soL Haber
Erdi Yetkin* "21 Mayıs 2026, Türkiye’nin çok partili burjuva demokrasisi, Kırmızı Pazartesi olma yolundadır. 21 Mayıs 2026, 20 Temmuz 1932’in muadilidir ve eğer politik bir karşı irade oluşturulup politik mücadele gerçekleştirilmezse, kum saati 30 Ocak 1933’ün günümüzdeki muadiline doğru akmaktadır." Algoritmaya müdahale edin: Tek bir işlemle soL Haber’i Google’da "tercih edilen kaynak" olarak seçin, aramalarınızda soL öne çıksın. 21 Mayıs 2026 tarihli mutlak butlan kararı, 20 Temmuz 1932 tarihli Prusya Tokadı / Darbesi (Preußenschlag) ile analoji kurularak açıklanabilir. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi 2026/32 E, 2026/658 K sayılı ve 21 Mayıs 2026 tarihli kararı ile Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) 38. Olağan Seçimli Kurultayının mutlak butlanla malul olduğunu tespit edip yapıldığı tarihten itibaren iptal etti; dahası anılan kurultaydan sonraki tüm olağan ve olağanüstü kurultayları da iptal edip 38. Kurultay öncesi duruma dönülmesine, önceki genel başkanın ve parti organlarının görevlerine aynen devam etmelerine ve karar kesinleşinceye kadar da 38. Kurultay öncesindeki parti organlarının görev üstlenmelerine karar verdi. Kanaatimce ülkenin kurucu ve son yerel seçiminin galip partisinin yönetiminde kimin yer alacağını belirleyen anılan yargı kararı ve 24 Mayıs 2026 günü CHP Genel Merkezine polis zoruyla girilmesi, Türkiye’nin siyasi tarihi ve devletin siyasi rejimi bakımından, belki olayların sıcaklığının yaşandığı bugünlerde Türkiye’deki çalkantılı siyasi hayatın alelade bir krizi gibi düşünülse de aksi kanaatte olduğumu vurgulamak istiyorum, bir dönüm noktasına tekabül etmektedir. Öncelikle zaman makarasını bundan 93 yıl önceye döndürmekle başlayalım. Prusya Tokadı / Darbesi Prusya Tokadı / Darbesi denilen olay aşağıdaki alıntıda anlatıldığı şekilde cereyan etmiştir: "15 Haziran 1932’de kanundışılık statüsü kaldırılan NSDAP’nin paramiliter örgütleri 17 Temmuz 1932’de Hamburg’un işçi mahallesi Altona’da yoğun silahlı çatışmaların yaşanacağı bir provokasyon (Altona Kanlı Pazarı) tertipler. Bunu gerekçe gösteren Hindenburg, 20 Temmuz 1932 tarihli devlet başkanlığı kararnamesine dayanarak, şansölye von Papen’i Prusya Eyaleti’nde bozulan anayasal düzeni yeniden tesis etmek üzere federal hükûmet komiseri olarak tayin eder. Aynı gün yayınlanan ikinci bir olağanüstü hal kararnamesiyle, temel haklar askıya alınır, gösterilebilecek muhtemel tüm direniş kanundışı ilan edilir ve yaklaşık bir sene evvel hazırlanmış olan detaylı bir müdahale planına uygun olarak icrai yetkiler federal savunma bakanlığına bağlı sıkıyönetim komutanlığına geçer. Aktif veya pasif herhangi bir direniş ihtimalini iç savaşa sebep olmak olarak yorumlayan SPD yönetimi, meseleyi sadece Alman Federal Devlet Mahkemesi’ne taşımaya karar verir. Prusya v. Reich davasında Mahkeme, devlet başkanının Anayasa m. 48/f.2’den kaynaklanan yetkisine dayanarak Prusya hükûmetini geçici olarak görevden almasını ve diktatoryal tedbirlerle mücehhez bir hükûmet komiseri tayin etmesini anayasaya uygun bulurken, Prusya’nın federal düzeydeki temsilinin ortadan kaldırılmasını anayasaya aykırı bulacaktır.” 1 Özetle 20 Temmuz 1932 tarihli devlet başkanının kararnamesi ile o dönemki Weimar Cumhuriyetinde en büyük eyaleti ve esasen 1871 yılında Alman İmparatorluğunu da kuran devlet olan Prusya’nın Sosyal Demokrat Parti (SPD) 2 tarafından yönetilmesine son verilmiştir ve bu olay, Prusya Tokadı / Darbesi olarak adlandırılmaktadır. Prusya Tokadı, Weimar Cumhuriyeti dönemindeki belki de son önemli siyasi olaydır; zaten 30 Ocak 1933 tarihinde yani Prusya Tokadından sadece 6 ay sonra Hitler iktidara gelecektir ve Weimar Cumhuriyeti fiilen son bulacaktır. Prusya Tokadının önemi, Prusya’nın kurucu ve en büyük – önemli eyalet olmasının haricinde bir de Versay Barış Antlaşması nedeniyle ordunun sınırlandığı Alman İmparatorluğunda Prusya’nın polis gücünün önemli bir silahlı güç olması ve 1918’den beri SPD hâkimiyetinde kalması nedeniyle “Cumhuriyetçi” olarak bilinmesiydi. Yani tam yağmur yağacakken şemsiyeyi kapatmak gibi Hitler iktidara gelmeden hemen önce Weimar Cumhuriyeti, en önemli silahlı gücünü hasımlarının eline bırakıyordu. Neticede Weimar Anayasasının tartışmalı 48. maddesinin devlet başkanı Hindenburg tarafından kullanımıyla SPD’li Prusya hükûmetine karşı bir darbe gerçekleştirilmiştir. Olay Almancada “Preußenschlag” şeklinde bilinir. Aslında “Schlag” kelimesi “Darbe, Tokat, Şamar, Sille” gibi farklı kelimelerle karşılanabilir ve darbe için ise Almancada “Putsch” kelimesi kullanılır. 20 Temmuz 1932’nin bir darbe olduğuna şüphe yok. Bununla birlikte bu darbenin SPD’ye ve Weimar Cumhuriyetine karşı bir tokat mahiyetinde olduğunu da gözden ırak tutmamak gerekir. Weimar Cumhuriyetinin ordudan sonraki en önemli silahlı gücünü kontrol eden SPD, ayrıca kendi milis örgütlenmesine (Stahlhelm) de sahip olmasına karşın herhangi bir direniş göstermemiştir; işte tam da bu nedenle olayın bir tokat vasfında olduğu ifade edilebilir. Prusya Tokadına / Darbesine karşı SPD tarafından yapılan yegâne eylem yani açılan dava da kaybedilecektir ve hemen akabinde birkaç ay sonra da Hitler başa gelecektir. Dolayısıyla Prusya Tokadı / Darbesi, direniş olanaklarına sahip SPD’nin gücünü kullanmayıp meseleyi hukukileştirip kaybetmesini ve Weimar Cumhuriyetinin yıkılışının öncesindeki son durağı belirtmektedir. CHP darbesi Yukarıdaki açıklamaların sebebi, 21 Mayıs 2026 tarihinde CHP yönetiminin değiştirilmesi vakıasının izah bakımından faydalı olmasıdır. İlk olarak temel sorun benzemektedir: Kamuoyunun bir kısmı ve CHP’nin sakıt yönetiminin tıpkı Prusya Tokadı olayındaki SPD gibi meseleyi hukukileştirmektedir ve kendi gücünden yararlanmama hatasına düşmektedir. Ancak öncelikle burada kısaca ilgili başka bir konunun üzerinde durmak istemekteyim: Mutlak butlan kararının hukuksuzluğu ve hukukdışılığı Şapkadan tavşan çıkarmanız için bir şekilde tavşanı göstermelisiniz, yoksa sahnede duran bir kediyi gösterip işte şapkadan tavşan çıkardım diyemezsiniz. Aynı şekilde anlamsız sözde gerekçeleri ileri sürüp sonradan bir hukuki problem var gibi yapılması, Türkiye’de hukukun içine düştüğü bir kuyudur ve bu hal, Türkiye’de hukukun zaten tartışmalı kalitesini iyice tarumar etmektedir. Hukuken tartışılabilecek bir argümantasyon, norma, içtihada, hukukun metodolojisine ve doktrine dayanır, yoksa bir hukuk fakültesi mezunu ya da değil herhangi bir kişinin “ben böyle düşünüyorum” demesi hukuken ciddiye alınamaz. Üzerine konuştuğumuz mutlak butlan kararının açıkça hukuka aykırılığı için ise siyasi partiler ya da dernekler hukuku uzmanı olmaya gerek bulunmuyor. Açıkça hukuk mahkemelerinin görevli olmaması, kesinleşmemiş ceza muhakemesi süreçlerine sonuç bağlama, iddiaların ispatındaki sorunlar, suçlu sayılmama hakkının çiğnenmesi, sonraki Kurultayların iptali gibi “hukuki anomalilerle” karşı karşıyayız. Bir hukukçu olarak bu konuda herhangi bir yazı yazmamıştım zira hukuken ciddiye alınmayacak bir absürtlükle karşı karşıyaydık. Hukuki öz yeterliliğine güvenen bir hukukçu olarak pek kolay ve tartışmasız bir şekilde söylüyorum, konuştuğumuz mutlak butlan kararı apaçık bir şekilde hukuka aykırıdır ve hukuki argümantasyona dayanmamaktadır, hukukun tümden reddiyesidir ve hukuken ciddiye alınabilecek bir karar değildir. Bu haliyle CHP Kurultayı hakkında verilen mutlak butlan kararı, açıkça hukuka aykırı olması bakımından hukuksuzdur ve de ayrıca böylesine hukuksuz bir kararın ancak politik saik ve amaçlarla ve fiilen verilebildiği için verildiği göz önüne alındığında hukuk dışı niteliğine de sahiptir. Yani karşımızda yalnızca kötü bir hukuki karar yoktur; bu kötü karar aslında hukuk dışı etiketini taşıması yalnızca gereken bir karardır, bu karar yalnızca mahkeme tarafından verilen şeklen bir karar olması itibariyle hukukidir; bu şekli hukukiliğinin haricinde hukukla ilgisi bulunmamaktadır. Darbeyi hukukileştirme yanılgısı Şimdi yukarıda işaret edilen soruna yani meseleyi hatalı bir şekilde hukukileştirmeye dönebiliriz: İstinaf mahkemesinin mutlak butlan kararının ardından kararın uygulanmaması ve CHP’nin yeniden kurultaya götürülmesi hususlarında hukuki çarelerin önerildiğini görüyoruz. Kararın hemen ertesinde ortaya atılan, bu kararın temyize götürülmemesi ve böylelikle hemen kurultay yapılabileceği görüşünü ilk olarak örnek mahiyetinde anabiliriz. Açıkça hukuka aykırı bir karar varken böylesi bir öneriye hayret ediyorum. Açıkça hukuka aykırı bir kararın geçerli hale gelmesini savunmanın yanı sıra bu görüşün ilginçliği şu iki hususta kristalize oluyor: Bir kere böylesi bir açıkça hukuka aykırı kararın kesinleştirilmesi ile çözüm bulunursa yarın örneğin tam genel seçim arifesinde yine aynı absürtlükte yeni bir dava ile yönetimin değiştirilmesine karşı bir şey yapılabilir mi? İkinci olarak da böylesi bir görüş, açıkça hukuka aykırı bir karar ile partiyi ele geçiren bir hizbin, partiyi ele geçirdikten sonra kurultaya götürme bakımından kurallara riayet edeceklerini varsayma iyimserliği içerisindedir ve tabii bu iyimserlik sonuç vermeyecektir. Tam da bu aşamada bugünlerde tartışılan CHP’yi hızlı bir şekilde kurultaya götürme olasılıklarının gerçekleşmesi zor ihtimaller olduğunu belirteyim. Sakıt yönetim, parti meclisi ya da delegeler üzerinden seçimli kurultay için yeterli çoğunluklara ulaşacaktır ancak fiili kayyım Kılıçdaroğlu yönetiminin kurultaya gitmeyeceğini tahmin etmek için bir sihirli küreye ihtiyacımız bulunmuyor. 27 Mayıs 2026 tarihinde kayyımın gazetecilerle olan görüşmesinde kurultaya gitmemek için gerekçeyi bulduğunu gördük: Temyiz başvurusu ve tedbir kararı mevcuttur ve karar kesinleşmeden – tedbir kararı kalkmadan kurultay yapılamaz. Bu gerekçe de hukuka aykırı ve mantık dışıdır. Zira verilen tedbir kararı, kararın hukuka aykırılığı ve hukuk dışılığı bir kenara, yalnızca karar kesinleşinceye değin parti organlarının nasıl teşekkül edeceği hakkındadır ve kararın kesinleşmesi ve tedbir kararı ile yeni bir kurultay toplanması arasında bir ilişki bulunmamaktadır. Elbette ki politik durumda ve güç dengelerinde bir değişiklik olmazsa Tüzüğün 48. maddesinin 1. fıkrasında emredici şekilde “çağırır” ifadesinin yer almasının bir etki doğuracağını ne yazık ki düşünmüyorum. Kayyımın hukuka aykırı bir şekilde partiyi kurultaya götürmemeye, olağanüstü kurultayı toplantıya çağırmamaya tasarrufuna karşı mahkemeye gidilebilir ve fakat mutlak butlan kararı çıktıktan sonra artık Türkiye’de mahkemelerin şu anki politik durum ve güç ilişkileri çerçevesinde kısa vadede hukuka uygun bir karar alıp da CHP’nin kurultaya götürüleceğine inanan varsa, yazıyı okumayı bence sonlandırabilir. Bütün bu hengâme bittiğinde muhtemelen bu hukuka aykırı mutlak butlan kararı temyiz vasıtasıyla ortadan kalkacaktır ya da bir şekilde iş işten geçtikten sonra yani genel seçimlere atanmış yönetimle partinin girmesi sağlandıktan sonra kurultay gerçekleştirilecektir. Ancak herhalde böylesi bir gecikme durumunda hukuka aykırı mutlak butlan kararını aldıranların amacı hâsıl olacaktır. Dolayısıyla bir hukukçu olarak sorunun doğru teşhis edilmesi gerektiği kanısındayım: Mutlak butlan kararı apaçık hukuka aykırıdır ve hukuk dışıdır, hukuk kurallarının tümden reddiyesidir, bu açık hukuksuzluğa karşı hukuki yollara da başvurulmalıdır ve fakat bu hukuki yollardan bir sonuç, eğer politik bir mücadele verilmezse, ne kadar haklı olunursa olunsun kesinlikle alınamayacaktır. Yani politik durum ve güç ilişkileri eğer müsaade ederse genel seçimlere kadar fiili kayyım Kılıçdaroğlu CHP’yi partiyi kurultaya götürmeden yönetecektir, bu hukuksuzdur, bu hukuksuzluğa karşı hukuki çarelere başvurulabilir ancak bu hukuki çareler, politik mücadele yoksa, hukuken haklı olmalarına karşın sonuç vermeyecektir. Sonuç yerine: Prusya Tokadından CHP darbesi için çıkarılabilecek dersler Prusya Tokadı – CHP Darbesi arasında kurduğum analojiden gelecek için bazı sonuçlara varmaktayım. CHP Kurultayı hakkında verilen mutlak butlan kararı, açıkça hukuka aykırı olması bakımından hukuksuzdur ve de ayrıca böylesine hukuksuz bir kararın ancak politik saik ve amaçlarla ve fiilen verilebildiği için verildiği göz önüne alındığında hukuk dışı niteliğine de sahiptir. Politik durum ve güç ilişkileri eğer müsaade ederse genel seçimlere kadar fiili kayyım Kılıçdaroğlu CHP’yi kurultaya götürmeden yönetecektir, bu hukuksuzdur, bu hukuksuzluğa karşı hukuki çarelere başvurulabilir ancak bu hukuki çareler, politik mücadele yoksa, hukuken haklı olmalarına karşın sonuç vermeyecektir. Hukuksuz ve hukuk dışı niteliği bu kadar bariz bir olayın hukukileştirilmesi hatalıdır. Başta CHP’nin sakıt yönetimi olmak üzere her kim bu hukuksuz ve hukuk dışı karardan memnun değilse, buna karşın hukuki çareler üretmeye çalışmaktan vazgeçmelidir. Çünkü politik bir karşı duruş söz konusu olmazsa ve politik güç ilişkileri el verirse, hiçbir kanun ya da tüzük maddesi, CHP’nin kayyım yönetiminin kurultaya gitmesini sağlamayacaktır ve Türkiye’de hiçbir mahkeme, amaç hâsıl olup bir sonraki seçim gerçekleştirilmeden evvel bu hukuksuz kararı kaldırmayacaktır. Bir hukukçu olarak tekrarlıyorum; karar hukuksuz ve hukuk dışıdır. Hukuki çarelerin fayda etmesinin tek ama tek yolu ise politik bir mücadele vermektir; yoksa parti meclisinden, delegelerden, üyelerden imza toplamakla, tüzük ve kanun hükümlerine başvurmakla sonuç alınamayacaktır. Bu hukuki çareler ancak ve ancak politik irade ile tahkim edilirse sonuç verebilir. Olayın bu yönü itibariyle 21 Mayıs 2026 ile 20 Temmuz 1932 birbirlerini andırmaktadır. CHP’nin sakıt yönetimi, SPD’nin 20 Temmuz 1932’de düştüğü hatanın aynısına düşmektedir; hukuk vasıtasıyla bir sonuç alacağını düşünerek kendi öz gücünü ve halkı atalete sürüklemektedir. Görecek gözler için nice ibretler vardır: Nasıl ki SPD’nin Prusya Tokadına karşı başvurusu zamanında sonuç vermediyse CHP’nin sakıt yönetiminin hukuken başvuracağı yollar da, politik irade ve mücadele ile tahkim edilmezse, sonuç vermeyecektir. Hukuk dışı ve açıkça hukuksuz mutlak butlan kararı ve genel merkezin polis zoruyla el değiştirmesi ile Türkiye’nin kurucu ve son yerel seçimin galibi partisi elimine edilmiştir hatta kayyım yönetimden kurtulamazsa partinin fiilen kapatıldığı söylenmelidir. CHP darbesinin Türkiye’nin siyasal rejimi bakımından sonucu ise, Türkiye’de muhalefetin seçim yoluyla iktidar olabilme ihtimalinin ortadan kalkmasıdır. Eğer darbe ve darbeden beklenilen siyasal sonuçlar kabullenilirse yani tıpkı bir Prusya Tokadı gibi bir CHP Tokadı söz konusu olursa Türkiye’deki gelecek Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinin sonucu şimdiden bellidir. Türkiye’nin çok partili burjuva demokrasisinin içinde bulunduğu zaman kesiti, Prusya Darbesinin gerçekleştiği 20 Temmuz 1932 ile Hitler’in iktidara gelip Weimar Cumhuriyetinin sona erdiği 30 Ocak 1933 aralığıdır. 21 Mayıs 2026, Türkiye’nin çok partili burjuva demokrasisi, Kırmızı Pazartesi olma yolundadır. 21 Mayıs 2026, 20 Temmuz 1932’in muadilidir ve eğer politik bir karşı irade oluşturulup politik mücadele gerçekleştirilmezse, kum saati 30 Ocak 1933’ün günümüzdeki muadiline doğru akmaktadır. * Dr. Öğretim Üyesi, İstanbul Gedik Üniversitesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı 1 Mehmet Cemil Ozansü, “Sunuş”, Kanunilik ve Meşruiyet (Carl Schmitt), İstanbul, 2016, İthaki, s. XXIX – XXX. 2 soL’un notu: Almanya’daki sosyal demokrat parti, bir düzen partisi olarak Hitler’in önünü açan sürecin ana halkalarından biri olmuştu. Tıpkı AKP’nin cumhuriyeti tasfiyesinde CHP’nin oynadığı rol gibi önemli bir rol oynamıştı. O öykünün Alman Devrimi üzerinden izleği için: https://haber.sol.org.tr/dunya/alman-devrimi-100-yasinda-vardik-variz-var-olacagiz-250324
Go to News Site