Collector
‘Bebeğini borcu nedeniyle alamayan anne, MESEM’e ücretler düşük diye gitmeyen çocuk...’ | Collector
‘Bebeğini borcu nedeniyle alamayan anne, MESEM’e ücretler düşük diye gitmeyen çocuk...’
soL Haber

‘Bebeğini borcu nedeniyle alamayan anne, MESEM’e ücretler düşük diye gitmeyen çocuk...’

Haber Merkezi Genç bir anne, daha yeni bebeği olmuş ve bir sağlık sorunu var. Bebek hastanede. Çok yüklü bir borç çıkıyor anneye. “Şu adımları atarsan destek verirler” diyorlar, o da peşi sıra devlet kurumlarına gidiyor. Parası yok, bebeği hastanede. Bütün şehri geziyor. Olmuyor. "Borcumu sildiremediğim için bebeğimi alıp Suriye'ye gitmeyi düşündüm. Orada çocuğumun tedavi olabileceği bir hastane yoktu ama yine de göze aldım, bu sefer de borcum olduğu için gidemeyeceğimi öğrendim” diyor sonrasında, tüm yükünü paylaşmak isterken… Algoritmaya müdahale edin: Tek bir işlemle soL Haber’i Google’da ‘tercih edilen kaynak’ olarak seçin, aramalarınızda soL öne çıksın. Türkiye’de yıllarca göçmenlere dair çeşitli şehir efsanelerini dinledik. Bu şehir efsaneleri ve yalanların sonucunda, pek “tabii” olarak bir kez daha yoksullar yoksullara düşman kesildi. Ülkemize neden bu kadar çok göçmen geldiği, bunun düzenle, iktidarla, emperyalist haydutlukla bağı hiç sorgulanmadı, sorgulayanlar da dava ve tehditlerin hedefi oldu. Üstüne iktidarın Suriye savaşındaki siyasi rolü, bunun sonucu olarak ülkemizin cihatçı çetelerin merkezlerinden biri haline gelmesi meseleyi iyice karmaşık bir hale soktu. Bugün ülkemizin birçok sanayi bölgesinde temel ucuz iş gücü Suriyeli göçmenler olmuş durumda. Öyle ki patronlar, “onlar giderse çalıştıracak elaman bulamayız” diyecek noktaya geldi. Kayıt dışı, sigortasız çalıştırıp, iş cinayetinde öldürdüklerinde ormanda yakıp yok edebilecekleri bir nüfusa sahip olmanın mutluluğunu yaşıyor patronlar. Tam da bu düzene yakışan şekilde. Girişi bu şekilde yapmamıza rağmen bu haberde göçmen sorunu, bu sorunun kaynakları, emperyalizm veya iktidarın suçları olmayacak konumuz. Bir sağlık merkezinde psikolog olarak çalışan ve göçmenlere bakan emekçinin kurduğu temaslardan süzülen ve oldukça yakıcı olan gözlemleri aktaracağız size. “Kurban Bayramı” vesilesiyle, önce savaşın, sonra da düzenin kurbanı haline getirilen yoksul göçmen kadınların ve onların “MESEM’de ücretler daha düşük” diye patronların diğer tuzaklarına kurban edilen çocuklarının öyküsünü aktaracağız. Türkiye’deki sınıf kardeşlerinin öyküsüne çok benzeyen öykülerini… Herkes düşmanken dertlerini dinlemek… “Herkes” demek biraz abartılı belki ama Türkiye’de milyonlarca kişi, düzen eliyle, oldukça bilinçli şekilde, asıl düşmanın da perdelenmesi sonucu göçmenlere düşman olmuş durumda. Bu düşmanlığın her yanı sarlamadığı bir atmosferde, göçmenlerin dertlerini dinleyen, psikolog B., ile önce onun bu atmosferde ne hissettiğini konuşarak başlıyoruz söyleşiye: “Bir yanıyla çok yıpratıcı tabii ki ama diğer yanıyla da çok gerçek bir iş yapmış hissiyatı veriyor. Ortalama deneyime baktığımda gerçekten her açıdan çok zor durumda bir kitleyle çalışmış oluyorsunuz. Kişi oraya tek başına herhangi bir kayıpla, bir depresyon semptomuyla gelmiyor; ülkesini terk etmiş, uzamış yas yaşıyor, aynı zamanda ciddi bir yoksulluk ve zayıf sosyal destek içinde. Bunlar mesleki olarak ‘çok geliştirici’ ama çözüm imkanlarımız sınırlı olduğu için çok tüketici bir yanı da var.” Toplumdaki yaygın negatif algı karşısında, aile temasında veya sosyal çevresinde göçmen başlığına ilişkin kendini nasıl hissettiğini soruyoruz: “İş yerinde ve toplumsal hayatta başka başka kimliklerle yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Mesai bitip çıktıktan sonra her yerde ‘Ya şu da göçmenler yüzünden oldu, kiralar arttı’ gibi söylemlere sürekli bir doğruculukla yanıt veremiyorsun. Az önce Türkiye'nin de dahil olduğu bir krizi yaşayıp gelmiş bir kadının ya da çocuğun öyküsünü dinlemiş oluyorsun; karşındaki kişi senin ülkende bir mağduriyet yaratmış değil, bayağı mağdur olan kişi. Ama 15-20 dakika sonra başka bir toplumsal hayatta o kişi 'bizi mağdur etmiş kişiye' dönüşebiliyor. Anlatma çabası bazı alanlarda karşılık buluyor, bazen de bulmuyor; karşılık bulmadığı yerde pasif kalıyorsun.” soL Haber, düzen medyasında kendisine hiçbir zaman yer bulamayan konuları ayrıntılarıyla okurların ilgisine sunmaya devam ediyor. soL'un bu haberlerine ve reklamsız içeriklerine destek vermek için tüm okurlarımızı abone olmaya çağırıyoruz. ABONE OL 'Buradan dramatik yaşam hikayeleri çıkacak büyük ihtimalle' Bu zorlu tabloya eşlik eden en temel argümanlardan biri, her şeye bedava ulaştıkları iddiası. Bir de onlar için ayrı sağlık merkezleri oluşturulmuş, daha ne olsun? Gerçekten böyle mi? “Her şey bedava ve istediklerine kolaylıkla ulaşılabilir değiller tabii ki. Genel Sağlık Sigortası (GSS) kapsamındaki hizmetlerden faydalanıyorlar, yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının aldığı hizmeti alıyorlar. Ancak malum nedenlerle çok daha kötü koşullarda yaşayıp kötü beslendikleri için sağlık hizmetine daha fazla ihtiyaç duyuyorlar; bu yüzden devlet hastanelerinde daha fazla göçmen gözünüze çarpabilir. Bu senenin başında yeni bir yönetmelik çıktı. Geçici koruma altındaki Suriyeliler ve uluslararası koruma altındaki Iraklı göçmenler için GSS primi kapatıldı. Artık 18 yaş üstü tüm göçmenler için hastane başvuruları ücretli hale geldi; sadece birinci basamak (ASM ve Göçmen Sağlığı Merkezleri) ücretsiz. Bu durum şu an ciddi bir kriz kaynağı. Hem hastaneye ulaşımları kısıtlandı hem de Göçmen Sağlığı Merkezleri’ndeki iş yükü muazzam arttı." Sonuçta bu, Genel Sağlık Sigortası'nın göçmenler için kaldırılmasıyla birlikte ekonomik sıkıntılar nedeniyle hastaneye başvuruları da çok durmuş durumda. " Buradan da dramatik yaşam hikayeleri çıkacak büyük ihtimalle " diyor B. ve şöyle devam ediyor: " Ama yoksullukla birlikte yaşayabilmeye dair alışkanlık çok artmış durumda. Sonuç olarak toplumdaki 'her şeyden ücretsiz yararlanıyorlar ve sorunun kaynağı onlar' fikri doğru değil. Yoksul mahallelerde karşılaştığımız sorunların aynısını yaşıyorlar." 'Yoksulluğun eşlik ettiği yoğun bir psikolojik, maddi ve fiziksel şiddet söz konusu' Ve geliyoruz söyleşimizin odak noktasına. Sağlık hizmetleri konusundaki tartışmaları, iktidarın niyetini, her şeyden azade bir göçmen düşmanlığı ya da romantizminin ötesine geçiyoruz şimdi. Ülkemizde kadın cinayetlerinin önü alınamaz, çocuklar düzen eliyle “ağır işçiler ve suçlular” haline dönüştürülürken, göçmen kadınlar ve çocuklar neler yaşıyorlar? Kimsenin görmediği, dinlemediği o hikayeyi, her gün düzenli olarak dinleyen B. anlatıyor: "Bize başvuruların çoğu kadın ve çocuklardan geliyor. Kadınlar genelde önce çocukları için gelip sonra kendi sorunlarını anlatıyorlar. Suriyeli kadınların neredeyse tamamında depresif semptomlar ve öfke var. Yoksulluğun eşlik ettiği yoğun bir psikolojik, maddi ve fiziksel şiddet söz konusu. Kadınlar, çocuklarının ellerinden alınacağı korkusu veya gidecek yerleri olmadığı için şiddet döngüsünden çıkamıyor. Türkiye'deki yasal süreç (uzaklaştırma kararları, sığınma evleri) kadınları korumada yetersiz kalıyor; bazen mahkeme kararına rağmen şiddet devam ediyor." soL Haber'i okurlarımızın desteğiyle güçlendiriyoruz. 20. mücadele yaşına giren soL'a sen de abone olarak güç verebilir, dayanışmayı büyütebilirsin. ABONE OL 'Şiddet görüyorum diye gelmemelerinin nedeni bunun çok normalleşmiş olması' Ne şekilde geliyor kadınlar? Mesela şiddete uğruyor. Genelde bundan kurtulmak isteğiyle, nasıl çözeceğine dair mi? Kaygısı ne oluyor? Adli boyutu da var çünkü. B. Çarpıcı gerçeği anlatıyor: “Bundan kurtulmakla ilgili gelen başvuru sayısı çok daha az. Genelde bunun ikincil, üçüncül sonuçlarıyla ilgili geliyorlar. Yani kadın çok yoğun şekilde uzun süre şiddete maruz kalmış. Bunun yaratmış olduğu travmatik tepkiler yaşamaya başlamış. Sonuç olarak depresif semptomlar gösteriyor. Çoğu kez görüşmenin sonuna doğru yaşamış olduğu şeyin yoğun bir şiddetten kaynaklandığını anladığımız oluyor. Sürekli ağlama krizleri de gelebiliyor. 'Çocuklarım, galiba çocuklarımı sevmiyorum artık' dediği durumlar oluyor. 'Kendimi çok mutsuz hissediyorum' diye gelebiliyor. Çok dümdüz nedenlerle geliyor. İlk duyduğunuzda depresyon semptomu ya da travmatik bir şey yaşadığı fikrine kapılıyorsunuz. Sonra arkasından çok büyük bir şiddet döngüsü başlıyor. Tek başına ben şiddet görüyorum diye gelmemelerinin nedeni bunun çok normalleşmiş olması. Kadının aile içerisinde şiddet görmesi meselesinin aşırı normalleşmiş olması." 'Şiddeten kurtulmak için hayatına son vermeyi düşünenler, çocukları için duranlar' Devam ediyor B., mesleki deneyiminden süzülen tabloyu aktarıyor bize: “Çok ciddi yaşam kararları vermek durumunda kalıyor kişiler. Şiddete rağmen bununla uyum içinde yaşamaya devam etmek gibi. Şiddeten kurtulmak için hayatına son vermeyi düşündüğünü ama çocuklarını düşündüğü için veremediği söyleyen o kadar çok örnek var ki... Çocuklarını bırakıp şiddetten uzaklaşan ama sonra yeniden onları alabilmeye dair hukuki bir mücadeleyi bir türlü kazanamayan örneklerimiz var.” 'Zaman içinde yas azaldı, yoksulluk bastırdı' “Bu bir boyutu. Türkiye'ye geldiklerinde sonuçta yaşadıkları sorunlardan bir tanesi. Hepsinin, ailelerin en az bir kaybı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Savaş sırasında, göç sırasında kaybolmuş, hiç haber alınamamış ya da aslında ölmüş olan bireyler var ailelerinde. İlk işe başladığımız zamanlarda bu vakalar daha fazlaydı çünkü göç yeniydi. Gelemeyenler, öbür tarafta kalanlar, kaybolup bulunamayanlar ve çok uzun süre çok fazla yas çalıştık. Zaman içinde yas azaldı, yoksulluk bastırdı ve sorunlar giderek ülkemizde yaşadıklarımıza, tanık olduklarımıza, belki biraz daha ağır şekilde benzemeye başladı. Burada en öne çıkan şeyse şiddet oldu. 'Mücadele eden kadın güçleniyor' “Hakkını arayabilme konusunda, sesini duyurma konusunda hangi yollar gündeme geliyor, buna dair gözlemlerin ne?” sorumuzu yanıtlıyor B.: “Hukuki başvuruda bulunabilme ve bunun peşinden gidebilme oranı çok çok az. Çünkü genelde ailedeki kadın bunu yapmak istemiyor. Ve hiçbir aile üyesi tarafından desteklenmiyor. Tek destekleme kaynağı biz veya başvurduğu başka bir örgüt oluyor. Doğal olarak kadının tek başına evden çıkması, mahkemeye başvurması, avukat bulması, tercüman bulması bunlar çok zor şeyler. Doğal olarak buraya dair motivasyonları çok zayıf. Bunun var olduğu örneklerde de çok ciddi zorluklar yaşıyorlar. Sistemin kendisinden kaynaklanan ciddi zorluklar yaşıyorlar. Bu ülkemizdeki kadın emekçiler için dahi çok zor zaten. Doğal olarak genelde hukuki başvurular önemli oranda yarıda kalıyor. Ama şunun iyi geldiğini hissediyorum. Geldiğinde hukuki bir başvuru yapabilme hakkı olduğunu bile bilmiyor. Bunu yapabilme hakkı olduğunu bilmek iyi geliyor. Yöntemlerini öğrenip adım atmaya başladığında çok daha iyi hissediyor, bir güçlenme yolu aslında bu süreç olumlu sonuçlanmasa bile. Şöyle düşünülür genelde, sonuçlanmadığında daha büyük bir hayal kırıklığına uğrayacağı, hayır, öyle değil. 'Göçmenlerde çocuk işçiliği tespit etmeniz çok zordur, çünkü ilk bunun önlemini öğrenir’ Öykülerin tüm dünyadaki kesişim noktası aynı, düzen ve yoksulluk. Peki, kadınların bunları yaşadığı bir atmosferde göçmen çocukların durumu ne? Sahadan gözlemlerini aktarmaya devam ediyor B.: "Okul çağındaki çocuklar için, ergenlik dönemindeki çocuklar için ciddi bir akran zorbalığı var. Okula devam etmeyenlerin yüzde 50'sinin nedeni akran zorbalığı olabilir gerçekten. Bir diğer nedeni tabii ki maddi zorluklar. Çocuklar okulu bırakıp çalışmak durumunda kalıyorlar. Bu bir yerden sonra hem okuldaki zorbalığa maruz kalmayacağı hem de para kazanacağı bir ikili faydaya dönüşüyor. Her şeyi öğrenmiş durumdalar. Örneğin, göçmenlerde çocuk işçiliği tespit etmeniz çok zordur. Çünkü geldiklerinde çalıştıklarını söylememeleri gerektiği ilk öğrendikleri şey oluyor. Bunlar daha çok saha çalışmasından karşımıza çıkar çocuklar. 'MESEM az para veriyor diye orada çalışmayan çocuklar' Türkiye'de çocuk ölümleriyle, iş cinayetleriyle anılan MESEM, çalışmak zorunda olan Suriyeli çocukları fırsata çevirmek isteyen düzen için de bir "insan kaynağı" olarak görülüyor. Bu nedenle sağlık emekçilerinden göçmen çocukları MESEM'e yönlendirmeleri isteniyor. Bu talep sonrası yaşananları ise B. anlatıyor: "MESEM diye bir şey başladı sonuç olarak, çocuk işçiliği meşrulaştıran bir yanı var. Ama bizim çalıştığımız alanda şu bir gerçek, çocuk gidiyor ve çalışıyor. Bize de kurum olarak 'çocukları MESEM'e yönlendirin' dediler. Birkaç çocuk için denedik bunu. Okula gitmiyor, okul devamsızlığı var, çalışmak istiyor. Yani uygun görünüyor bu eğitimin de devam edeceği bir yanı olduğu iddiası nedeniyle. Ancak şöyle sonuçlarla karşılaşıyoruz: MESEM daha az para veriyor. 'Ben dışarda çalıştığımda daha çok para alıyorum' diyor ve doğal olarak MESEM'de çalışmak istemiyor. Bizim Türkiye'de bu ciddi bir sömürüdür dediğimiz MESEM’in aslında ne olduğunu da gösteriyor bu." Genç bir annenin yaşadıkları ve düzen... Sürekli olarak insanların büyük travmalarına, sorunlarına tanık olan, burada destekleyici bir rol üstlenen, kendisi de güvencesiz çalıştırılan bir emekçi olan B., kaldırmakta en zorlandığı öykülerden birini, detaylarına girmeden şu sözlerle aktarıyor: "Genç bir anne, yeni bebeği olmuş ve bir sağlık sorunu var. Bebek hastanede. Çok yüklü bir borç çıkıyor anneye. Yeni doğum yapmış, yoksul bir emekçi. Kadına şu adımları atarsan destek verirler diyorlar, onlarca devlet kurumuna gidiyor. Parası yok, dili dönmüyor ve bebeği hastanede. Bütün şehri geziyor! 'Valiliğe gittim, oraya gittim, buraya gittim borcu sildirebilmek için. Sonuçta sildiremedim. Borcumu sildiremediğim için Suriye'ye dönmeyi düşündüm çocuğumu da alıp. Ama Suriye'de çocuğumun tedavi olabileceği bir hastane yoktu çatışmaların ortasında. Yine de göze aldım gitmeyi, bu sefer borcum olduğu için gidemeyeceğini öğrendim. Devlete borcum var, istesem gidemiyorum ama gitmesem de ödeyemiyorum!' demişti. Böyle bir ikilemde yaşıyorlar hayatlarını. Ancak yine de şunu söylemek önemli; her şiddet gören kadınlar muazzam bir boyun eğmeyle yaşamıyor. Savaşın içinden çıkıp gelmiş, yas yaşamış, yoksulluk ve şiddetle boğuşan bu kadınların inanılmaz bir hayatta kalma mücadelesi var. Türkçe öğrenmeye çalışıyorlar, kurslara geliyorlar, kendilerini geliştiriyorlar. Karşımızda 'boyun eğen' değil, 'dirençli' bir toplam var. Bu direnç olmasaydı sonuçlar çok daha trajik olabilirdi." Aynı sınıfın benzer sorunları Türkiye'de emekçilerin, kadınların ve çocukların yaşadıklarına çok benzer öyküler bunlar. Düzen tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ucuza, daha ucuza, daha da ucuza çalıştırabildiklerinin gözyaşları ve kanları üzerinden semiriyor. Bu semirmenin bir sonucu olarak savaş nedeniyle ülkemize gelen Suriyelilerin, savaş sonrası cihatçıların eline teslim edilen ülklerine dönmemelerini de dert etmiyor, bir olanak olarak görüyorlar. Tam da bu düzene ve bu düzeni temsil eden iktidara yakışan şekilde.

Go to News Site