Collector
Yeni Osmanlıcılığın ilacı Kemalizm olabilir mi? | Collector
Yeni Osmanlıcılığın ilacı Kemalizm olabilir mi?
soL Haber

Yeni Osmanlıcılığın ilacı Kemalizm olabilir mi?

Haber Merkezi Yapılması gereken, tarihsel ilerlemeyi doğru kavramak ve ileriye, sosyalizme doğru ilerlemektir. Türkiye’de kapitalist düzenin, o dönemin gereklerine uygun bir şekilde ulus devlet formu altında yeniden kurgulanmasının aracı olarak kurucu bir ideoloji niteliğindeki Kemalizm’in devrimci özünün evrilmesi gereken çizgi, sosyalist devrimcilik olmalı. Yeni Osmanlıcılık, AKP’nin iktidarının genel yönelimini tanımlamak için en uygun kavramdır. Gerek yurtiçinde gerek yurtdışında yürütülen Yeni Osmanlıcı politikanın temel özellikleri piyasacı, gerici ve emperyalizm yanlısı olmasıdır. AKP sıradan bir iktidar partisi değil. Neredeyse 25 yıldır aralıksız iktidarda olmanın da ötesinde, yeni bir rejim inşa etme yolunda oldukça ilerlemiş bir parti. Bu nedenle Yeni Osmanlıcılık olarak adlandırılan siyasi çizgiyi netleştirmek ve AKP’nin çizgisi olarak tarif etmek tarihsel açıdan doğru olacak ve buna karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini tanımlamayı da kolaylaştıracaktır. Yeni Osmanlıcılığa karşı çıkan kesimler arasında, tek bir Yeni Osmanlıcılığın olmadığını, bu adlandırmanın geniş bir yelpazeyi tanımlayabileceğini belirtenler de var. Örneğin kimi liberal yazarlar, Osmanlıcılık hülyasının Kemalizm’den kurtulamayacağını, onu aşamayacağını iddia ediyor. Bu iddiaya göre Yeni Osmanlıcılık, Kemalizm’i asimile ediyor ya da içselleştirerek dönüştürüyor. Böylece karşımıza neo-İttihatçı, post-Kemalist, post-post-Kemalist vb. yaklaşımlarda bir anlayış çıkıyor. Örneğin Tanıl Bora, Kemalizm’in tasfiye edildiği değil, farklı biçimlerde yeniden üretildiği bir süreçten söz etmenin daha doğru olduğunu iddia eder. Kemalizm ortadan kalkmamış, yeni iktidar blokları tarafından dönüştürülerek sürdürülmüştür. 1 Bir başka Birikim yazarı olan Murat Belge ise özellikle bu dergideki yazılarında AKP’nin Kemalizm’le çatışırken onun devlet reflekslerini yeniden ürettiğini, “post-Kemalizm” beklentisinin gerçekleşmediğini ifade etmiştir. Ona göre İttihatçılık, Kemalizm ve Yeni Osmanlıcı iktidar arasında bir kopuş değil, “dönüşümlü süreklilik zinciri” vardır. AKP Kemalizm’le hesaplaşırken, onun bazı temel reflekslerini yeniden üretir. Yine Birikim’ de yazan İlker Aytürk 2015 sonlarında yayımlanan makalesinde şunları söylüyor: “ Kemalizm’in tarihsel mirasının sorgulanmasıyla oluşan yaklaşık otuz yıllık post-Kemalist sosyal bilimsel paradigmanın artık aşılması ve belki bir ‘post-post-Kemalizm’ paradigmasına geçilmesi gereğini tartışmaya açtı. Kemalizm’i ‘geri getirmeyi’ ve aklamayı değil, –adı üstünde, post- bir yönelim olarak– demokratikleşme sorunsalını anti-Kemalizm’in negatif söyleminin kıskacından kurtarmayı hedefleyen bir paradigma olmalıydı bu. Bunun için, Türkiye’nin anti-demokratik, velayetçi-vesayetçi politik kültür etmenlerini topyekûn Kemalizm’e ciro etmenin konforunu sorgulamak gerekirdi. ” 2 Materyalist tarih anlayışından ve sınıfsal analizden uzak olan bu değerlendirmeler, Kemalizm’in karşı çıkılması gereken arkaik bir çizgi olduğunu savunan liberal kesimlerin, Yeni Osmanlıcılık’la Kemalizm’i birlikte karşıya almalarının zeminini oluşturuyordu. Ancak yaptıkları, ağdalı ifadelerle, İslamcı çizgiye bazı zaaflarını görme ve bundan kurtulma doğrultusunda akıl vermekten başka bir işe yaramıyordu. Liberaller AKP’ye yol gösteriyordu. Nihayetinde “Kemalist vesayet” olarak adlandırdıkları heyuladan şu ya da bu şekilde kurtulmak ve “demokratikleşmek” gerekiyordu. Birikim’ in gerici birikimi başta olmak üzere liberal tezler Türkiye soluna büyük zarar verdi. Önceleri Batı ülkelerinde daha etkili olan, Türkiye’de ise kısmi bir zemin bulan liberal sol ve Batı Marksizmi, ülkemizde Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından önemli bir zemin kazandı. Cumhuriyet’in sağlıklı bir biçimde ele alınması da bu ortamda çok güçleşti. Meydan liberal tezlerle doldu. Ülkenin ve Cumhuriyet’in önünün açılması için bu liberal tezlere karşı Cumhuriyet’i olması gerektiği gibi, tarihsel materyalist bir bakış açısıyla değerlendirmek gerekir. Sermayenin ihtiyacı Yeni Osmanlıcılık “geri döndürülebilir” bir politika mıdır? Kapitalist siyasette herhangi bir politikanın geri döndürülemez olduğunu, mutlak olabileceğini söylemek güç. Sermayenin ihtiyaçları bu tür dönüşümlere kapı aralayabilir. Öte yandan, gerek Türkiye’de gerekse dünya genelinde kapitalizmin nasıl bir seyir izlediğini, Yeni Osmanlıcılığın burada nasıl bir konuma yerleştiğini irdelemeden, bu politikanın geri döndürülebilir olup olmadığına yanıt vermek mümkün değil. AKP iktidara gelir gelmez sermaye sınıfının çıkarlarına sahip çıkacağını açıkça ortaya koymuş ve kısa sürede akıllardaki soru işaretlerini bertaraf etmişti. AKP, İslamcı hareketin içinden çıkan kadrolarca kurulmuş ve bu çizginin mirasını reddedeceğine ilişkin herhangi bir işaret vermemişti. Ama İslamcı olmayan kimi kadroları bir süre ön planda tutarak ve İslamcılık doğrultusunda adım atmak konusunda bir süre dikkatli olarak, haklarında bu konuda tereddütlü olanları rahatlatmayı seçmişti. Yeni Osmanlıcılık kavramı bir taraftan gericilik doğrultusunda yapılan ataklarla, sermayenin önünün açılmasıyla, ama asıl olarak Türkiye’nin dış politikasına yeni bir şekil verilmesiyle ete kemiğe büründü. Yurtdışına sermaye ihracı önemli ölçüde artıyordu ve Türkiye artık askeri açıdan da dışa yönelmişti. Hepsinden önemlisi, yayılmacı emellerini açıkça ortaya koyan bir hükümete sahip olmuştu. Döneme uygun bir ideoloji Yeni Osmanlıcılık, içinde bulunduğumuz dönemin egemen rüzgârlarıyla uyumlu bir ideolojidir. Türkiye kapitalizminin yeni bir evreye geçişinin aracı olması için kurgulanmıştır. Yayılmacılık, piyasacılık ve gericilik bu evrenin “gereklerini” nitelemektedir. Emperyalizm, İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında ortaya çıkan uluslararası düzenin başka bir düzene evrilmesi için müdahaleler yapmaktadır. Bu müdahalelerle, özellikle Ortadoğu’da sınırların ortadan kaldırılması ya da belirsizleşmesi, ulus devletlerin ortadan kaldırılarak devletlerin başkalaşması ve silikleşmesi, uluslararası sermaye tarafından daha kolay yönetilecek şekilsiz, kırılgan oluşumların ortaya çıkması hedefleniyor. Bu tür ülkelerin yanında bölge gücü konumunda olan ülkeler de sınırların belirsizleşmesini tercih ediyor. Böylece kendi nüfuz alanlarını genişletmek için önemli olanaklar elde ediyorlar. AKP hükümetinin de benzer hevesler içinde olduğu ve “çözüm süreci”ni bunun üzerinden kurguladığı açık. Emperyalizmin bu hamlesi ile, 20. yüzyılın farklı dönemlerinde ortaya çıkan ulus devletlerin tarihe karışması süreci başlayacak. Kapitalizmin en üst aşaması olan emperyalizm çağında, küresel kapitalist düzen emperyalist güçlerin çıkarlarına göre belirleniyor. Günümüzde bu çıkarlar ulus devletlerin zayıflatılmasını, giderek ortadan kaldırılmasını beraberinde getiriyor. Kapitalist düzenin dinamikleri bu doğrultuda işlediğinden, bu süreci durdurmak ya da tersine çevirmek kapitalizm koşullarında mümkün değil. Yeni bir hamle yapmak ve kapitalizmi tarihsel olarak aşmak gerekiyor. Kapitalizmi tarihsel olarak aşmak, onu yıkmakla eşanlamlı ve bunun için de tarihsel ilerlemeye uyumlu olan tek seçenek var: sosyalist devrim. İki devrimin farkı Burjuva devriminin öncüsü olan sınıf, yani burjuvazi, devrimden önceki egemen üretim biçimi olan feodalizmin bağrında ortaya çıkar/oluşur. Devrime kadar olan dönemde üretim biçiminin değişmesi için güç biriktirir ve üretim biçimi aşama aşama değişir. Devrim, burjuvazinin iktidara tam anlamıyla el koymasıdır. Burjuva devrimleri, çoğunlukla keskin dönemeçleri içermeyecek şekilde gerçekleşmiştir. Fransız Devrimi’nin radikalliği, burjuvazinin bir kesiminin çok “sert” bir devrimci kimlikle hareket etmesi, Fransa’dan sonraki burjuva devrimlerinin bu sertlik/keskinlikten uzak durmasını beraberinde getirmiştir. Gerek iktidarı kaybeden aristokrasi, gerekse palazlanmakta olan burjuvazi daha temkinli davranmayı tercih etmişlerdir. Bu nedenle başka bazı ülkelerde burjuvazinin iktidarı tam olarak ele geçirmesi daha uzun bir zamana yayılmıştır. Sosyalist devrim ise sınıfsız bir toplum kurmayı hedefler. Bu, sosyalizmden önceki üretim biçimi olan kapitalizmin bağrında başlayacak bir süreç olamaz. Sosyalist devrimin öncüsü olacak olan sınıf, yani işçi sınıfı kapitalizmin bağrında gelişir. Ancak iktidara el koymaksızın, üretim biçimini değiştirip sınıfsız toplum hedefine doğru ilerleyemez. İktidara gelişi, çoğu ülkede burjuvazinin iktidara gelişi gibi tedricen gerçekleşemez. Burjuvazinin devlet aygıtı ve diğer kurumsal mekanizmaları, böyle bir sürecin önünde engel oluşturmaktadır. Ayrıca kapitalist sistem, doğası gereği, böylesi bir dönüşüm sürecinin ortaya çıkmasına olanak vermez. Bu teorik ayrım, Türkiye’deki burjuva devriminin sınıf karakterini değerlendirmek için önemli bir çerçeve sunar. Türkiye’nin burjuva devrimi Devrimler bir günde gerçekleşmez. Her devrim belli aşamaları izler; zamana yayılır; iniş-çıkışlarla ilerler ve başarılı ya da başarısız, bir nihayete erer. 1908’de 2. Meşrutiyet’le başlayan burjuva devriminin son halkası, Cumhuriyet’in kuruluşudur. 1908 önemli bir aşamadır ama devrimin sonuca ulaşmasına yetmemiştir. Bunun için, neredeyse sürekli savaşlarla geçen bir dönemin ve Milli Mücadele gibi sıradışı ve devrimci bir aşamanın ardından 1923’e varılması gerekecektir. Kemalizm yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik altyapısını oluşturmuştur. Burjuva devriminin özü itibariyle tamamlanması, burjuvazinin tam anlamıyla iktidarı almasına karşılık gelir. Bu aşamada, burjuvazinin, ele alması gereken bütün sorunların üstesinden bir hamlede gelmesi mümkün değildir. Bu, zamana yayılabileceği gibi çözümsüzlükle de sonuçlanabilir. “ Ancak 1923 sonrasında, toprak sorununu, ulusal sorunu çözememiş Türkiye Cumhuriyeti için farklı bir yaklaşım gerekir: Burjuva devrimi esas itibariyle tamamlanmıştır. ” “ Zaten, yerleşmiş bir burjuva iktidarında geriden gelen herhangi bir sorunun çözümü ‘ilerici’ karakterde olamaz. Bu bağlamda Türkiye’de kapitalizm içinde ister bir sözde devrim aşamasıyla, isterse de sistemin kendi dinamiklerine yaslanarak gündeme gelecek bir ‘çözüm’ kimi açılardan ‘iyileşme’ olarak nitelense de, tarihsel anlamda ilerici bir karakter taşıyamaz. ” 3 İktidara gelen burjuvazi bazı “demokratik görevlerle” karşı karşıyadır. Okuyan’ın değindiği toprak sorunu ya da ulusal sorun, bizdeki Cumhuriyet’in karşılaştığı başlıca demokratik sorunların arasında yer alır. Ancak burjuvazi bir kez iktidara geldikten sonra tarihsel anlamda ilerici ve devrimci karakterini yitirir. Kapitalist düzenin egemen sınıfı olarak, bu düzenin sürdürülmesi için işçi sınıfının sömürülmesi görevini yerine getirmesi her şeyden önceliklidir. Demokratik görevler, bu amaca hizmet edecek şekilde yerine getirilir; hizmet etmiyorsa yerine getirilmesi de gerekmez. Kapitalizm toplumsal sorunları ortadan kaldıran değil, yeniden üreten bir sistemdir. Sorunların olmadığı, hatta krizlerin olmadığı bir kapitalist düzen olamaz. Kemalizm’in sınıf karakteri Bir burjuva devrimi olan Cumhuriyet, Osmanlı’dan, eski düzenden kopuştur. Bu kopuş, emperyalist devletlere karşı verilmiş olan silahlı mücadeleyle, Milli Mücadele ile yaşanmıştır. Ülke topraklarının emperyalistlere teslim edilmemesi ve bu topraklarda bir ulus devlet oluşumunun ortaya çıkışı, devrim niteliğindedir. Yeni Cumhuriyet düzeninin en belirleyici özelliklerinden biri devletçilik/kamuculuktur. Bunun yalnızca, devlet eliyle sermaye birikimi zorunluluğuna dayandırılması yanlış olacaktır. Öte yandan, Cumhuriyet’in ufku kapitalist bir düzenle sınırlı olduğu için sınıfsal karakteri de burjuvadır. 1921 Anayasası ve başka bir dizi mevzuatla şekillenen kurumsallık, Cumhuriyet ilan edilmeden de kapitalist bir düzen oluşumunun adımlarının atıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Bazı yorumlarda Şubat-Mart 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’nin bir iktisadi sistem arayışının ürünü olduğu belirtilir. Kongre’de liberal ya da devletçi politikaların uygulanması tartışılmış, hatta alınan bazı kararlarda bunların her ikisi de içerilmiştir. Ama kapitalizmden farklı bir düzen olup olmaması tartışılmamıştır. Bu konuda Cumhuriyet’i kuran kadroların kafası nettir. “ Misak-ı Milli ile belirlenmiş sınırlarda bir ulusal pazarın inşası, ülkenin imarı ve ekonominin ayağa kaldırılmasına ilişkin ufuk, kapitalist üretim ilişkilerinin önünün açılması, geliştirilmesi perspektifiyle çizilmiştir. ” 4 Elbette bu durum, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinin bir devrimci kopuş olduğu gerçeğini değiştirmemekte, bu atılımın tarihsel önemini ya da değerini azaltmamaktadır. “ Emperyalist-kapitalist sisteme rağmen bir ‘kapitalist kuruluş’ süreci, savaşlarla akamete uğramış kapitalistleşme sürecinin, yeni bir ölçek, yenilenmiş bir devlet aygıtı ve modern üretim ilişkilerini yerleştirmeye yönelik bir perspektifle bir dizi özgünlüğe de alan açarak hayata geçirilmesi söz konusu. Haliyle hem İktisat Kongresi kararları hem de izleyen dönemde atılan adımlar, bir tarihsellik içinde değerlendirildiğinde tartışmasız ileri hamleler .” 5 Cumhuriyet ve işçi sınıfı Cumhuriyet’in burjuva sınıf karakterine sahip olmasının önemli çıktılarından biri, sola ve işçi hareketine karşı hep temkinli ve zaman zaman da saldırgan bir tutum benimsemesidir. Burjuvazinin böylesi bir reflekse sahip olması doğaldır. Devrimini yaptıktan sonra, kendi sonunu getirecek olan başka bir devrime tahammülü olamaz. Milli Mücadele sırasında Kemalistlerle komünistlerin güç birliği içinde olması, genç Türkiye burjuvazisinin özel bir refleks oluşturmasına neden olmuştu. Yanıbaşımızda bir sosyalist devrim yaşanmış, yepyeni bir ülke ortaya çıkmıştı. Komünistlerin önderliğinde kapitalizme meydan okuyan bu ülke bütün dünyada burjuvazi için en büyük tehdidi oluşturmaktaydı. Bu nedenle emperyalizm devrimin bastırılması için seferber oldu ve yıllarca süren bir iç savaşı ateşledi. Milli Mücadele’ye öncülük eden Kemalistler, emperyalizmin karşısından komünistlerle aynı safta yer aldı ve Ekim Devrimi’nin düşmanı olan uluslararası koroya katılmadı. Ama bu güç birliğinin sınırı, Milli Mücadele rayına oturdukça belirginleşti. Burjuvazi geliştikçe komünistlere dönük refleks güçlendi ve zaman zaman şiddetli darbelerin vurulmasına neden oldu. Hatta kısa sürede başarısızlığa uğrasa da genç burjuvazi kendi düzenine uyumlu bir komünist özne yaratmayı dahi denedi. Solun ve işçi sınıfının enerjisinden daha ileri hamleler yapılması için yararlanmaya çalışmadı. Bu durum zaman içinde sürecin tarihsel anlamda ileriye doğru akışını durdurdu. Gericileşen burjuvazinin, işçi sınıfına yönelik yaklaşımı şöyle özetlenebilir: “Bugün 1923 yılında kurulan Cumhuriyet’in idealleri, ülkenin tüm kaynaklarına el koyup yöneten sermaye sınıfını sınırlayan bir yüke dönüştü. Bu yüklerden yıllar içerisinde kurtulmaya çalıştılar. Bunu yapabilmeleri için Cumhuriyet’in özellikle kuruluş döneminde güç aldığı ülkede yurtseverlik, antiemperyalizm, laiklik, halkçılık, devletçilik ve planlama gibi değerlerden uzaklaşılması gerekiyordu. Bu değerlerin yeniden üretilmesinin, işçi sınıfının örgütlenmesi, “birlik” olması ve toplumsal eşitliği sağlayacak çıkarlarının gerçekleşmesi ile ulaşılabileceğinin en başta sermaye sınıfı farkındaydı. İşçi sınıfına açılan savaş ile Cumhuriyet’in tarumar edilmesi operasyonu bu nedenle paralel yürütüldü... Cumhuriyet tarihi boyunca bu potansiyeli bir “sınıf bilinci” ile kavramış olan burjuvazi ve onun temsilcisi hükümetler, nicel olarak hayli zayıf olmasına rağmen işçilerin birlikte hareket etmesi, örgütlenmesi ve devamında bir işçi hareketinin güçlenmesini hiç tercih etmediler.” 6 Cumhuriyet’in kurulduğu dönemde işçi sınıfı nicel olarak çok güçsüz olduğu halde bu refleksi gösteren burjuvazi, gerek sendikal örgütlenmelere gerekse işçi sınıfını temsil eden siyasi partilere uzun süre boyunca engel oldu. Ancak 1960’lı yıllarda her iki konuda da somut ilerlemeler kaydedilebildi. Kazanılan hakları burjuvazi bahşetmemiş, bunlar işçi sınıfının mücadelesi sonucunda elde edilmişti. Öte yandan Milli Mücadele ve Cumhuriyet, devrimci karakteri üzerinden, yıllar içerisinde burjuvaziye ağır gelmeye başlayan ve AKP eliyle tasfiye edilmeye girişilen bir dizi değeri de içeriyordu. Bu değerlerden bağımsızlık ve yurtseverlik, Kurtuluş Savaşı’ndan itibaren yerleşiklik kazanmıştı. Devletçilik, laiklik, halkçılık gibi değerler de Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen dönemde toplumun önemli bir bölümü tarafından benimsendi. Zaman ilerledikçe ve Türkiye kapitalizmi konsolide oldukça, düzenin gereksinimleri Cumhuriyet’in değerlerini aşındırmaya başladı. CHP'nin son yıllarında ve Demokrat Parti döneminde başlayan bu aşındırma süreci, iniş çıkışlarla 1980’e kadar geldi. 12 Eylül aşındırmaktan yıkmaya geçişin eşiği oldu. Ama en çok, yeni bir rejim kurmaya çalışan AKP bu değerlere saldırdı ve bu yolda da epeyce mesafe kat etti. Cumhuriyet’in kazanımlarını yok etme çabasının mayasını, devrimci karakteri nedeniyle Kemalizm’e yöneltilen saldırının, bir anti-Kemalist dalganın oluşturduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Daha önceki dönemlerde olduğu gibi, AKP döneminde de burjuvazinin karşıdevrimciliği bu kılığa bürünmektedir. Yeni Osmanlıcılığın üç temel bileşeni Cumhuriyet’in değerlerine karşı konumlanmaktadır. Yukarıda sayılan değerlere karşı piyasacılık, dinci gericilik ve emperyalizm yanlılığı pompalanmaktadır. Yeni Osmanlıcılığın bu temel bileşenlerinin karşısına yine aynı değerler konulmalı ve bunların yeniden bir devrimci atılımın mayasını oluşturmaları sağlanmalıdır. Böylesi bir devrimci atılımın kapitalizmin sınırları dahilinde kalması mümkün müdür? Yani Yeni Osmanlıcılığın alt edilmesi ve burjuva devriminin bir şekilde “tazelenmesi” olasılığı var mıdır? En kritik soru budur. Bunun için Türkiye kapitalizminin gelişimini ve vardığı noktayı dikkate almak gerekir. On yıllar içinde gelişen ve hatırı sayılır bir güce ulaşan Türkiye kapitalizmi, kendisini tahkim etmek, siyasi ve ekonomik sınırlarını genişletmek için Yeni Osmanlıcı politikayı benimsemiştir. Bu politikanın yalnızca AKP ve onun çevresindeki sermaye grupları tarafından benimsendiği düşünülmemelidir. Geleneksel sermaye çevreleri dahil olmak üzere bütün burjuvazi bu politikanın arkasındadır. Yeni dönemin gereksinimleri kapitalizmin ilerleyebileceği doğrultuyu işaret etmektedir ve bu doğrultu Yeni Osmanlıcılıktır. Gerçek kurtuluş Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluşu, Osmanlı düzeninden ve ülkeyi işgal eden emperyalist güçlerden kurtuluş anlamına gelmiştir. Ama ulaşılması gereken kurtuluş aşaması, toplumsal kurtuluş gerçekleşmemiştir. Toplumsal kurtuluş ancak üretim araçlarının işçi sınıfının eline geçmesiyle gerçekleşir. Bir dizi nedenle Cumhuriyet bu aşamaya gelmemiştir. Bu nedenlerin temelinde burjuva devriminin, yukarıda belirtildiği gibi burjuva sınıf karakterine sahip olması vardır. Cumhuriyet siyasi düzlemde cesur adımlar atarken, toplumsal alanda bunu yapmadı. Laikliğin benimsenmesi dinci gericiliğe karşı zaman zaman epeyce sert adımların atılmasını beraberinde getirdi. Siyasi düzlemde tarihi ilerlemeler sağlandı. Ancak toplumsal düzlemde dinci gericiliği besleyen odakların üzerine (yasalara göre yasaklanmalarına karşın) gerçek anlamda gidilmedi. Bunların kapitalist düzene entegre olmalarına göz yumuldu. Bugün pek çok tarikatın birer holding haline gelmiş olması bunun uzun vadeli çıktısıdır. Ayrıca dinci gericiliğin özellikle işçi sınıfını etkisizleştirmek için araç olarak kullanılması ve ne yazık ki bunda epeyce mesafe kat edilmesi bu sınıfı örgütsüzleştirmiş ve kapitalist düzene karşı bir tehlike olmaktan (şimdilik) çıkarmıştır. Dinci gericilik bu şekilde kapitalist düzenin önemli bir mayası haline gelmiştir. AKP iktidardan uzaklaşsa bile, Türkiye kapitalizminin geleceğinden sökülüp atılamaz. Gerek dinci gericiliğin gerek piyasacılığın gerekse emperyalizm yanlılığının kapitalist düzenin devamıyla alt edilmesi mümkün değildir. Gereken, yeni bir kopuş, yeni bir devrimdir. Sosyalist devrimle kapitalizmden kopulmalıdır. Kapitalist toplumda temel çelişki, üretimin toplumsal karakteri ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişkidir. Bu çelişkinin önemli bir çıktısı, emek-sermaye çelişkisidir. Emek-sermaye çelişkisi ve sömürü ilişkileri, eşitsizlikleri derinleştirirken toplumu ekonomik, siyasal ve ideolojik açıdan böler, ayrıştırır, parçalar. Bölücülük bugün Türkiye’de “Kürt meselesi” üzerinden gündeme getiriliyor olsa da, asıl bölücülük Cumhuriyet tarihi boyunca sermaye birikim rejiminin yani Cumhuriyet’in sınıf karakterinin üzerinde yükselmiş, sermayedarların çıkarları için kullandığı bir araç haline gelmiştir. Bugün, eşitsizlikler had safhaya çıkmış ve yoksullaşma hızlanmışken toplumu gerçekte bölen ve “birlik ve beraberliğe” asıl nifak sokan emek-sermaye çelişkisinin şiddetlenmesidir. Sermaye birikiminin ulusal-uluslararası dolayımları ve emperyalizm, düzenin bölücü niteliğine yeni kategoriler eklemektedir. Yaşadığımız dünya ve bölgedeki gelişmelerin geldiği noktada, Türkiye’de bu temel çelişki yok edilmeden birlik ve beraberliğin sağlanması, kardeşliğin kurulması ve ülkenin ayakta kalma şansı kalmamıştır. SD-MDD tartışması Türkiye’nin önündeki devrimin nasıl olması gerektiği yönündeki önemli bir tartışma, 1960’larda çok yoğun bir biçimde yaşandı. Tartışmanın bir tarafında Milli Demokratik Devrim’i (MDD) savunanlar, diğer tarafında ise Sosyalist Devrim’i (SD) savunanlar bulunuyordu. MDD’nin temel varsayımı, Türkiye’de kapitalizmin tam anlamıyla gelişmemiş olmasıydı. Bu, sınıfsal ilişkilere de yansımıştı ve feodal ilişkiler yer yer belirleyici olmaya devam etmekteydi. İşçi sınıfı yeterli gelişkinliğe ulaşmamıştı. Bu nedenle herhangi bir sosyalist devrimden önce bir başka aşamanın gerçekleşmesi gerekiyordu. Bu aşama, ülkede demokratik devrimin tamamlanması olacaktı ve bu devrim “milli” bir karakter taşıyacaktı. MDD düşüncesinin şekillenmesinde Doğan Avcıoğlu ve onun da dahil olduğu Yön Hareketi öne çıkıyordu. Hareket, o günün koşullarında Cumhuriyet’i antiemperyalizm, bağımsızlık ve devletçilik üzerinden canlandırmayı hedefliyordu. “Avcıoğlu’nun cumhuriyetçiliği edilgen ya da nostaljik değildir. Düzen içi bir Cumhuriyet savunusu hiç değildir. O, Cumhuriyet’in ancak devrimci bir atılımla varlığını sürdürebileceğini savunan inatçı bir devrimciydi. Burjuva devriminin doğal sınırlarına dayanması ve burjuvazinin kendi devrimine ihaneti, 60’ların Türkiye’sinde Avcıoğlu’nda ‘burjuva devriminin tamamlanmamışlığı’ olarak formüle edildi. Bu arayış, doğal olarak Kemalist mirasın en sol ve en radikal yorumuna yaslandı. Yön çizgisi, Kemalizm’i yeni bir devrimci çıkışın kaynağı olarak ele aldı ve Milli Demokratik Devrim (MDD) tezinin iki ana damarından birini oluşturdu. Ancak MDD’nin tarihsel varsayımları ve bugünkü gerçeklik göz önüne alındığında, benzer kopuş arayışlarının artık çok farklı sonuçlar üretmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.” 7 “Yön Kemalizm’e devrimci demokrat bir yorumla canlılık kazandırma misyonunu üstleniyor. Türkiye’de demokratik devrimin eksikli kalışını Kemalizmden sapmalara bağlayan bir iradeci tahlil, gene iradeci müdahalelerin sapmaları budayabileceği sonucuna ulaşıyor... Bu Kemalizm yorumu, sosyalizm türlerinden biri olarak tanıtılıyor. Bu tür için Marksist dayanaklar aramak kesinlikle söz konusu değil; aksine herhangi bir ilişiğinin olmadığını anlatmak için pek çok dil dökülüyor. Yorumun bilimsel sosyalizmle ilişiği olmadığını en net gösteren tez belki de, sınıf analizinin Türkiye gerçeğine uymadığı, gündemde milli çıkarlar ve mücadeleler, somut olarak da antiemperyalizm ve antifeodalizmin yer aldığı görüşleridir.” 8 Sosyalist Devrim’i savunanlar ise, bu teze karşı Türkiye kapitalizminin, ülkede sosyalist bir devrimin gerçekleşebileceği gelişkinlik düzeyine ulaştığını vurguluyordu. Onlara göre, işçi sınıfı yeterli olgunluğa ulaşmıştı. Her ne kadar sosyalist devrimin güncelliği o zaman kendisini dayatmış olsa da bu tartışmanın 1960’lı yıllar için meşru bir tartışma olduğu kabul edilebilir. Üstelik yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da benzer tartışmalar yürütülmektedir. Bir dizi ülkede, Sovyetler Birliği’nin de yardımıyla, “devrimci demokratik” olarak adlandırılabilecek ilerici iktidarlar ortaya çıkmış, emperyalist dünyanın karşısında konumlanmışlardır. “Üçüncü Dünyacı” olarak nitelenen kapitalizm karşıtı hareketler güç kazanmıştır. Dünyanın önemli bir bölümünü kapsayan Bağlantısızlar Hareketi’nde de benzer rüzgârlar esmektedir. Ancak SD’yi savunanların haklılığı, kısa bir süre sonra, 15-16 Haziran 1970’te bir kez daha ve çok somut bir biçimde sergilenecekti. Bu tarihsel dönemeçte Türkiye işçi sınıfı ayağa kalkmış, varlığını ve gelişkinliğini tartışılmayacak biçimde gözler önüne sermişti. 1970’li yıllarda keskinleşen sınıf mücadelesi bu gerçeği iyice pekiştirdi. Bugün MDD’ci olmanın herhangi bir nesnel zemini yoktur. Bir diğer deyişle, Kemalizm’in en sol yorumunun dahi yeni bir devrimin taşıyıcı ideolojisi olmasının nesnel bir zemini bulunmamaktadır. “Burjuvazi, kapitalizmi ulusal sınırları içerisinde her köşeye yaymayı becerememiş olsa da, siyasal iktidarını kurumsal olarak oturttuğu andan itibaren saf bir demokratik devrim tarihsel olarak gündem dışı kalır. Demokratik devrimlerin sonuna kadar ilerleyebileceği ve sosyalizmin ölçülerine mükemmel uyan bir zemini hazır edeceği, yalnızca bir ütopya. Bu, kapitalizme ve burjuvaziye hiç de hak etmediği bir tarihsel devrimcilik yüklemek oluyor; her üretim tarzının ancak kendi üretim ilişkilerini sonuna kadar geliştirdikten sonra silineceği şeklindeki eski formülü hatırlatıyor…” 9 Çağımız kapitalizmden sosyalizme geçiş çağıdır 1960’lardaki tartışmada SD tezini savunanlar, Lenin’in Emperyalizm broşürüyle formüle ettiği bir gerçeği Türkiye için yeniden ifade ederler. Çağımız kapitalizmden sosyalizme geçiş çağıdır. SD’nin başlıca savunucularından olan Behice Boran, Kemalizm’le, Cumhuriyet’in ilerici değerleriyle ilgili, bunların sosyalist devrimle ilişkisini kuran bir yaklaşım sergiler. Üstelik bunu, henüz MDD-SD tartışması başlamadan önce, 1962 yılında yapar. “ Benden önce başkalarının da belirttiği üzere, ‘Atatürk ilkeleri’nin dürüstlük ve samimiyetle yorumlanıp uygulanması sosyalizme götürür. Halkçı, köy ve şehir ağalarına karşı, emeği asli unsur tanıyan bir devletçilik, antiemperyalist, istiklâlci, yurtta barış cihanda barış politikasını gerçekten güden bir rejim ancak sosyalist bir rejim olabilir. ” 10 Boran, Türkiye’nin aydınlık geleceğinde sosyalizmin olduğunu belirtir ve Kemalist iktidarın, sosyalizm için gerekli toplumsal dönüşümü hayata geçirmediğini ifade eder: “ ‘Atatürk ilkeleri’ni de onun şahsından, yani sübjektif gaye ve niyetlerinden ayırarak objektif bir şekilde incelemek gerekir. Böyle yapılınca ‘Atatürk ilkeleri’ zamanın şartlarına göre bir çeşit sosyalizm habercileri olarak belirir. Bunların gerçekleşmemesinin bir sebebi ilkelerin açık ve seçik şekilde sistemleştirilmemiş olması ise, diğer bir sebebi de bu ilkelerin gerçekleşmesi için gerekli sosyal tedbirlerin ve sosyal yapı değişmelerinin yapılmamış olmasıdır. ” 11 Yeniden cumhuriyet mümkün mü? Yukarıda da değinildiği gibi 1923’te ilan edilen Cumhuriyet, bir burjuva devrimci atılımıdır. Dönemin koşulları içerisinde tarihsel olarak ileriye doğru atılmış bir adımdır. Ancak sınıf karakteri onu geriye çekmiş, devrimci niteliğini ortadan kaldırmıştır. Dahası, kapitalizmin yerleşiklik kazanması ve burjuvazinin güçlenmesi, onu “cumhuriyet” olmaktan çıkarmıştır. 1923 Cumhuriyeti, bir atılım dönemini ifade etmektedir. Ancak kapitalizmin ve burjuvazinin konsolidasyonu ile birlikte ortaya, tarihsel anlamda ileri olmayan, “cumhuriyet olmayan bir cumhuriyet” çıkmıştır. 1923’te kurulan Cumhuriyet’e geri dönmek tam da bu nedenle mümkün değildir. Kapitalizmin tarihsel akışı, bugün gelinen noktayı kaçınılmaz kılmıştır. Kapitalizm, yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da benzer bir seyir izliyor. Emperyalizmin son dönemdeki atakları, sermayenin dünyayı sömürmekteki açgözlülüğünün iyice çıplak hale gelmesi, Batı ülkelerinde yerleşiklik kazanmış olan liberal demokrasilerin bir “hür dünya” oluşturduğu yanılsamasının giderek daha görünür hale gelmesi, kapitalist düzenin “aslına döndüğü” anlamına geliyor. Sovyetler Birliği’nin ve onun öncülüğünde kurulmuş olan reel sosyalist sistemin varlığı dünya kapitalizmini kendisine çeki düzen vermeye zorlamıştı. Batı toplumlarında belli bir refah düzeyi yakalandı ve özgürlükler genişledi. Ancak reel sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte kapitalizm açısından bu zorunluluk ortadan kalktı. Bugün artık 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan uluslararası düzenin dağılmasıyla beraber, artık o parantezin kapandığını söylemek için elimizde çok veri var. Aslına dönen kapitalizmi 20. yüzyılın ikinci yarısındaki “demokratik” dönemine geri döndürmek mümkün değil. Bu, materyalist tarih anlayışına göre tarihin çarkını tersine çevirmek anlamına gelir. Bunu yapmaya çalışmak beyhude bir çaba olduğu gibi, bir başka tür gericilik olacaktır. 12 Cumhuriyet tarihinde bugüne devrolan birikmiş sorunların kaynağı, emek-sermaye çelişkisinden ve Cumhuriyet’in sınıfsal karakterinden kaynaklanıyor. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinin dinamikleri, Sovyetler Birliği etkisi ve katkısı gibi tekrarlanması mümkün olmayan tarihsel koşullar ve kapitalizmin gelişmişlik düzeyi dikkate alındığında geriye dönmeye çalışmak ve kapitalizme “Cumhuriyet ayarı” yaparak eşitsizlikleri hafifletmek mümkün değil. 1923’te kurulan Cumhuriyet’in yıkılması ve çağa uygun yeni bir oluşum ortaya çıkarmanın ideolojik çapasını oluşturan Yeni Osmanlıcılık, Osmanlı’ya dönüş “hayallerini” üretim tarzını kapitalizm öncesine geri döndürerek değil, kapitalizmin günümüz dünyasındaki gereklerini yerine getirerek hayata geçiriyor. Bu anlamda tarihin çarkını geri çevirmeye uğraşmıyor. Yapılması gereken, tarihsel ilerlemeyi doğru kavramak ve ileriye, sosyalizme doğru ilerlemektir. Türkiye’de kapitalist düzenin, o dönemin gereklerine uygun bir şekilde ulus devlet formu altında yeniden kurgulanmasının aracı olarak kurucu bir ideoloji niteliğindeki Kemalizm’in devrimci özünün evrilmesi gereken çizgi, sosyalist devrimcilik olmalı. 1 Tanıl Bora, Cereyanlar , İletişim Yayınları, 2017. Yayımlanmasının üzerinden 9 yıl geçmiş olan bu kitabın Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun başucu kitabı olduğunun söylenmesi bazı tartışmaları yeniden canlandırdı. Kim bilir, belki de sosyal demokrasi cephesinde Yeni Osmanlıcılık ile sahip çıkamadıkları Kemalizm arasındaki dinamiği liberal tezlerle formüle etme çabası var. 2 İlker Aytürk, “Post-post-Kemalizm: Yeni bir paradigmayı beklerken”, Birikim, Sayı 319 (Kasım 2015), s. 34-47’den aktaran Bora, a.g.e. 3 Kemal Okuyan, Devrim , Temmuz 2025, s.171 4 Gülay Dinçel, “İzmir İktisat Konresi bir ‘iktisadi sistem’ arayışı mıydı?”, Ortaklaşa , Sayı:1, Ekim 2025, s.40-41 5 a.g.e, s.41 6 Aşkın Süzük, “İşçiler Birlik Olunca Cumhuriyet Güçlenir”, Ortaklaşa , Mart 2026, s.28-29 7 Berkay Kemal Önoğlu, “Doğan Avcıoğlu ile Eskimeyen Dostluğumuz”, Ortaklaşa , Ocak 2026, s.42 8 Aydın Giritli, “Türkiye’de Devrimci Demokrasi”, Gelenek , Sayı: 8, Haziran 1987 9 a.g.e. 10 Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar , Cilt 1, Sosyal Tarih Yayınları, 2010, s.476 11 Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar , Cilt 1, Sosyal Tarih Yayınları, 2010, s.476 12 Karl Marx, Friedrich Engels, Komünist Manifesto , Yazılama Yayınevi, 1. Baskı, Mart 2015, s.18

Go to News Site