalizm aşamasının, ileri ne varsa yadsınması anlamına geldiğini Lenin’den öğreniyoruz. Ancak tekellerin reddi miras yönelimi, bütün dünyada bir çırpıda hayata geçemezdi. Ne de olsa, siyasal süreçler otomasyonun değil, somut bağlamlarda karmaşık mücadelelerin belirlenimi altındadır. Türkiye kapitalizminin (ve sermaye sınıfının) Cumhuriyeti inkâr etmesi veya aynı anlama gelmese de inkârı programlaştırması, ancak seksen yılda kesinlik kazanabildi. Dahası, düzenin içinden 2002 sonrasında da dirençler çıkabildiğini gördük. Dolayısıyla sermayenin kararlarının kolaylıkla uygulanacağı düşünülmesin. Nitekim yirmi üç buçuk yılda AKP ve temsil ettiği karşıdevrim iktidarı birkaç kez uçurumun kenarından döndü. Yazımızın ilk alt bölümünü kimi sonuçları belirginleştirerek tamamlayalım. Bir: Sermaye sınıfı Türkiye’de Cumhuriyet ile sorunlu bir ilişki kurmuştur. Somut olarak sermaye, büyük toprak sahipliğinin korunması gibi tarımsal, kamusal kaynakların aktarılmasıyla servet biriktirme 3 gibi sınai, köy enstitüleri gibi eğitim politikaları alanında, sırasıyla yurttaşlık hukukunu 4 , emekçi haklarını ve aydınlanma değerlerini karşısına almıştır. Bu gerici ve frenci pozisyon kapitalizmin sabitidir. Ağırlığı arttığı yani kapitalizm geliştiği ölçüde de, Cumhuriyet yaralı ve enerjisiz hale gelmiş, çözülmeye yüz tutmuştur. İki: Bu aşındırma süreci karşıdevrimin kendisi değil altyapısıdır. Karşıdevrimin, kriz karşıtı acil önlemlerin palyatif karakterini geride bırakması ve bütünlüklü bir programa oturması, daha da önemlisi bu programın uygulanabilmesine el veren bir güçler dengesinin şekillenmesi gerekiyordu. Bu koşullar ancak AKP iktidarıyla olgunlaşabilmiştir. Osmanlıcılık ve Yeni Osmanlıcılık Ara başlıktaki iki kavramın birbirinden nerede ayrıldıkları önemsiz değil. Osmanlı, kapitalizmle sınırlı ve parçalı bir tanışıklık yaşamıştı. Bu tanışıklığın başlangıç motivasyonu da, yükselen bir burjuva sınıfı değil, “Cihan İmparatorluğu”nun Devrim Çağı’na ayak uyduramamasıydı. İngiliz Sanayi Devrimi ve Büyük Fransız Devrimi hem Osmanlı’nın rakiplerinin askeri yeteneklerini arttıran modernizasyon, hem Osmanlı’nın dış kabuğuna ve iç toplumsal yapısına yönelik ağır bir basınç, hem de ekonomik rekabet sonucu çöküşü gündeme getirmiştir. Osmanlı son on yıllarında bu kaderi ertelemekten öteye geçemedi. Kurtuluş Savaşı ise bu felaketin fırsata çevrilmesidir. Emperyalizmin doğrudan el koyma programına teslim olan Osmanlı, yeni bir seçeneğin önünü boşaltmış oluyordu. Osmanlı modernleşme hareketleri onlarca yıl boyunca eski düzenden kopmayı değil, düzeltmeyi, rejimi tadil ederek ülkeyi ihya etmeyi hedeflediler. Cumhuriyetçilik bu sürecin bir açıdan devamcısıdır, ama diğer bir yandan bu çizgiden kopuştur. Jön Türkler radikal uçlar verseler de esas olarak reformcu bir seyir izlemişlerdir. İttihat Terakki ise, uluslararası rekabette geri düşmüş Osmanlı’nın dev bir sıçramayla emperyalistler arası mücadele arenasına çıkması hayaline sarılarak, eski rejim ile kendi iktidarı arasında başka bir süreklilik inşa etmeyi dener. Kemalist hareket bu hayallerin herhangi bir geçerliliğinin kalmadığı koşullarda kopuşçu karakter kazanacaktır. Emperyalistlerle rekabet değildir, söz konusu olan. Anti-emperyalizm bir direniş hattıdır. Eski düzeni düzeltmek de değildir, amaçlanan. Çünkü saltanat ve hilafetin işbirlikçiliği düzeltilebilir değildir. Toplumsal enerji kaynakları açısından dış ve iç egemen güçlerden umut kesiliyorsa, tek yol halka yönelmektir. Ama bunun koşulu, tebaanın yurttaşlığa yükseltilmesidir. Halkçı, kalkınmacı bir perspektif, laiklik, eğitim atılımı… Kemalizmin şafağında bunlar hem zorunlu hem mümkün hale gelmişlerdi. “Mümkün” derken, 1917 Rus Devrimi’nin Türkiye’yi “dört bir yanı düşmanla çevrili” olmaktan kurtardığı, Kurtuluş Savaşı’na para ve silah, bağımsız devlete kredi, uzman ve deneyim yağdırdığı unutulmamalıdır. Bağımsız Türkiye, o sırada iç savaşla bunalan Sovyet Rusya’yı, Sovyet Rusya da işgali püskürterek sahneye çıkan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurtarmıştır. Bu ortamda Osmanlıcılık tam boy bir ihaneti, geriye gidişi, çözümsüzlüğü imler. Kurtuluş ve kuruluş dönemlerinde saltanatçı/hilafetçi bir kulvar, Türkiye siyasetinde önemini korumuştur gerçi. Ancak Osmanlıcılığın önemli bir siyasal gelenek olması, programının da uygulanabilir olduğu anlamına gelmez. Yeni düzenin çocukluk çağında Osmanlıcılık gerçek bir alternatif değil, devrime karşı reaksiyondur. Saltanatçı/hilafetçi yaklaşımlar ya Şeyh Sait ayaklanması örneğinde olduğu gibi emperyalist yıkıcılıkla kader ortaklığına yönelmiştir, ya da Mustafa Kemal iktidarının açığını kollayan eski İttihatçıların pragmatik ve demagojik silahı olarak gündeme getirilmiştir. Uygulanma olanağı yoktu; Türkiye’yi yıkma olasılığı belli ölçülerde vardı. Özetle Cumhuriyet muhalefeti olarak Osmanlıcılığı pozitif bir bağlamda, gerçekçi bir alternatif olarak tanımlayamıyoruz. Elbette burada “Üç Tarz-ı Siyaset”in 5 ilk halkası olan Osmanlıcılığı kastetmiyorum. Saray’ın imparatorluğun çözülüşünü, Osmanlı’nın birliğini tahkim ederek önleme niyeti bir program haline getirilemez. Osmanlıcılık, bir zamanlar ülkeyi bir arada tutan sütunları ifade eden millet sisteminin ulusal/etnik çözülüşün dinamiklerine dönüştüğünü anlamazdan geliyordu ve nafile bir deneme olmanın ötesine geçemedi. Osmanlı kapitalizmle ilişkilenmezse yıkılacaktı. Kapitalizmle ilişkisi derinleşince yine yıkılacaktı! 1908 Devrimi, “Osmanlı çoğulculuğunu” farklı etnik dinamiklerin romantik buluşması olarak resmetti. Bu, Sarayın arkaik bütünlük hayalinin değil, yeni bir yurttaşlık hareketinin müjdesini veriyordu. Devrimin çok etnisiteli karakteri, doğal olarak en fazla emekçi örgütlerinde çiçeğe durmuştur. Ancak Osmanlı/Türkiye burjuva devrimi ne bu çiçekleri derleyecek kadar güçlü bir dalga oluşturuyordu, ne de güçlenmek için yeterince zaman bulabildi. Trablusgarp ve Balkanlarda açılan kanlı sahne tam on yıl sürmüştür. Bu zaman diliminde İttihatçılar, burjuva devrimciliğinden emperyalistlik denemesine savrulacaktı. Açıkçası, Türkçü/Turancı akım da bir kurtuluş arayışı olarak sınıflanmakla beraber, daha az hayalci değildi. Sahne ulus-devlete, anti-emperyalist ulusçuluğa, bağımsızlıkçılığa, yurttaşlık hukukuna, -zaman ve mekân nedeniyle de- Sovyet etkisine açılacaktı. Cumhuriyet sonrasında Osmanlıcılığın, yukarıda değinildiği gibi, gerçek bir seçenek olmaktan çıkması, reaksiyona indirgenmesi ve meczuplaşması kaçınılmazdı. Bu sürece Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalizm damga vurdu. Bugüne gelirsek, 21. yüzyılın Yeni Osmanlıcılığı esas olarak bir AKP sendromudur. 2002 öncesini yokluklar ülkesi ilan eden bir propaganda hattının, “eski Türkiye’nin” de öncesine dönüşü “programlaştırması” imkânsız ve anlamsız olur. Yeni Osmanlıcılık, mutlak bir geri dönüş değil, kapitalizmin Cumhuriyetçi bagajından özgürleştirilmesidir. Kapitalizmin gelişimine eşlik eden tarihsel ilerlemenin “tekelci yadsınmasını” temsil etse de, bir bütün olarak “geri dönüşçülük” olanaksızdır. Esasen AKP yalnızca emekçi halk kitlelerini yurttaşlığın gerisine döndürmeyi amaçlamaktadır. Dikkat edilirse, AKP’nin Yeni Osmanlıcılığı, sözcüklerin gerçek anlamında bir geri dönüş olarak sunulduğunda toplumun çoğunluğu tarafından meczupluk sayılmaya devam ediliyor. Yeni Osmanlıcılığın, emperyalist yönelimli bir gelişmiş kapitalizm modellemesi olarak sunulması ise şeriatçı olmayan burjuva akımların aklını çelmekte işlev görüyor. Çünkü emeğin, kamu çıkarının hiçe sayılmasıyla erişilen yüksek kârlılığı veya sermaye yayılmacılığını körükleyen politik açılımları tatmin etmektedir. Yeni Osmanlıcılık, Cumhuriyet döneminin Osmanlıcılığından farklı olarak “uygulamaya” kondu. 2002-2011 arasında değilse bile sonrasında, karşıdevrim hem sermaye özüne ilişkin hem de dış politikayı kapsayan bir bütünlüğe kavuşmuştur. Biraz daha açalım… Türkiye kapitalizmi özelleştirme politikalarıyla büyük kamu kaynaklarına kavuşmuş, hızlı bir büyüme yaşamış ve -daha önce eski Sovyet coğrafyasında süpermarket açarak ve Amerikan istilasıyla yıkılan Irak’ın yeniden imarında yaptığı deneyleri sıçratarak- ülke sınırlarının ötesine yayılmıştır. Yeni Osmanlıcılık bir emperyalistleşme programıdır. Türkiye’nin dünya sistemi içindeki hiyerarşik konumu dikkate alındığında, onu emperyalist saymanın çeşitli güçlükleri vardır. Bu güçlükler hem ekonomik altyapı hem de siyasal hareket kapasitesiyle ilgilidir. Tekellerin egemenliği öncelikle ekonomide kurulur, emperyalizm ise bunun üstüne politik bir yapı olarak oturacaktır. Her ikisi dünya sistemi içinde görelidir. Bu göreliliğin ölçümü ise öznel olmaktan kurtulamaz. Yeri geldiğinde eski sömürgecilik çağının devleri olan Batı Avrupa devletlerinin Washington karşısında hizaya girdikleri bir dünyada, AKP Türkiyesi bunlardan biraz daha yukarıda profil verebiliyorsa, net tanıma ulaşmak zorlaşmaktadır. Ancak zihnimizi görelilik batağından tarihsellik sayesinde kurtarabiliriz. Türkiye’nin dünya hiyerarşisinin tepelerini ne kadar zorladığından ve Yeni Osmanlıcılığı teyit edecek pratikleri kaç yıl sürdürdüğünden tamamen ayrı olarak “geleceğini” sorgulayalım. Cumhuriyeti Yeni Osmanlı ile ikame etme serüveni -bu yolla Türkiye’nin emperyalistleşmesi- şiddetli bir toplumsal hesaplaşmanın işaretlerini biriktiriyor. Yıkılan Cumhuriyet’in yerine bir “düzen” kurulamamakta, devinim kriz dinamiklerini sürekli beslemektedir. Üstelik yayılmacı açılımlar Türkiye’nin geleneksel iktidar coğrafyasının çözülmesini ve sınırlarının esnemesini gündeme getirmektedir. Bu esnemenin Özal-Erdoğan-Öcalan tezi olarak hem gelişme hem barış üstünden savunulması, toplumda çöküşe ilişkin tarihsel hafızanın canlanmasına engel olamadı. Yeni Osmanlıcılık, Kurtuluş ve Kuruluş çağının Osmanlıcılığı gibi gerçeklikle bağlarını tümden kopartmış değil. Ama karşıdevrim çağının Yeni Osmanlıcılığının önündeki ikilem artık seçilmektedir: Ya Türkiye’nin yok olması ya da Cumhuriyet’in yeniden ayağa kalkması! Peki, eski Osmanlıcılık ile güncel Yeni Osmanlıcılık arasında sadece bir terminoloji benzerliği mi vardır? Eski yeniye Cumhuriyet düşmanı demagojik argümanlardan başka ne devretmiştir? Aralarındaki bağ gerçek değil zayıfsa, AKP neden ve nasıl referansını Osmanlı İmparatorluğu’nda aramıştır? “Geri dönüş” kuşkusuz bir karşıdevrimdir. Peki, devrim geri dönüş yollarını kurutamamış mıdır? Son sorunun yanıtını aslında verdik. Sermaye egemenliğinin Cumhuriyet’le arasındaki çelişkiyi biliyoruz. Ama bunu biraz daha somut bir çerçeveye oturtmayı deneyebiliriz… Geri dönüş yolları Bir karşıdevrim olarak AKP’nin sınıf özü, tekelci sermayenin arayışlarında, uluslararası bağlamı ise emperyalizmin Sovyet sonrası yapılanmasında kendini gösteriyor. Bu iki vektörün dinci gericilik olarak bir üçüncüyle ortaklaşması siyasal-ideolojik üstyapıya ilişkindir. Yani karşıdevrimin esası sermaye egemenliği ve emperyalizmdir. Zaman ve mekânın gerekleri, değişimin dinci gericilik eliyle hayata geçirilmesini getirmiştir. Gericilik bu ilişki ağında “bağımlı değişkendir”. Burjuva cumhuriyetçiliği, gericiliğin kurduğu politik hegemonyayı açıklamak durumundaydı. Bu amaçla, dinci gericiliğin iktidar yürüyüşü çoğu zaman iki yüzeysel açıklamayla geçiştirildi: Cahil kitleler Orta Çağ'dan getirilmiş bir menüyle kandırılıyordu ve/veya bu gericiler çok çalışkandı! Kendi içinde çok sorunlu argümanlardır bunlar. Örneğin onca yıllık Cumhuriyet aydınlanmasının cehaleti yok edememesi, pekâlâ “bu milletin yurttaşlığı hak etmediğinin” kanıtı da sayılabilmektedir. AKP özellikle 2020’li yıllarda seçme-seçilme hakkının umrunda olmadığını dışa vurana kadar, genel oy hakkını sorgulayanların laiklerden çıktığı hatırlanacaktır. Burada temel fikir cahillerle eğitimlilerin yurttaşlıkta eşitlenemeyeceği olmuştur. Bu tez aydınlanmacı değil, elitisttir. Gericilerin kapı kapı gezerek, militanlarını seferber ederek çalıştıkları fikrinde de çalışma övülmemekte, tersine olumsuzlanmaktaydı. Çalışmanın kutsanması tarih sahnesine burjuvaziyle çıkar. Öncesindeki egemen sınıflar zenginliğe doğuştan erişmişlerdi. Burjuvazinin “çalışan kazanır” atasözü hem sermaye birikimini aklamaya yarar, hem de mülksüz emekçileri yeni düzenin peşine takmaya. AKP’nin yükselişinin çok çalışmakla açıklanmasının arka planında ise, siyasete mesafeli konformist bir refleks yatmaktadır. Kuşkusuz konformizm, kültürel bir hal değil, bir “üst orta gelir düzeyi” ideolojisidir. Bu açıklamalar hem sorunlu, hem yetersizdir. Cumhuriyet’in süpürdüğü gericilik nasıl olup da yerden bitmiş, gökten düşmüştür? Karşıdevrimin politik ve ideolojik olarak dinci gericiliğin renklerine bürünmesi, Cumhuriyet tarihine içkin yönleriyle açıklanabilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti bir “İmparatorluk bakiyesi” iddiasızlığıyla kurulamazdı. “Cihan devletini bir arada tutamadık, elde kalan budur” denebilir mi? 1912’de bir İttihatçı aydın “ Biz tekmil elimizdekini müdafaa ve temsile, siyaset-i Osmaniyeyi takibe hasr-ı efkâr ederiz. Muvaffak olduğumuz kadarı bize kalır, kalmayanı gider. " diyebilmişti. Yani “Biz elimizdekinin bütününü savunmaya, temsil etmeye, Osmanlıcılık politikasını izlemeye odaklanırız. Başarılı olduğumuz kadarı bize kalır, kalmayanı gider.” 6 Bu istikamette devam edildiğinde “Anadolu’yla idare edeceğiz”e varılır! Oysa yeni toplumun ve ülkenin kuvvetli biçimde tanımlanması tarihsel bir zorunluluktu. Bu açıdan Kemalizmin güçlü bir hazırlık arka planını devraldığını düşünmeyelim. Anlamlı bir hazırlık, ancak Kemalizmi önceleyen akımlar arasında derinlemesine hesaplaşmalarla yapılabilirdi. Oysa Osmanlı-Türk ilericiliği yönünü el yordamıyla aramış, pratisyenlik ve pragmatizm hep ön planda olmuştur. Kemalizm, bu palyatif akış içinde göreli bir kuramsal ve siyasal derinlik taşımasıyla kuşkusuz ayırt edilir. Kurucu bir hareketin böylesi bir ayrıcalığa sahip olması gerekirdi ve çok uzun sayılmasa da yaklaşık on beş yıllık bir zamanı da kullanabildi. Cumhuriyet’in ulus ve yurttaşlık tanımları, iyi düşünülmüş, güçlü formülasyonlardır. Ancak burada aşılması güç zorlukların bulunduğu da açıktır. Birinci olarak, ulusun ve yurttaşlığın tanımlanmasında din dışı bir zemine yaslanmak, Cumhuriyet devriminin liderliği açısından ilkesel olsa da, bu zorluğun toplumsal planda aşılamadığını görürüz. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç motivasyonundaki İslam ögesi, Kemalistler açısından büyük ölçüde reel politik bir gerekliliğe denk düşüyordu. Bunu, birkaç yıl sonra iddialı, sınıfsal karakteri de olan bir laiklik devrimine imza atabilmelerine bakarak, rahatça söyleyebiliriz. Ancak İslam ögesi, İstiklal Marşı’nda bütün heybetiyle yansıtılır. Kurtuluşçu bakış açısı açık olsa da, Mehmet Akif Ersoy’un dizelerinin modern bir ulustan ziyade İslam ümmetini çağrıştırdığı, etrafından dolanılamaz bir gerçektir. Mustafa Kemal ve kadrosu, bireyler ve bir kolektif olarak bu söylemi Kurtuluş Savaşı’nın halk kitlelerine ulaşmasının biricik yolu olduğunu düşünerek, yani pragmatik gerekçelerle tercih etmiş olabilirler. Ama böyleyse bile, olgunun temelleri vardır. Jön Türk-İttihatçı geleneğin Batıcı karakteri ile Batı emperyalizmiyle hesaplaşma zorunluluğu arasındaki çelişki din ögesi geçici olarak geri çağrılarak çözülmüştür. Sorunun bir de ekonomi politik boyutu vardı. Modern Türk ulusu teorik olarak etnik göndermelere kapatılmak istense de, pratikte Osmanlı millet sisteminin çözülmesinden geriye kalan Müslüman unsuruna karşılık düşüyordu. 7 Ancak daha önemlisi, Türkiye örneğinde, bu sorunla teorik/ideolojik düzeyde baş etmek kolay değildi. İkinci Meşrutiyet’in Milli İktisat stratejisi bir Türk/Müslüman sermaye sınıfının inşasını hedefler. İttihatçı devrim, mülk sahibi sınıfların emperyalizmle ilişkilenmeye açık veya eğilimli kesimlerini, aslında Dünya Savaşı patlamadan önce gözden çıkarmıştır. Milli Mücadele ve sonrasında devrimci önderlik, bu yönelimi yurttaşlık hukuku açısından düzeltmeye ve düzenlemeye çalıştı. Ancak hukuk sınıfsal düzlemde olup bitenleri sadece “etkiler”. Sınıfsal dinamikler pürüzleri zorunlu olarak sürdürmüştür. Çukurova’nın Ermeni ve İstanbul’un Rum karakterli servet birikimi, Müslüman-Türk sermaye fraksiyonundan geri alınacak değildi ya! Yeni burjuvazinin oluşumunda İslami kimliğin kayırılması, örnek verilen iki coğrafyadan çok daha yaygın bir aktarım mekanizmasına denk düşmüştür. Yeni ulus ve yurttaşlığın tamamen laik, din dışı bir zemine oturtulması, kapitalizm çerçevesinde sorunsuz bir tercih olamaz. Böyle bir seçenek yalnızca emek ekseninin belirleyici hale gelmesiyle olanaklı olabilirdi. Bütün alt kimliklerin önemsizleşmesini sağlayacak olan, emekçi halk ortak paydasıdır. Bu ise içeride mülk sahibi sınıflarla mülksüzleri birleştirme programını değil, sınıf mücadelelerinin önünü açmayı gerektirir. Kuşkusuz böyle bir tercih, çok özgün koşullar dışında siyasi önderliklerin müdahale alanını aşar. Kural olarak, emekçi kitlelerin sınıfsal kavgada örgütlü olarak ileri atılmalarını ve ulusal önderliği etkilemeleri, şekillendirmeleri gerekir. Ancak bu teorik yol spekülasyonun ötesine geçemezdi. Türkiye bu açıdan yeterli iç dinamiğe sahip değildi. 8 Kemalizm, yeni ulusu ve ulus-devleti şekillendirme arayışında Müslüman unsurundan kopmuş ve Türk kaynağına yönelmiştir. Osmanlı sisteminde Müslümanlık, saltanat ve hilafetten ulema ve vakıflara uzanan bir eski rejim yapılanmasının vazgeçilmez unsuruydu. Dolayısıyla Kemalist kopuş, laisizmin önemli dinamiklerinden birini oluşturur. Osmanlı düzeninin ekonomik ve sınıfsal yapısının dağıtılma zorunluluğu ve laik dönüşüm birbirine bağlıdır. İyi ama Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk ve Anadolu kökleri, Osmanlı çağı atlanarak nasıl “kurulabilirdi”? Kurulmak diyorum, çünkü bu köklerin açık, net, görünür olmadığının bilinmesi gerekir. Türk ve Türkiye uzun zaman Batılı tabirler olarak kalmış, milliyetçi jargon geç gelişmiştir. Milliyetçilikler kendilerine tarihsel arka plan inşa ederler. Halk kitlelerini esas alan bir Osmanlı tarihi yazılsa, Osmanlı’nın egemen dilinin, kültürünün, hatta dininin, yalnızca bugüne değil o günün emekçilerine de hayli yabancı kalacağı kesindir. Ancak öylesi bir “halk tarihi” farklı bir sınıfsal zemine oturmalıdır. En bilinen denemenin sanat alanından yapılması ve altında TKP’li Nâzım Hikmet’in imzasının bulunması rastlantı değildir. Şeyh Bedrettin Destanı ’ndan söz ediyorum. Kopuş perspektifi açısından solun sırtında yumurta küfesi yoktur; tersine emekçi halka sınıfsal kimlik ve iddia kazandırma sorumluluğu vardır. Cumhuriyet devrimi yeni Türk ulusunu modern yurttaşlık bağıyla tanımlar ve ulusal kimliğin içeriğini doğrudan kendisiyle, Cumhuriyet eylemiyle doldurur. Bugün de Anayasa’da ulusal kimlik vatandaşlık bağıyla formüle edilmeye devam ediliyor. Ama bunun hemen ardından tarih anlatısının kurulması gerekir. Osmanlı’dan kopulacaksa bu tarih, Türklük üstünden yazılmak zorundaydı. Liderliğin yoksul halkın sırtında asalak saydığı Osmanlı’yı atlaması, devrimci eylemiyle tutarlı olurdu, ama olanaksızdı. Daha doğrusu ancak bir yere kadar ilerletilebilirdi. Cumhuriyet tarihçiliğinin 1930’larda Türklük ve Anadoluluk bağlarını keşfetmesi, solun bir kesimince, kısa yoldan dünyada yükselen ırkçı ideolojiyle ilişkilendirilip mahkûm edilmiştir. Bu eleştiri sorunun özünü ıskalamakta ve etrafından dolanmaktadır. Yeni düzenin ekonomik ve sosyal altyapısı zayıftı. Bu nedenle, dünya ekonomik bunalımı ve yaklaşan savaş gerilimi karşısında rejimin hızla tahkim edilmesi bir zorunluluk olarak görüldü. Kemalist Türkiye, Osmanlı’yla köprüleri atıp modern çağa çoktan geçmişti ve bu görevin altından mutlaka topluma kimlik ve kişilik kazandırarak kalkmak denenecekti. Motivasyon budur. 9 Ancak Orta Asya köklerinden başlatılan bir hattın, Anadolu’ya göç ne kadar erkene, Hititlere vb. çekilse de, İslam ve Osmanlı aşamalarından geçmesi kaçınılmazdır. Cumhuriyet Devrimi kendini tanımlama uğraşında, kurtulmak istediği Osmanlı bagajına kapıyı kapatamamıştır. Osmanlı egemen sınıfları ve kastları, saltanat ve hilafet -onlarla sırasıyla bütünleşik feodalite ve ulema- üstünden tasfiye edilmek istenmiş, ama ideolojide Osmanlı geçmişinin aklanmasına son verilememiştir. Cumhuriyeti ikame edecek bir Osmanlı restorasyonu, sosyal ve ekonomik program olarak temellerini yitirmişti. Ama devrimin durdurulmasından, frenlenmesinden yana, mülk sahibi sınıfları kollayan sağ muhalefet, karakteristik biçimde Osmanlı sempatisine sığınmıştır. Vahdettin’in ihaneti Kemalizmin popüler geçmiş eleştirisinin en belirgin unsuru olarak kalmıştır; ancak bu yetersizdir. Oysa alfabe değişikliği yurttaş kimliğinin zorunlu unsuru olan kitlesel temel eğitimle bağlantılıydı; yani devrimci bir adımdı. Şapka ve giyim kuşam başlığında atılan adımlar, kast sisteminin sosyal yaşantıdaki dışavurumlarını ortadan kaldırmakla anlam kazanıyordu; ve yine devrimci anlam taşıyordu. “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganı bir açıdan, sadece dış politika konusu olmayan, başat bir ekonomik dinamik anlamına gelen fetihçi geçmişe reddiyeydi. Cumhuriyet’in Osmanlı’dan kopuşu saltanatın işbirlikçiliğinin hayli ötesindedir. Ne var ki bu devrimci adımların kapitalizm döngüsü içinde kararlı ve tutarlı bir bütünlüğe yerleşmesi mümkün olamazdı. Cumhuriyet, yüzünü ileriye çevirebilmek için kendine güçlü bir geçmiş anlatısı kurmak zorundaydı. Ancak bu durum, aynı geçmişten meşruiyet devşiren sağcı ve gerici akımlara da alan açtı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, iktidar basamaklarını tırmanacak kadar iddiasını arttıran Türkçü/Turancı sağın yükselişinin Cumhuriyet devriminin aydınlanmacı ve halkçı adımlarının eleştirisini içermesi rastlantı değildi. 10 Demokrasi sloganlarıyla öne çıkan ama büyük toprak sahiplerine dayanan Demokrat Parti’nin emekçilere sırtını dönüp tarikatları ihya etmesi eşyanın doğasına uygundu. Benzer bir yönelim İslamcı ve faşist akımları 1960’larda kollayan, ‘70’lerde hükümete ortak eden Adalet Partisi tarafından izlendi. Özetle Cumhuriyet sağının Osmanlı referansı AKP’den önce de söz konusuydu. Kemalizmin, tarihe seçmeci bir yöntemle yaklaşan Türk Tarih Tezi denemesi geri çekildikten sonra saha Osmanlıcılığın restorasyonunu veya aklanmasını içeren bir “sağcı Cumhuriyetçiliğe” kalmıştır. Bu akım, siyasette merkez sağ olarak konumlanacak, CHP’nin bir bölümünü her zaman belirleyerek kurucu partinin ideolojik olarak heterojenleşmesini, dolayısıyla etkisizleşmesini sağlayacaktı. Akım Cumhuriyet karşıtı olarak kristalize olmadığı için sağ-Kemalizm olarak kategorize edilmesi yerinde olacaktır. 1960’larda sonradan sol liberalizminin köşe taşlarından biri haline gelecek olan İdris Küçükömer ve onun Düzenin Yabancılaşması kitabı bu ideolojik devinime Marksizm cenahından katkı vermiştir. Düşüncesini devletle özdeş baskıcı elitlerin gerici, mazlum kitlelerin ilerici sayıldığı bir eksende yapılandıran Küçükömer, Cumhuriyet’e karşıt bir konumu gerekçelendirmiş oluyor ama bunu bir emekçi vurgusuyla Osmanlıcılıktan da ayırt ediyordu. Bu çizgi daha sonraları Birikim çevresinin şekillendirdiği sivil toplumculuğun harcına katılacaktı. Geriye kalan Cumhuriyet karşıtlığı oldu ve 2000’lerde sol liberalizm olarak AKP karşıdevrimine önemli bir katkı olarak eklemlendi. Sonuç Cumhuriyet ideolojisinin tasfiye sürecinin dinamikleri kimi yorumlarda saf bir Osmanlı restorasyonu olarak ele alınmıştır. Karşıdevrimin Osmanlı’dan kopuşu törpülediği ve belli başlıklarda geri dönüşü savunduğu açıktır. Osmanlı mirasının dini ve etnik çokluğunun huzur içinde, “kul hakkının gözetildiği” bir toplum modeli olarak sunulması, bu yaklaşımın tipik unsurlarının başında geliyor. Sultanlara ve halifelere yönelik güzelleme, modern tarih anlayışlarının öncesine dönen bir kahramanlık edebiyatı biçimini alıyor. Bu tabloda azınlıklar farklılıklarına saygı duyulan unsurlar olarak resmediliyor. Liberal ideolojinin bu Osmanlı hayranlığına çağdaş kavramlar eklediğini görüyoruz. Osmanlı’da çokluk bu müdahaleyle birlikte demokratik bir çoğulculuğa dönüştürüldü. Arkaik kahramanların sanat ve bilimle içli dışlı yaşamlar sürdüğü kanıtlanmaya çalışıldı. Azınlıkların ve Türk olmayanların ikincil konumlara itilmesi, zaten uluslaşma ve ulus-devlet inşasının sorumluluğunda yaşanmıştı. Uluslaşma merkezileşme yoluyla yerel dinamikleri kırmış, tektipleştirme ile kimi kimliklerin zorla asimile hatta tasfiye edilmesine yol açmıştı. Bu tezin arkasında tarihte ilerleme fikrine açılan savaş sırıtmaktadır. Burjuva ulusların oluşumu elbette asimilasyon süreçlerini içerir. Ancak bunun öncesindeki toplumsal yapı sanki sınıf çatışmalarından ve sömürüden azade sayılıyordu. Bu çerçevenin tarihsel gerçeği ağır biçimde tahrif ettiği açıktır. Her şeyden önce burada demokrasinin tarihselliği ihmal edilmekte, yurttaşlık haklarının burjuva devrim çağının öncesinde de var olan kalıcı bir kategori olduğu düpedüz uydurulmaktadır. Hele Osmanlı döneminde başlayarak Cumhuriyet’le mantıksal sonuçlarına varan sürecin içerdiği etnik/ulusal çelişkilerin aldığı dramatik boyutların modern Türkiye tarihine özgü olduğu tezinin çıktıları son derece serttir. Türkiye’nin Osmanlı’nın yerini aldığı dönemeç, gayrimüslim ve Kürt unsurlarının baskılanması nedeniyle gayrimeşru ilan edilmiştir. Emperyalizme karşı bir Kurtuluş Savaşı verildiği asılsızdır ve olay kıyıcı, haksızların kazandığı bir iç savaştan ibarettir! Bu gerici tezleri biliyoruz. Bu yazıda altını çizmek istediğimiz ise Cumhuriyet’in bu saldırı karşısında, savunma sisteminin yetersiz kalmış olmasıdır. Bu yetersizliğin kaynakları tamamen sınıfsaldır. Türkiye Cumhuriyeti tarihsel olarak yalnızca bir burjuva cumhuriyeti olabilirdi. Ama böyle olduğu için de gericiliğin ürediği bir ortamı bağrında yaşatmaya mahkûmdu. Karşıdevrim durdurulacaksa bu ortamın kurutulması mutlak gerekliliktir. Cumhuriyet Osmanlı’yı ve Osmanlıcılığı ancak emekçi sınıf karakterine dayanarak alt edebilir. 1 Türkiye’nin iki karşıdevrimci askeri darbesi vardır. 27 Mayıs ayrıksı, dinamikleri karmaşık ama özet bir tanım vermek gerekirse bir “Kemalist restorasyon” hareketidir. AKP tarihçiliğinin, sayısını kendisinin de bilmediği askeri ve sivil darbe listesini ise ciddiye almıyoruz. 2 Bu dönemi kısa süre önce yayınlanan Parti Tarihi 3.kitapta ele aldık: “Mart’ın 9’undan 12’sine” bölümü, Parti Tarihi, Solun Yükseliş Yılları 1960-1980, Yazılama Yayınları, İstanbul 2025, s.213-226. 3 Her burjuvazinin tarihinde “ilkel sermaye birikimi” kritik yer kaplar. Osmanlı’da bu sürecin 19. yüzyıldaki kaynakları ayrı tartışma konusu olabilir. Cumhuriyet’in miras aldığı, İttihatçıların başlattığı Türk-Müslüman bir yeni burjuvazi oluşturulması pratikleridir. 1915 Tehciri etnik/ulusal çelişkiden öte bu sınıf özüne bakarak okunmalıdır. 1923 Mübadelesinin bir sonucu da benzer biçimde servet transferidir. Türk-Müslüman burjuvazi açısından bunlar ilkel sermaye birikimidir. Kamu ihaleleri yoluyla büyümek Cumhuriyet burjuvazisinin geleneği olacaktır. 4 Büyük toprak sahipliği, kapitalistin kârına benzer bir “eşit değişim” mantığıyla (üretime sevk edilen sermayenin hak ettiği kazanç olarak kâr) açıklanamaz. Toprak mülkiyeti meşrulaştırılırken dini ideolojiye gönderme yapılması zorunludur. Bu ise, doğuştan eşit olduğu ve haklarla donandığı varsayılan yurttaş tanımıyla çelişir. 5 Üç Tarz-ı Siyaset bilindiği gibi Türkçü Yusuf Akçura’nın 1904 tarihli çalışmasıdır. Akçura Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü o dönem yakın tarihin üç ana akımı olarak analiz etmiştir. 6 Ahmet Ferit, "Bir Mektup", Üç Tarz-ı Siyaset içinde, İstanbul, 1327, s.51-55- aktaran Masami Arai, Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği, çev. Tansel Demirel, Red: Yücel Demirel, İletişim 1994, s.19 7 Yeni tanıma eklenen azınlık kimliklerin, modern yurttaşlığa dâhil edilmeleri başlı başına kavramsal bir sorundur. Hangi inanç grubundan olursa olsun, yurttaşlar eşit ve özgür bireyler olarak ulusu oluşturmak durumundadır. Ama burada bir de, kimi alt kimlikler, yani gayrimüslim yurttaş öbekleri devreye girmektedir. Bir uluslaşma sürecinin tereyağdan kıl çeker gibi yaşanamayacağı açıktır. Pürüzsüz bir zemin modernleşme macerasının doğasına aykırıdır. Azınlıklar konusu bu yazıda dipnotta kalacak… 8 Başka coğrafyalarda ve 20. yüzyılın sonraki evrelerinde sosyalist ülkeler topluluğunun iç dinamik açığını kapatabildiği ulus-devlet örnekleri söz konusu olabilmiştir. Türkiye bu kategorinin tamamen dışındadır. Sovyetler Birliği’ne komşu olması, Türkiye’nin, uluslararası sosyalist hareket tarafından risk alınamaz bir coğrafya olarak kabullenilmesine neden olmuştur. Sınıf mücadelelerinin derinleşmesi, kontrolsüz altüst oluşlar ve kuzey komşusunun emperyalistler tarafından kuşatılmasında işlev üstlenme olasılığı yerine, mesafeli bir dostluk… Türkiye, hiçbir zaman, iç dinamik eksiğinin uluslararası işçi ve komünist hareket tarafından giderilmesi anlamında “devrim ihracına” konu olmadı. Egemen güçlerin antikomünizmi bu noktaya dayandırdıkları doğrudur, ama tarihsel fobinin aslı astarı yoktur. 9 Solun kestirme Kemalizm eleştirisi dönüp dolaşıp liberalizmle buluştu ve sonuç Cumhuriyet’in ilerici özünün inkârına bağlandı. Kanımca Zafer Toprak’ın olgun dönem çalışmaları Kemalizm analizinde sağlıklı bir sentezi temsil ediyor. Toprak’ın Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji kitabını anmak isterim. (İş Bankası Kültür yayınları, İstanbul, 2021) Cumhuriyet dönemi tarihçiliği konusundaki şu makalesi de buradaki çerçevenin arka fonunu merak edenlere yardımcı olabilir: Toprak, “Erken Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Tarihçilik,” Bugünün Bilgileriyle Kemal’in Türkiye’si - La Turquie Kamâliste, İstanbul; Boyut Yayıncılık, 2012, s. 176-181. 10 Parti Tarihi ikinci kitapta (Parti Tarihi - Türkiye Komünist Partisi: Arayış Yılları 1927-1965, Yazılama Yayınları, İstanbul, 2021) Cumhuriyetçiliğin bir savunma hattına dönüştürülmesinde komünist hareketin rolü işlenmişti: “Savaş yıllarındaki faşizm hayranlığıyla birlikte hem gerici-milliyetçi bir koalisyon oluşmuş, hem de bu koalisyon seküler-ilerici düşünceyi solla özdeşleştirmiştir. Böylece en temel Kemalist ilkenin savunulması için esas mücadeleyi verenler solcular, hatta TKP haline gelir. Aynı süreçte Osmanlıcılık da Turancılıkla birlikte hortlamış ve hep birlikte Kemalizm’in “ulusalcılığı” –henüz büyük ölçüde dolaylı olarak da olsa- hedef tahtasına yerleştirilmiştir. Buna karşın Mustafa Kemal’in “Yurtta sulh, cihanda sulh” şiarı da S.E.S. dergisinde özellikle Abidin Dino’nun verdiği kalem mücadelesinde örneklendiği gibi, büyük ölçüde TKP’lilerin elinde kalmıştır.” (s.137-138)
Go to News Site