Collector
Fırtınalı yılların fısıltısı: 12 Eylül döneminde devrimcilerin iletişim ağını ören telekom işçisi | Collector
Fırtınalı yılların fısıltısı: 12 Eylül döneminde devrimcilerin iletişim ağını ören telekom işçisi
soL Haber

Fırtınalı yılların fısıltısı: 12 Eylül döneminde devrimcilerin iletişim ağını ören telekom işçisi

Haber Merkezi 12 Eylül darbesi ve öncesindeki zorlu yıllarda PTT santralinde çalışan Emine Emin, Karadeniz'de devrimcilerin iletişim ağını sessizce ören bir telekom işçisiydi. Duyduklarını sır gibi saklayarak dayanışmayı büyüten bu kızıl santral görevlisinin fırtınalı yıllara uzanan gizli öyküsünü okuyoruz. Algoritmaya müdahale edin: Tek bir işlemle soL Haber’i Google’da ‘tercih edilen kaynak’ olarak seçin, aramalarınızda soL öne çıksın. Her şey bitti denilen zamanlarda yeşeren umutlar geleceğe daha kalıcı öyküler bırakıyor. Emine Emin'in Karadeniz'de memleketin en zor zamanlarından geriye bıraktığı öyküler eşitlik ve özgürlük adına verilen mücadelenin zorlu yıllarda dahi bilinmez dehlizlerde serpilip geliştiğini gösteriyor. Emine Hanım'ın Karadeniz'deki öyküsü aynı zamanda bir dönemin Karadeniz panoramasına denk düşüyor diyebiliriz. " Hani Yalçın Küçük der ya, ağaçların bile sola eğildiği yıllardı diye. İşte Karadeniz de öyleydi. Karadeniz'de devrimcilerin ülkeyi değiştirmek için, her şey daha iyi olsun diye mücadeleyi büyüttüğü zamanlardan biriydi" sözleriyle anlatıyor bunu Emine Hanım. Öyle ya, fındıktan çaya bir sürü miting ve örgütlenmenin dağ köylerine kadar genişlediği, sahilde fırtınalı bir denizde ülke tarihinin ilk balıkçılar grevinin yapıldığı yıllar. Ama öncesi de var. Zor zamanlarda telefon santralinin başında devrimciler arasında iletişim kuran ve bunu kimseye söylemeden, sessiz sedasız bir insani görev olarak addeden Emine Hanım'ın öyküsünü yaklaşık 45 yıl sonra kendisinden dinleyeceğiz. ‘Stalin'le hemşeriyiz sonuçta’ Emine Hanım’ın Rize Fındıklı'da başlayan öyküsünün öncesi de var. Ailesi Batum’dan gelmiş. Laf buraya gelince gülümsüyor. “Bir tarafımız Gürcistan Batum. Eee Stalin'le hemşeri sayılırız sonuçta” diye. Babası dönemin koşulları ve kültürel iklimi göz önünde bulundurulduğunda sıradışı biri. Kendine komünist diyen, eşitliği ve adaleti kendi zararına dahi olsa gözeten, çocuklarına hep okumalarını, aydınlanmalarını tavsiye eden bir adam. Ve buna kız çocukları da dahil. Malum, o yıllarda kız çocukların okuması çok yaygın bir durum değildi. İstisnalar örnek gösterilir ve topluma rol biçilirdi. “ Babam yanımızda olduğunu hissettirirdi. Mesela aldığımız kararları destekler, sonuçlarını birlikte görmemizi sağlardı. Sadece aldığımız kararları desteklemekle kalmaz, aynı zamanda karar almamızı, inisiyatif almamızı sağlardı” s özleriyle anlatıyor bunları. En zor zamanlardan biri de Denizlerin idama giden günleri. Emine Hanım'ın politik olarak şekillendiği bu dönemlerde babası Denizlerin affedilmesi için açılan mahalle ya da kahvehane sohbetlerinde “Ne münasebet, onlar bir suç işlemediler ki affedilsinler, memleketi savundular, daha iyisi olsun diye mücadele ettiler. Bir suç yok ki affı olsun. Esas suç işleyen onları idam etmek isteyen hükümet” diyerek Emine Hanım'da politik olarak bir şeylerin mayalandığı girdiler yapmış. Yıllar yılları kovalayıp Emine Hanım bu politik ev ve memleket ortamında büyürken PTT’de telekom işçisi olarak işe girmiş. İş hayatında da babasından aldığı ilkeler hayatına yön vermiş. Fatsa'daki eylemlerden bir fotoğraf 'Her bağladığımız telefonu ilk 3 saniye dinlerdik' Emine Hanım'ın Rize Fındıklı ve Samsun Çarşamba arasında gidip gelen mesaisi biraz karışık. Hangi zaman nerede görev yaptığını sorduğumda gözleri uzaklara dalıyor, parmaklarıyla yılları sayıp Çarşamba ve Fındıklı arasındaki gidip gelmeleri anımsıyor. Ama aklında en çok kalan şeylerden biri duvar yazılamaları. Ve bunların yazıldığı yerden biri olan PTT binası. Emine Hanım’ın görevi PTT’de gelen telefonları talimatlar doğrultusunda bir diğer kanala bağlamak. 1977 ila 1980 yılları arasında devrimci mücadelenin hem zirveyi hem de yeraltındaki dehlizleri ördüğü dönemde Emine Hanım santralin başında sessiz bir el olarak görev yapmış. Teknik olarak konuyu şu sözlerle anlatıyor: Malum o zamanlar cep telefonu falan yok ama sabit telefonlar da bu kadar yaygın değil. Çoğu yerde köylerde falan, tek bir telefon var muhtarlıklarda. Bize gelen telefonu, örnek veriyorum Fatsa’ya bağlayacağız. Ben hemen Fatsa ile iletişimi kuruyorum, o kanala bağlıyorum. Sonrasında da konuşanları birbirine bağlıyorum. Böyle minik yerleri olur, kabloyu oraya tutturursun. Öyle yapıyorduk. Sonra da 3 saniye dinlerdik. Bu zorunluluktu. Çünkü hat koptu mu kopmadı mı, bağlantı kuruldu mu kurulmadı mı teyit etmek zorundaydık. Sonra da konuşanları baş başa bırakırdık. Her 3 dakikada bir de zaman uyarısı yapardık. Ne kadar fatura geleceğini bilsinler, konuşurken zaman nasıl geçti kaybolmasınlar diye.” PTT duvarına yapılan yazılamalar, sokaklarda büyüyen mücadeleler ve grevler bir yana, Emine Hanım’ın sürekli telefonları bağlarken tanık olduğu hayatlar onu bir karar vermeye zorlamış. Ahizenin başında, santralin önünde hiçbir şey olmamış gibi mi devam edecek? Yoksa bir devrimci olarak bu sürece destek mi olacak? Emine Hanım kararını çocukken babasıyla kurduğu sofralarda yaşadığı o eşit ve adil bir dünyadan yana kullanmış. 'Bir ölüm haberiydi. Tüm ekip ağlamıştık' Emine Hanım'ın miras aldığı devrimci kültür sadece ailesinden ya da Karadeniz'in fırtınalı sokaklarından değil, aslında mesleki olarak da tesadüfler barındırıyor. Telefonda ve santralde çalışmak bir yanıyla bu ülkede hep devrimci arayışlara sebep olmuş, ne tesadüftür ki ülkeyi karanlığa boğmak isteyen güçlerin de ilk gözden çıkardıkları kurumun başında gelmesi olmuş. Araştırmacılar, 1881'de Soğukçeşme'deki eski telgrafhane binası ile Yeni Cami Postahanesi arasına çekilen hattı, ülkemizdeki ilk telefon hattı olarak kabul ederler. İstanbul'a telefonun geliş tarihi aslında oldukça erkendir: 1881. Dünyada telefonun icat edildiği tarih olarak, Alexander Graham Bell'in yardımcısı Thomas Watson ile telefon görüşmesini yaptığı gün olan 10 Mart 1876'nın kabul edildiğini düşündüğümüzde, sadece beş yıllık bir gecikme. Suavi'nin bir karikatürü: 'Telefonla konuşan kadın' İstanbul'da belki de daha eski bir tarihte, Sultan II. Abdülhamit'in Yıldız Sarayı'ndaki özel dairesinde bir telefon tesisatı kurulduğu söylenirse de, elde bunu kanıtlayacak bir bilgi bulunmamaktadır. Ama araştırmacılar genellikle, 1881 yılında Soğukçeşme'deki eski telgrafhane binası ile Yeni Cami Postahanesi arasına çekilen hattı, ülkemizdeki ilk telefon hattı olarak kabul ederler. Bu tarihten sonra İstanbul'daki bazı kurumlar arasında, çok sınırlı sayıda da olsa bazı hatlar çekildiği bilinmektedir. Ama olumlu anılar bu kadarla sınırlı. Sonrası, büyük bir sessizlik. Abdülhamit'in telefon korkusunu Refik Halit Karay şöyle anlatır: Sultan Hamit bu icattan hoşlanmamıştı. Ona şehirde umumi telefon tesisatı kurdurmak bir ihtilalci şebekesi kurulmasına müsaade etmek gibi gelmişti. Hainler yerlerinden kımıldamadan birbirleriyle fısıl fısıl uzaktan konuşacaklar, tertibat alacaklar, bir gece evlerinden çıkacaklar, randevu yerinde buluşacaklar, sarayı basacaklar, Padişah'ı kovacaklardı." Refik Halit, Saray'ın bu engellemesine rağmen, istibdat döneminde, çok katlı mağazalar ve Galata hanlarında yine de telefonumsu bir şey kullanıldığını söyler. Eski kaptanların kumanda aletlerini andıran bir lastik boru, baş tarafında ağız biçimi bir delik kaşık: Avurdunuzu şişirerek dışarıya nefes kaçırmadan, tıkanmış boruya üfler gibi konuşulur, cevabı almak için aynı şey kulağa götürülüp dinlenirmiş! Telefon dairesinin ilk kadın çalışanları 1908 yılında II. Meşrutiyet'in ilanından sonra telefon konusundaki yasak kaldırılmış, fakat Posta ve Telgraf Nezareti, telefonu hükümet tekelinde kabul ettiğinden kimseye ruhsat verilmemiştir. İlk icraat, Meşrutiyet hükümetinin Fransa'dan ithal ettiği 50 hatlık bir santrali, inşası yeni tamamlanmış olan Sirkeci'deki Büyük Postahane'ye monte ettirmesi olur. Bu santral, bakanlıklar ve diğer devlet dairelerine tahsis olunan 28 posta ile 1909 yılında faaliyete geçer. Aynı yıl, 1891 yılından beri Posta ve Telgraf Nezareti adı altında yürütülen haberleşme hizmetleri; Posta, Telgraf ve Telefon Nezareti adı verilerek ve bugün de kullandığımız kısaltma ile PTT'ye dönüştürülerek kullanılmaya başlanır. Sonrasında Kurtuluş Savaşı yıllarında memleketi kurtaracak iradenin haberleşme altyapısını hazırlamış bu atılan ilk adımlar; bu haberleşmeler görüşmelere, görüşmelerden alınan bilgiler haberlere dönüşmüş. Memleketin ilk haber ajansı olan Anadolu Ajansı’nın 1920’de kurulmuş olması ve Milli Mücadele'ye meşruiyet kazandırması tesadüf değil. Bir de buralarda çalışan kadınlar tabii. 1910'lu yıllarda ilk telefon santrallerinde çalışanların kadınlardan oluşması ve burada çalışan kadınlara çarşaf giymeme kuralı getirilmesi aslında Emine Hanım'ın hem karakterinde hem de mesleğindeki şekillenen köklerin şifrelerini oluşturmuş. İşyerinde artık devrimcilerden gelen telefonları fark ettiklerinde telefonu alarak “Emine bu sana” demeye başlamış işyerindeki arkadaşları. Emine Hanım bunu şu sözlerle anlatıyor: Örnek veriyorum telefon Samsun’dan geliyor. Beni Fatsa'ya, Fındıklı'ya ya da Pazar’a bağlayın diyor. Şimdi az çok anlıyorsun zaten. Durduk yere oralı olmadığını düşündüğümüz biri orayı niye arasın? Bir de bu bahsettiğim 3 saniye kuralı var ya. Dinlemek zorundayız. Her 3 dakikada bir kanala girip uyarıyoruz geçen zamanı falan. Dolayısıyla bir sürü konuşmaya şahit oluyoruz. Arkadaşlar da artık gelen telefonları tanıyarak 'Emine bu senin' diyorlardı, ben bağlıyordum.” Bazen de arayanlar doğrudan Emine Hanım'ın çalışma kodunu rica ederek telefonu onun bağlamasını talep ediyormuş. Normalde bizi arayanlar kendilerini karşıdaki kişiye kimin bağladığını numara olarak bilirler. Yani Emine midir, Ayşe midir bilmezler ama beni 17 numaralı santral görevlisi bağladı diye bilirler. Çünkü hat düşer de yeniden bağlanmak isterse yeniden keşfedilmek zorunda kalmasınlar diye. Hal böyle olunca da karşıdakiler benim kim olduğumdan habersiz benim bağlamam için diğer arkadaşlara rica ediyorlardı. Çünkü artık öğreniyorduk. Mesela Fatsa'dan diyelim 655 numaralı telefon sürekli Fındıklı'daki 255 numaralı telefonu arıyor. Ben artık 255 mi diye soruyordum. Bir tür iletişim oluyordu hiç konuşmadan aramızda.” İşte o zamanların birinde bir telefonda bir devrimcinin ölüm haberi veriliyor. Ahizenin başında Emine Hanım'ın moral olarak düştüğünü gören iş arkadaşları ne oldu diye sorunca ahizeye yansıyan sese kulak veriyorlar. Tüm ekip arkadaşlarım hep beraber toplanıp ağladık. Şimdi bugün bakınca ne yani siz insanları mı dinliyorsunuz gibi algılanıyor olabilir. Ama o zaman süreç böyleydi. Bizler Türkiye’de parmakla sayılan telefon numaraları arasında iletişimi sağlamak için dinlemekle görevli insanlardık. Ve dinlediklerimiz bizi şekillendirdi. O öykülere tanık olduk.” Emine Emin 'Devrimci nasıl anlaşılır ki? İyi insandır işte' Ama esas sorulardan biri şu. Ahizeden gelen telefonun kime ait olduğunun anlaşıldığı anda Emine Hanım’ın devreye girmesi gerektiğine iş arkadaşları nasıl karar veriyordu? Sonuçta burası devrimci bir santral değil. PTT’ye ait bir işyeri. Gülümsüyor Emine Hanım. Anlıyorlar işte. Anlaşılıyor. Mesela ben kurumda Alevilerin dışlanmasına müsaade etmezdim. Aleviler azdır Karadeniz'de. Çok bilinmezler. Dışlarlardı eski zamanlarda. Buna asla kayıtsız kalamazdım. Derdi olan iş arkadaşlarımın derdini dinlerdim. Hiçbirinin derdini bir başkasına anlatmazdım. Zor durumda olanla dayanışırdık. Nedir ki işte. Bir insan çıkar beklemeden dayanışma içinde oluyorsa, haksızlığa karşı çıkıyorsa, devrimci diyorlar adına işte. Bugün de öyle değil mi?” İşte gün gelip 12 Eylül 1980 darbesi çattığında telefondaki görüşmeler artık cezalara, hapishanelere, işkencelere gidecek yolun zeminini oluşturabiliyordu. Birçok yerde insanlar mektup iletmeye, telefonla görüşmeye korkar olmuştu. Amerika'nın “bizim çocuklar” dediği darbeciler bu telefon görüşmelerinden aldıkları istihbaratlarla operasyonlar düzenliyor, devrimcileri evlerinden toplayıp hapse götürüyordu. Ve arkasından topladıkları yüzlerce kitapla birlikte. Öyle. Devrimciler ile kitaplar arasında böyle bir ilişki var. Karadeniz'in en ücra köyünde kurulmuş kütüphanelerin öyküsüdür bizimkilerin öyküleri. Darbeciler de halk arasında “cemse” diye tarif edilen kamyonlarla o kitapları toplayıp imha etme görevi edinmişlerdi kendilerine. İşte, sadece devrimci yükseliş yıllarında değil. 1980 darbe koşullarında da zor zamanlarda da yine santralin ucunda bir ses. Devrimciler arasında iletişimi sağlamaya devam ediyordu. Arayanlar santralde hâlâ aynı kişinin varlığını görünce önce biraz rahatlıyor, sonra bağlantıyı kurunca konuştuklarının polise verilmediğini fark edince daha güvenli görüşmeler yapıyordu. Emine Hanım aslında görüşmelerin kahir ekseriyetle insani ihtiyaçlarla şekillendiğini ifade ediyor. Devrimcilerin aileleri ile olan görüşmeleri, sevdikleriyle hasret gidermeleri telefon görüşmelerinin genel ekseni. Ama darbe yıllarında bu bile çok görülüyordu. Samsun’dan Ordu’ya, Trabzon'dan Rize ve Artvin'e kadar tüm sahil şeridinde aranan telefonlarda Emine Hanım kimsenin fark etmediği bir kızıl santral görevlisi olarak emek veriyordu. Aslında yaptığı şey bugün bakıldığında KVKK kurallarına sadık kalmaktan ibaret. Duyduklarını kimseyle paylaşmaması. Ama 1980 darbesinde işçilerin bu kızıl santrali, bir kara kutu gibi duyduklarını unutmakla meziyetini büyütmüş. Peki ya bugün olsa yine aynısını yapar mıydınız diye soruyorum. Duruyor uzaklara bakarken. Ve yanıtlıyor: “Aynısını... Aynısını yapmazdım sanırım. Daha fazlasını nasıl yaparım diye düşünürdüm.”

Go to News Site