soL Haber
Erhan Nalçacı “Yeni Osmanlıcılığın alternatifi var mı?” sorusuna vereceğimiz yanıt, Türkiye’de emekçi sınıfların siyasi iradesi iktidara el koyana kadar düzen içinde böyle bir alternatifin olmadığıdır. Hilekârca sınıflar üstü tanımlanan milliyetçilikle İslamcılığın sentezinden oluşan Yeni Osmanlıcılık yegâne ideolojik malzemeyi sağlamaktadır. Türkiye sermayesinin yayılmacı hırsları eski Osmanlı coğrafyasında yoğunlaşırken Batı emperyalizmiyle bütünleşme Türkiye sermayesini bu coğrafyada görevlere hazır tutuyor. Yeni Osmanlıcılığın alternatifinin olup olmadığını bu yazıda tartışacağız ve konuyla ilgili temel yöntem sorunlarını irdeleyeceğiz. Ancak öncelikle şunu belirtelim, Sovyetler Birliği’nin bir karşı devrimle çözülüşü ile Yeni Osmanlıcılık arasında yakın bir ilişki bulunuyor. Eğer Sovyetler Birliği Komünist Partisi örgütlülüğünü ve devrimci uyanıklığını koruyabilseydi, hem dünyanın birçok yerinde kapitalist olsalar bile ulusal devletler çok daha korunaklı olur hem de emperyalist operasyonlara bu kadar kolay cesaret edilemezdi. Türkiye sermaye sınıfı da sömürüyle elde ettiği kazançlarından emekçi sınıflara sosyal ücret olarak daha fazlasını vermek zorunda kalır, günümüzde ulaştığı sermaye birikim düzeyini hayal bile edemezdi. Emekçi sınıfların örgütlülüğü ise yine son 25 yılda devlete ait iktisadi varlıkların yağmasıyla giden sermaye birikimine izin vermezdi. Her durumda, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ile başlayan ve 40 yıla yaklaşan gericilik dönemi ile Yeni Osmanlıcılık arasında açık bir neden sonuç ilişkisi bulunuyor. Sovyetler Birliği’nde karşı-devrim kaçınılmaz mıydı? Buna kesinlikle bir alternatif yaratabilirdi ancak bu soru yazının konusu değil. Geçmişteki olaylara acaba şöyle olsaydı diye yaklaşmak tarihi yorumlamada sağlıklı bir yöntem olmuyor genellikle. Biz gerçekleşenleri anlamaya çalışmalı ve buradan geleceğe yönelmeliyiz. Yeni Osmanlıcılığın bir diğer alternatifi ise Türkiye’de emekçi sınıfların siyasi öncüsü aracılığı ile iktidarını aramasıdır. Tabii ki sermaye sınıfının iktidardan indirilmesi burjuva diktatörlüğünü örgütleyen devlet aygıtının dağıtılıp emekçi sınıfların devletinin kurulması Yeni Osmanlıcılığı da bitirecektir. Yani Osmanlıcılık tamamen sınıfsal bir olgudur, Türkiye tekelci sermayesinin karakterini yansıtmaktadır. Yakın coğrafyamızdaki ve uzaktaki emekçi halklarla dayanışmaya yaslanan bir işçi sınıfı enternasyonalizmi Yeni Osmanlıcılığın yegâne alternatifidir. Ancak bu da konumuz değil, bu yazıda Türkiye sermaye sınıfının Yeni Osmanlıcılıktan başka bir alternatifi var mıydı veya olacak mı diye tartışacağız. Burada niyetimiz; sermayeye yol haritalarına ilişkin tavsiyelerde bulunmak değil kesinlikle, iktidarı isteyen bir sınıfın temsilcileri olarak sermaye sınıfının yaptıklarını, olası hatalarını ve açılacak zaaflı yanlarını yakından takip edip kavramaktır. Çünkü devrimci strateji ve taktikler söz konusu yol haritası iyice anlaşılarak geliştirilebilir. Tarihselci yöntem ve üretim tarzları bağlamında Yeni Osmanlıcılık nereye oturuyor? Yeni Osmanlıcılığı Marksist yaklaşıma göre üretim tarzlarıyla, bunların temelleri ve üstyapıları ile ilişkilendirmek bize sağlam bir zemin sunacak. Ne de olsa Osmanlı feodal bir imparatorluktu. Burada yalnızca kısaca gireceğimiz tarihselci yöntemde sınıflı toplumlar mülkiyet biçimlerine ve hâkim olan sömürünün hangi mekanizmayla gerçekleştirildiğine göre ayrı dönemlere ayrılır. Bu üretim ilişkilerinin üzerinde, onları yeniden üreten ve kalıcılaştıran üstyapı kurumları oluşur. Bir üretim tarzından diğerine geçişin en soyutlanmış mekanizması Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözü’nde çok dâhiyane şekilde tanımlanmıştır. 1 Üretim tarzlarının sınıflandırılmasında Sovyet Marksizmi’nin önerdiği sınıflı toplumlar için üçlü (köleci, feodal ve kapitalist) şema yerine son dönemde daha farklı bir şema önerilmiştir. 2 Bu şemaya göre antik çağlardan günümüze toprak mülkiyeti ve köylünün sömürüsüne dayalı feodalizm ile köle veya ücretli emeğin sömürüsüne dayalı meta üretimi ve ticaretinin ön planda olduğu toplumlar var olan koşullara göre farklı zaman ve mekânlarda birbirinin yerini almaktadır. Emekçi sınıflar sömürücü sınıfların iktidarına son verene kadar, tarihin nefes alışverişini andıran bu döngü sürer. Gerek antik çağlarda gerekse demir devri sonrasında feodal devlet toprak fethini amaçlar ve bu şekilde gelişir. Çünkü asıl amaç toprakla birlikte daha çok rant üretecek toprak kölelerinin ele geçirilmesidir. Köleci veya kapitalist toplumların devletleri ise emperyalizm aşamasında hegemonya alanlarını büyüterek genişler. Bu hegemonya alanı diğer coğrafyaların hammadde kaynakları, emek gücü, pazarları, maliyesi, sermaye döngüsü üzerinde yönlendirici ve karar verici bir pozisyon elde etmek anlamına gelir. Bu hegemonyanın başlıca aracı bir coğrafyadaki üretim ilişkilerinin kontrolünü sağlayan sermaye ihracıdır. Buna kültürel, askeri ve siyasi hegemonya araçları eşlik eder. Emperyalizm bu noktada başlar ve gelişir. Üretim tarzlarının bir arada ve iç içe geçmesi sosyoekonomik formasyon olarak adlandırılır. Bir emperyalist devlet için sermaye ihracına eşlik eden hegemonya esas olmakla birlikte feodalizmin yayılma tarzı olan fetihçilik de esas olanın yanında daha az çaplı da olsa yer bulabilir. Bu çok kısa, yönteme dair yazılanlardan sonra, şunu net olarak söyleyebiliriz, her ne kadar Yeni Osmanlıcılık feodal bir tını verse de kesinlikle günümüz emperyalist düzenine dair bir açılımdır. Konuyu kavrayabilmek için Türkiye’deki sermaye birikiminin geldiği düzeyi, sermaye ihracatını, geliştirilen kültürel yayılma araçlarını, askeri girişimleri, anlaşmaları ve emperyalist devletler ile iktisadi bütünleşmeyi incelememiz gerekiyor. Tabii ki emperyalist mekanizmalarla yayılan bir burjuvazi yeri gelince toprak ilhakını da arzular, ancak bu kafamızı karıştırmamalıdır. Yeni Osmanlıcılık kapitalizmin en üst, çürümüş ve ölmekte olan emperyalizm aşamasına 3 aittir, feodal döneme yapılan tüm göndermelere rağmen feodal bir mekanizma değildir. Yeni Osmanlıcılığa yol veren liberallerin Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçerken aradaki tarihsel sıçramayı sınıflardan ve tarihselcilikten koparmak için büyük çaba sarf ettiklerini biliyoruz. 1923 Devrimi’ni askeri bürokratların halka karşı darbesi ve bütün Cumhuriyet tarihini “Vesayet Rejimi” olarak okuyunca doğal olarak Osmanlı ile Cumhuriyet, feodalizm ile kapitalizm arasında fark kalmıyordu. 4 Burjuva devrimi tanımının buharlaşması dümdüz ve her niyete kullanılabilen bir arazi yaratıyor, Yeni Osmanlıcı açılımın zeminini oluşturuyordu. Biz düzen içinde yeni Osmanlıcılığa alternatif var mıydı tartışmasına girebilmek için Türkiye’yi içine alan bir emperyalizm analizi yapmak zorundayız. Emperyalizm ve Yeni Osmanlıcılık Emperyalizm bugün son derece karmaşık bir örüntü sergiliyor ve bu örüntünün hakkı belki ayrı bir Gelenek sayısının teması olursa verilebilir. Yine de bazı rakamlar vererek bir fikir edinmeye çalışalım. Ancak önce bir yöntem sorununa değinmekte yarar var. Diyalektik materyalizmde zıtların birliği ve çelişkisi yasası bir klişe değildir, her fenomenin hareketine yerleşik olarak bulunan son derece dinamik bir kavramdır. Bu yasanın iyi etüt edilmemesi nedeniyle düşünce silsilesine mekanik materyalizmin hâkim oluşuna sık rastlanır. Oysa bu yasa kavrandığında, bir fenomen mutlak biçimde yalnızca “şu” ya da “bu” diye tanımlanamaz; hem odur hem budur. Çelişen zıtların gücü sürekli değişir, dengeler yeniden yeniden oluşur. Örneğin, Türkiye hem Batı emperyalizmine bağlıdır, hem sermaye sınıfı ve son 25 yıl içinde dönüştürdüğü devleti kendi için emperyalist bir yönelim ve eylem içindedir. Egemen sınıfın egemenliğindeki Türkiye hem emperyalizmin aracıdır hem emperyalizmin öznesidir. Türkiye hem Türkiye, hem kendi sermaye sınıfı hem de kolektif uluslararası sermaye çıkarları tarafından yönetilir.. Türkiye sermaye sınıfı hem İsrail’in müttefikidir hem rakibidir vb. Şimdi, yetersiz ama fikir verici bazı rakamlar üzerinden emperyalizmin coğrafyamızda işleyişine bakalım. Önce dış ticaret verilerini inceleyelim. Türkiye’nin 2025 yılında en çok ihracat yaptığı ilk beş ülke sırasıyla Almanya, ABD, Irak, Birleşik Krallık, İtalya olarak gözüküyor. 5 Özellikle bu başlıkta 20 milyar dolar civarında Türkiye’den Almanya’ya yapılan ihracata dikkat etmeliyiz. Sadece 2025 yılı için değil, yıllardır süren bu ilişki Türkiye’nin bağımlılığını anlamak için çok önemli. Türkiye Almanya’ya otomotiv ve makine ara ürünü üreterek gönderiyor. 6 Almanya’da üretilen birçok nihai ürünün içine Türkiye sermayesinin ucuz emek gücünden, işçilerin örgütsüzlüğünden, devletin sübvansiyon ve vergi indirimlerinden/iadelerinden yararlanarak ürettiği ara ürünler bulunuyor. Dolayısıyla Almanya sermayesi ve devleti Türkiye’deki emek rejiminden vergi ve gümrük düzenlemelerine kadar, para politikalarından siyasete kadar her şeyle ilgileniyor, alınan kararlarda şu veya bu şekilde etkisi oluyor demektir. Bu durum özellikle, Türkiye’nin en fazla ihracat yaptığı Batılı emperyalist ülkelerin sermaye sınıfları açısından geçerlidir. Irak ise burada, daha sonra değineceğiz, Türkiye sermayesinin hegemonyasını aradığı bir pazar işlevi görüyor. Türkiye’ye yapılan yatırımlarda da Batı emperyalizminin belirgin bir ağırlığı bulunuyor. Günümüz emperyalizmini kavrayabilmek için otomotiv sektörü yatırımlarına bakmakta çok yarar var. Bir ülkede otomotiv sermayesinin yatırım yapması ucuz emek gücü başta olmak üzere bir devletin yabancı sermayeye gösterdiği bütün teşviklerden yararlanması aynı zamanda o ülkeyi ve komşu ülkeleri pazar haline getirmesi anlamına geliyor. Ayrıca bankalarla otomotiv sanayisi arasında kurulan ilişkiyi de bunun içine katmalıyız. Otomotiv tekelleri Türkiye’de kent planlaması ve mimariden enerji politikalarına kadar birçok başlığı belirliyor. Türkiye’de yatırımı olan otomotiv tekellerini ve menşe ülkelerini sıralayalım. Mercedes-Benz (Almanya), Fiat (İtalya), Ford (ABD), Hyundai (Güney Kore), Honda (Japonya), Toyota (Japonya), Renault (Fransa) ve Isuzu (Japonya). Görüldüğü gibi Batı emperyalizmi içindeki otomotiv tekellerinin Türkiye’de büyük bir hegemonyası bulunuyor. Bu tekellerin Türkiye üzerindeki hegemonyasını kavramak için önemli bir kanıt yakın zaman içinde oluştu. Çin kökenli otomotiv tekelleri Türkiye’de büyük fabrikalar açmak istediler, muhtemelen aynı şekilde emek gücünün ucuz olması, Türkiye pazarı ve Avrupa pazarlarına Türkiye üzerinden ulaşma taktiği Türkiye’yi cazip hale getirmişti. Fabrikaların muhtemel yerleri bile belli olmuş, hükümetten ön izinler alınmıştı; ancak sonra bu dev projelerin iptal edildiği anlaşıldı. Kapalı kapılar altında neler görüşüldüğü ve hangi tehditlerin, pazarlıkların sürdüğünü bilmiyoruz, sadece AB ülkelerinin Çin otomobillerinin Türkiye’den Avrupa’ya ihracı durumunda Türkiye’nin Gümrük Birliği anlaşmasından çıkarılacağı tehdidinde bulunduğu basına yansıdı. 7 Emperyalizmin iktisadi hegemonya yaratmada temel aracının sermaye ihracı olduğunu belirtmiştik. Bu nedenle Türkiye’ye yapılan sermaye ihracına da göz atmalıyız. AKP’nin çeyrek yüzyıla yaklaşan yönetiminde sadece devlet malları sermayece yağmalanmamış aynı zamanda yurt dışından büyük bir sermaye aktarımı gerçekleşmiştir. Türkiye'ye toplam sermaye girişi 1973-2002 aralığında sadece 15 milyar dolar seviyesinde yer alırken, bu rakam 2003-2024 döneminde 274 milyar dolar seviyelerine yükselmiştir. 8 Bu veri Türkiye’deki sermaye birikimine etkisi için dikkate alınmalıdır ancak Türkiye’nin bağımlılığı açısından da çok dikkat çekicidir. Hangi ülke şirketlerinin bu yatırımı yaptığına bakınca son yıllarda şu liste ile karşılaşıyoruz. Son 20 yılda yatırım yüzdesinin büyüklüğüne göre ilk beş ülke Hollanda (15,9), ABD (7,9), Birleşik Krallık (7,4), Körfez Ülkeleri (7,3) ve Almanya (6,7)’dır. 9 Hollanda’nın Türkiye’deki yatırımları belki Türkiye ve emperyalizm incelemesinde başlıca bir tema olarak konu edilmelidir. Ancak her durumda Türkiye’nin Batı emperyalizminin hegemonya alanında kaldığını fark ediyoruz. Bu sefer Türkiye’den sermaye ihracına göz atalım, çünkü emperyalizm kuramına göre eğer emperyalist hiyerarşide bir devletin yeri olacaksa o ülke kökenli sermayenin mutlaka yurt dışına sermaye ihracı gerçekleştiriyor olması gerekiyor. 2014-2024 yılları arasında Türkiye’den yurt dışına sermaye yatırımları açısından büyüklük sırasına göre ilk beş ülke Hollanda, ABD, Birleşik Krallık, Almanya ve BAE olarak sıralanıyor. 10 Bu rakamlar Batı emperyalizmi ve Türkiye sermayesinin nasıl bütünleştiği konusunda fikir veriyor. Ancak biz dikkatimizi Batı emperyalizminin Türkiye’yi ittiği ve Türkiye’nin hegemonya arayışında olduğu coğrafyalara çevirmeliyiz. Türkiye kökenli sermayenin 2023 sonunda 130 ülkede 2 bin 146 yatırımı bulunuyordu. Bu yatırımların 1285’inin Avrupa, 233 tanesinin Asya ülkelerinde, 213’ünün ise Yakın ve Orta Doğu ülkeleri yatırımları olduğu görülüyor. Fas, Tunus, Libya, Cezayir ve Mısır'ı içeren Kuzey Afrika bölgesi yatırımlar içinde yüzde 3,74 pay ile 2,2 milyar dolar sermaye ihracına, Gürcistan ve Azerbaycan gibi komşu ülkeler ile Orta Doğu ve Körfez ülkelerinde ise yüzde 3,19'luk paya ve 1,8 milyar dolar sermaye aktarımına sahip olduğu anlaşılıyor. 11 Fark edildiği gibi Türkiye başta Avrupa ve ABD ile bütünleşmiş bir sermaye yapısına sahipken Osmanlı İmparatorluğu tarihi havzasında kalan ülkelere sermaye ihraç etmekte ve kendi hegemonyasını aramaktadır. Şimdi son olarak Türkiye’nin 2025’te 565 milyar dolar civarında olan dış borcunun hangi ülkelerden alındığına değinelim, çünkü dış borç da bir sermaye ihracıdır ve ülkeler arası artı-değer transferinin yanında siyasi ve iktisadi bağımlılık yaratan bir mekanizma olarak iyi bilinir. Türkiye’nin dış borcu konusunda daha iyi bir belgeleme ihtiyacı olmakla birlikte esas olarak İspanyol, Fransız ve Alman bankalarına olduğu bildiriliyor. 12 Çok yüzeysel ve kısaca incelediğimiz günümüz emperyalizmine ilişkin bu verilerden sonra Türkiye sermayesinin Batı emperyalizmi ile büyük ölçüde bütünleştiğini söyleyebiliriz. NATO başta olmak üzere ikili ve çoklu askeri anlaşmalar, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği anlaşması, sayısız kültürel işbirliği, Türkiye’de faaliyetini sürdüren ve Batı emperyalizminin uzantısı olan çok sayıda sivil toplum kuruluşu, gazetecilerin, yazarların ve bilim insanlarının yararlandığı fonlar, Türkiye’de üniversitelerde çok yaygın olan İngilizce müfredatlar… Bu koşullarda Türkiye’nin son 20 yıl içinde şiddetlenen emperyalist hegemonya krizinde taraf değiştirmesi olanaklı gözükmemektedir. Evet, Çin büyük üretim kapasitesi ile Türkiye’nin ithalatında birinci sıradadır, ancak bu diğer tarafın ağırlığını karşılayacak bir veri olarak görülemez. Dolayısıyla Yeni Osmanlıcılık sadece Türkiye sermayesinin bir açılımı değil Batı emperyalizminin de bir açılımıdır. Bunu sonraki bölümde daha ayrıntılı inceleyeceğiz. Türkiye sermayesinin Çin hegemonyasında emperyalist hiyerarşide bir yer alması söz konusu olabilir mi? Bunun koşulları var muhakkak. Öncelikle Batı emperyalizminin bir çöküş yaşaması ve buna rağmen Türkiye işçi sınıfının siyasi öznesinin bu büyük olanaktan yararlanıp iktidarı ele geçirecek beceriyi gösterememesi gerekir. Bu iki koşul gerçekleştiği, yani Batı emperyalizminin çöktüğü ve Türkiye’de işçi sınıfının iktidara gelmeyi başaramadığı bir tarihsel momentte yeni inşa edilen bir emperyalist hiyerarşide Türkiye sermayesi hala Yeni Osmanlıcılığa devam eder mi, bu soru çok bilinmeyenli bir denklem olması nedeniyle bugün yanıtlanamaz. Çok fazla spekülasyon içerecek bu konuyu atlayalım ve öncelikle Batı emperyalizminin ve Türkiye sermayesinin Yeni Osmanlıcılıkta nasıl buluştuğuna bakalım. Yeni Osmanlıcılığın hazırlayıcıları ve öncülleri Hiçbir tarihsel fenomen birdenbire başlamaz, öncülleri, hazırlayıcıları bulunur, bazen yavaşça bazen hızlıca tarihin içinde süzülür gelir. Ancak öncülleri fenomenin kendisi değildir. Yeni Osmanlıcılığın da çok sayıda hazırlayıcısı bulunuyor, bunları anlamak önemli ancak bunları fenomenin kendisiyle özdeşleştirmemek şartıyla. Oysa bu hata çok yapılıyor, öncüller Yeni Osmanlıcılıkla karıştırılıyor. Bir kere, iktidara gelen her burjuvazi içsel bir güdü ile ülke dışına dönük bir yayılma iştahı geliştirir, yurtdışındaki hammadde rezervleri, stratejik noktalar, eninde sonunda toprak kazanımı da cazip hale gelir. Belki sınırlar daha yeni oluşmuştur ve kime ait olacağı tartışmalı birçok alan, sınır ötesinde kalmış aynı soydan topluluklar ve içten içe yükselen sömürü içgüdüsü… Buna karşılık 1923 Cumhuriyet Devrimi sonrası burjuvazi bu isteklerine uzun süre hâkim olmuştur. Daha yeni emperyalist güçlerin devletleri nasıl parçaladığını, halkları nasıl birbirine düşürdüklerini deneyimlemiş ve Lozan ile belirlenen ulusal sınırları genişletmek üzere değil, korumak üzere bir program geliştirmiştir. Ayrıca emperyalist güçler ve Sovyetler Birliği arasındaki sınıf mücadelesinin şiddeti Türkiye sermaye sınıfının bir maceraya girmesine izin vermemiştir. Bu yazıda daha çok yöntem sorunu üzerinden gittiğimiz için ayrıntılı bir tarih anlatımına girmeyeceğiz. Ancak Anıl Çınar’ın Yeni Osmanlıcılığa giden süreci ayrıntısı ile ele aldığı makalesine bakmak yararlı olur. 13 Hatay’ın Türkiye’ye katılması istisnai bir moment olarak kalmış, İkinci Kıbrıs harekâtı ilhak arzusunu kışkırtmış, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi Türkiye sermayesinin gözünü Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine dikmesine neden olmuştur. Ancak Türkiye’nin 1990’ların başındaki iktisadi, askeri ve ideolojik gücü buna yetmemiştir. Özal’ın Irak işgali esnasındaki “Bir koyup üç alacağız” sözüyle özetlenen pragmatizm ve ahlaksızlık da bu çizginin öncüllerindendir.. Ancak AKP İktidarı ile yağmaya dayalı büyük bir mülk devri sermaye sınıfına emperyalist bir özne olma konusunda yeterli iştahı sağlayabilmiş ve yurtdışı kaynaklara ulaşmanın daha reel bir politika olarak görülmesine neden olmuştur. Dolayısıyla Yeni Osmanlıcılığın en önemli öncüllerinden biri 2007’ye geldiğimizde geniş çaplı sermaye ihracına hazır ve yurtdışında yeni kâr alanlarına gözünü dikmiş bir burjuvazinin varlığıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca Osmanlının devrimle yıkılan bir düzen olması yerine Milli Eğitim Bakanlığı müfredatında milliyetçi bir yaklaşımla ele alınması ve süreklilik gösteren bir Türk devleti imajının yaratılması da Yeni Osmanlıcılık için bir zemin oluşturmuştur. Ancak asıl ideolojik ve siyasi zemin Türkiye burjuvazisinin, İkinci Dünya Savaşı sonrası işçi sınıfının giderek büyüyen varlığından ve uyanışından ürkerek İslamcı akımları siyaset sahnesine çağırmasıdır. 1980 Askerî Darbesi’nden sonra Türk-İslam Sentezi resmi ideoloji düzeyine yükselmiştir. Antikomünist mücadelenin aracı olan Fethullah cemaatinin ABD’nin Türkiye’de ve dünyada kullandığı bir emperyalist denetim ve yayılma aracına dönüşmesi bu sürecin başlıca hazırlayıcılarındandır. 1990’lı yıllarda İslamcı siyasetlerin belediye başkanlıklarını kazanması Yeni Osmanlıcılık için çok önemli bir kadro kaynağı yaratmış gözükmektedir. Komisyonculuğun tadını alan ve tarikat tezgâhından geçmiş söz konusu kadrolar piyasanın ve emperyalizmin her türlü işini üstlenecek hale gelmişlerdir. AKP çoğunlukla bu kadrolardan oluşturulmuş, ABD onayını almış ve siyaset sahnesine sürülmüştür. Yeni Osmanlıcılık örgütleniyor ve tarih sahnesine çıkıyor Yeni Osmanlıcılık yukarıda kısaca bahsettiğimiz zeminde Batı emperyalizminin gereksinimleri ve Türkiye sermaye sınıfının işine gelmesi doğrultusunda örgütlenmiş bir fenomendir. Başlangıç hamlesi, 2007’de ilk baskısı yayımlanan Graham Fuller’in Yükselen Bölgesel Aktör Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabı ile yapılmıştır. 14 Amerikan RAND Corporation düşünce kuruluşunun daimi politik danışmanı, CIA eski başkan yardımcısı Graham E. Fuller’in (1936-2026) kitabı bir saptamadan çok, bilinçli bir yönlendirme niteliği taşımaktadır. Kitap Yeni Osmanlıcılığı propaganda etmekte ve çerçevesini çizmektedir. Kitaptan iki alıntıyı paylaşırsak söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır: “Atatürk, Türkiye üzerinde ülkenin İslamı ve Osmanlı geçmişi hakkında bir ulusal amneziye yol açmış bir tür “kültürel lobotomi” uygulamıştır. Bu, İslam-öncesi Türk tarihinin ırkçı eğilimli bir bakışla yeniden okunması suretiyle yeni bir milliyetçilik oluşturmak amacıyla yapılmıştır.” “Her ne kadar Pan-İslamizm ideolojisinin çağdaş Türkiye tarafından dış politikaya asla temel alınmayacağı neredeyse kesin ise de, realite şudur ki, bugün Müslüman dünya hâlâ bir lider arayışındadır. Mevcut liderlik boşluğunun ışığı altında Türkiye giderek daha fazla itibar edilen, bağımsız ve başarılı bir Müslüman ses olarak daha dikkatle dinlenmektedir… Ancak bu boşluk mevcut oldukça, Türkiye’nin eninde sonunda bölge üzerinde etkisini yaymaya en ehil ve becerikli ülke olma ihtimali, diğer bir Müslüman ülkeninkinden çok daha fazladır.” Görüldüğü gibi Fuller kişisel bir görüş kitabı yazmamış, kendisine verilen devlet görevini yerine getirmiş. ABD emperyalizminin bu sefil görevlisi 1923 Devrimi’nin Osmanlı geçmişini inkâr ederek Türkiye’nin geleceğine büyük bir zarar verdiğini, İslamcı geçmişiyle barışması durumunda eskiden Osmanlı’nın hükümranlığındaki Arap ülkelerinin lideri olabileceğini telkin etmektedir. Artık bir ayrıntı ancak o dönemde ABD’nin maymuncuğu olan Fethullah Hareketini övdüğünü ekleyelim. Kitabın yayımlandığı yıl, yani 2007’de Fethullah kanadının öncülüğünde Fuller’in Türkiye’nin önünde bir engel olarak gördüğü ordunun içindeki Kemalist ve ulusalcılara dönük Ergenekon Operasyonu’nun başlatıldığını hatırlatalım. İkinci açık yönlendirme ise, CIA’nın gölge kuruluşlarından sayılan Stratfor’un kurucusu George Friedman’ın 2009’da yayınlanan Gelecek Yüzyıl: 21. Yüzyıl İçin Bir Tahmin adlı kitabıdır. Kitap Türkiye’nin 21. yüzyılın ilk yarısında aşağıdaki haritada görülen ve Osmanlı İmparatorluğu’nu hatırlatan coğrafyada temel hegemon güç olacağını yazmaktadır. 15 Sadece İsrail, Türkiye’ye önerilen Osmanlı topraklarına geri dönüşten muaf tutulmuştur. Şekil 1: Friedman’ın kitabındaki haritada Türkiye 2050’ye gelindiğinde Tunus, Libya ve Mısır’dan Arap Yarım Adasına, Balkanlardan Kafkasya ve Orta Asya içlerine kadar başlıca hegemon güç olarak tanımlanıyor. Artık doğrudan CIA ideologları ve masa şefleri, liberal satılık kalemler, Fethullah tarikatı vb. tarafından bu yönlendirmenin niye yapıldığını bugünden bakınca anlamak çok daha kolaylaştı. Tarihsel sonuçlara bakarak nedenleri daha iyi görüyoruz. Kuzey Afrika, Orta Asya, Arap coğrafyası ve Kafkaslarda Batı emperyalizmi İsrail’i de hesaba katan bir proje geliştirdi. Bu projenin ilk bacağı, Sovyetler Birliği’nin varlığında burjuva devrimleriyle kurulmuş, bağımsız ve ulusal irade gösterme yeteneğine sahip devletleri tarih sahnesinden silmeye dayanıyordu. Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Cezayir, İran gibi devletler kendi silahlı güçleri, görece bağımsız ittifak sistemleri, kendi ulusal iktisadi programları ile Batı emperyalizmine bağlı tekellerin serbest faaliyetinin önünde engel oluşturuyordu. Ayrıca İsrail’in yayılmacılığı önünde de bir bariyer oluşturuyorlardı. Bunların temizlenmesi gerekiyordu. Gerçekten bugün Irak’ın bir askeri gücünden bahsetmek mümkün değil, işgalci ABD askerlerine artık ülkenize dönün diye rica edebiliyorlar sadece. Suriye’de geçen yıl Batı emperyalizminin beslemesi cihatçılar Suriye Devleti’ni yıktıklarında İsrail’in ilk yaptığı iş Suriye ordusuna ait bütün askeri gemi, uçak ve askeri malzemeyi yok etmek olmuştu. Libya ise daha ne kadar süreceği belli olmayan bir bölünmeye ve kargaşaya sürüklendi. Yıkılan, dönüştürülen bütün bu devletlerin doğal kaynakları yabancı tekeller tarafından işletiliyor bugün. Projenin ikinci bacağı ise, Rusya’nın müdahil oluşu ve Çin’in yükselişi ile başlayan emperyalist hegemonya krizinde bu devletlere alan kapatmaktı. Gerçekten Suriye ve Lübnan operasyonlarından sonra Rusya ve İran’ın nasıl coğrafyadan çekilmek zorunda kaldığını gördük. Görevi idrak eden Erdoğan ve ekibi 2009’daki Davos Zirvesi’ne iyi hazırlandılar. Zirve’de Erdoğan o zaman İsrail Cumhurbaşkanı olan Şimon Peres’e “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” derken ve Tevrat’tan örnekler verirken 16 muhtemelen bir ekibin hazırladığı tuluatı seslendiriyordu. Peres’in yüzüne söylenen sözler gerçeği yansıtmakla birlikte aslında İsrail’in de planlaması içinde olduğu bir projeye destek vermekten ibaretti. Türkiye 2011’de başlayan emperyalist operasyonun her aşamasında görev icra etti. Batı emperyalizmi Afganistan savaşından sonra cihatçıların kolayca bir araca dönüştürülebileceğini keşfetmişti. AKP cihatçıları operasyon alanlarına taşıdı, onları korudu, Türkiye’ye ait yabancı ülkelerde kullanılan bir kiralık cihatçı ordusu inşa etti, özellikle Idlib’teki cihatçıların hamiliğini üstlendi ve Suriye’nin yıkılmasında kritik bir rol oynadı. Şimdi Suriye’de ABD’li Chevron ve Exxon gibi petrol tekelleriyle iş çevirmeye çalışıyor. 17 Yeni Osmanlıcılık böyle icra edildi. Yöntem kısmında değinmiştik, Batı emperyalizmi ile bütünleşmiş Türkiye sermayesi bu rolden kaçamazdı ancak Türkiye sermayesinin kendi için emperyalist olma hırsını da unutmayalım. Bu durum emperyalizmin verdiği görevlerle zaman zaman çelişkili bir birlik gösterdi. Başka bir yazının konusu olacak kadar ilgi çekici olan 2016’da Fethullah hareketini tasfiyesi örneğin böyle bir konu olarak ele alınmalıdır. Bugün Türkiye sermayesinin dönüştürdüğü ve Yeni Osmanlıcı karakteri ağır basan ordu Libya’da, Sudan’da, Somali’de, Irak’ta iç savaşın tarafı olarak bulunuyor. Sonuç “Yeni Osmanlıcılığın alternatifi var mı?” sorusuna vereceğimiz yanıt, Türkiye’de emekçi sınıfların siyasi iradesi iktidara el koyana kadar düzen içinde böyle bir alternatifin olmadığıdır. Hilekârca sınıflar üstü tanımlanan milliyetçilikle İslamcılığın sentezinden oluşan Yeni Osmanlıcılık yegâne ideolojik malzemeyi sağlamaktadır. Türkiye sermayesinin yayılmacı hırsları eski Osmanlı coğrafyasında yoğunlaşırken Batı emperyalizmiyle bütünleşme Türkiye sermayesini bu coğrafyada görevlere hazır tutuyor. 1 Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirine Katkı, Önsöz , Çeviri: S. Belli, Sol Yayınları, 4. Baskı, Ankara, 1979. 2 Erhan Nalçacı, Bilim Tarihinin Neresindeyiz? (ed) Tarihselci Yöntem ve Bilim Tarihi, 3. Baskı, Yazılama, İstanbul, 2023, ss.17-46. 3 V. İ. Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Üst Aşaması , Çev. L. Özübek, Yazılama, İstanbul, 2019. 4 Bu konuda daha fazla bilgi için: Nevzat Evrim Önal “ Dinci liberalizmin ideolojik kaynakları”, Gelenek, 105-106:45-54, 2009. Erhan Nalçacı “ İkinci Cumhuriyet’in kuruluşuna eşlik eden ideolojik salgı: Vesayet rejimi , Ed: E. Nalçacı ve S. Özeren. İkinci Cumhuriyet’in Düzeni. 2. Baskı, Yazılama, İstanbul, ss. 35-43. 5 https://ficommerce.com/turkiyenin-en-cok-ihracat-yaptigi-ulkeler/#:~:text=bunun%2026%2C411%20milyar%20ABD%20dolar%C4%B1%20Aral%C4%B1k%202025%20ay%C4%B1nda%20ger%C3%A7ekle%C5%9Fti.&text=DE%C4%9E.&text=T%C4%B0M%20%C4%B0hracat%20Raporuna%20g%C3%B6re%202025,Hollanda%20ve%20Romanya%20takip%20etmi%C5%9Ftir. Son güncellenme tarihi 21.02.2026. 6 https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiyenin-2025-ihracatinda-almanya-zirvedeki-yerini-korudu/3802781 Son erişim tarihi: 15.02.2026. 7 https://onelgumruk.com/index.php?route=information/news&news_id=47908 Son erişim tarihi 22.02.2026 8 https://www.invest.gov.tr/tr/whyturkey/sayfalar/fdi-in-turkey.aspx Son erişim tarihi 21.02.2026. 9 https://www.invest.gov.tr/tr/whyturkey/sayfalar/fdi-in-turkey.aspx Son erişim tarihi 21.02.2026. 10 https://www.pwc.com.tr/yurt-disi-yatirimlari-arastirmasi-2025 Son erişim tarihi: 17.02.2026. 11 https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turk-yatirimcilarin-130-ulkede-2-bin-146-yatirimi-bulunuyor/3267757 12 https://tr.euronews.com/2018/09/28/tl-nin-deger-kaybi-en-cok-bu-ulkeleri-zarara-sokacak Son erişim tarihi: 15.02.2026. 13 Anıl Çınar, “ Türkiye’nin sınırlarını kim belirliyor?” Gelenek, 165, Haziran, 2025. https://gelenek.org/turkiyenin-sinirlarini-kim-belirliyor/ 14 Graham E. Fuller, “ Yükselen Bölgesel Aktör, Yeni Türkiye Cumhuriyeti ”, Timaş Yayınları, Çeviri: M. Acar, 5. Baskı, 2008. 15 https://politikaakademisi.org/2016/09/26/george-friedmana-gore-2050-yilinda-turkiye/ 16 https://tr.wikipedia.org/wiki/Davos_Krizi (son erişim tarihi 22.02.2026) 17 Suriye’de tansiyon yükselirken Yeni-Osmanlıcı İştah arttı. Ortaklaşa, 5:5-8, 2026.
Go to News Site