BirGün Gazetesi
Türkiye tarihinin en vahim ve en utanç verici darbe dönemlerinden birinin tam ortasındayız. CHP Genel Başkanı Özgür Özel ’in bir konuşmasında (mealen) “Darbe ille de tankla, silahla, uçaklarla, askerlerle yapılmaz. Kimi zaman cüppeli hakim ve savcıların aldıkları kararlarla da yapılır...” diye gayet doğru tanımladığı bu darbe, bir anda “tanka (TOMA’ya) silaha (cop, plastik mermi, gaz bombası) bürünerek, iyice ayıplı bir hal aldı. Bu ayıbı ve bu hayasızca darbenin vahametini daha da büyüten unsur ise, CHP’nin önceki dönem genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ’nun, kendi baba ocağına karşı gerçekleştirilen ve açıkça “ Recep Bey Rejimi ”nin ömrünü uzatmaya yönelik olduğu tartışılamayacak bu darbenin işbirlikçisi olma konumunu kendine yakıştıracak tavırlar ve uygulamalar içinde olmasıdır. Bir yandan da, alenen “Rejime Can Suyu Darbesi” diye adlandırabileceğimiz bu darbenin yol açtığı “Rejim karşıtı tüm güçlerin uyanışını ve ortak mücadele ateşini harlandırdığı” gerçeğini de, “şerler içindeki hayır” unsuru olarak not alalım. Bu gerçekleri buraya bir yere koyalım. Ancak meselenin tamamını, yani Türkiye siyasetinde bu dönem olaylarının mânâ ve ehemmiyetini idrak edebilmek adına, işin bir başka vechesine de dikkat çekmek istiyorum. Tarihin ve ülke siyasetinin her döneminde politikacıların rolü olduğu kadar, politikanın kendi muhtevasının da önemli bir yeri olduğu gerçeğine eğilelim biraz da. Örneğin ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi ’nin bu hale gelmesinde, acaba hep genel başkanların ve onların parti içi icraatının mı, yoksa CHP’nin bir türlü “özgün bir politika çizgisine sahip olamamasının” mı daha büyük rolü var, bunu da tartışmak gerek. Dünyanın her yerinde, solda da olsa sağda da olsa siyasi partiler içinde “lider ve liderlik anlaşıyının” yani politikacının rolü elbette yadsınamaz. Ancak, partiye ve parti üzerinden de ülkenin geleceğine yön tayin eden esas meselenin “politika” olduğunu unutmamalıyız. Bunu “es” geçersek, CHP’nin içine düştüğü “Deniz mi? Kemal mi? Özgür mü? (hattâ Ekrem mi?)” kısır tartışmasının içinden çıkılamaz. CHP, on yıllardır “piyasacı – sağcı – NATO’cu” ve son çeyrek yüzyılda da emperyalizmin aparatı “İslamo – faşist” siyasete alternatif olarak seçmen kitlesinin teveccühünü kazanabilmekte neden bir nevi istikrarlı biçimde " başarısız" olduğu (ya da tersten okursak başarısız olmakta ısrar ettiği) gerçeğine kafa yormalıdır. Neyi temsil ettiğini, bırakınız hayatın somut akışı içinde, programında bile doğru dürüst, net ve yalın biçimde ortaya koyamayan kitlesine de izah edemeyen bir partinin, görünürde “lider (politikacı) düzeyinde görüş ve üslup farkları üzerinden” dönemsel tartışmalarına kapılıp sürüklenmesi kaçınılmazdır. Örnek vermek gerekirse… Son iki genel başkana da (Kemal ve Özgür Beyler ) bizzat canlı TV mülakatlarında yüzlerine şahsen açıkça sorduğum sadece şu iki sorunun yanıtını bile net olarak alamayışımı delil olarak gösterebilirim: “Laiklik” meselesi ve “solun (sol politikaların) tanımı” gibi iki temel konu başlığı. Buna, NATO konusundaki tavrı, emek ve sermaye karşısındaki (tercihli) duruşa dair pratikleri vb. konuları da eklerseniz; partinin, kadrolarının ve dolayısıyla üye ve hattâ seçmen tabanının savrulmasını anlayabilmek daha kolay olur. Bugün itibarıyla herkes, son menfur siyasi (ve hatta polis marifetiyle kolluk gücünün de karıştığı) darbenin neticelerini, koltuğa kimin ne kadar süreyle oturacağı, Parti Meclisi toplantısında kimin daha fazla oy alabileceği, hangi kongrenin geçerli hangisinin geçersiz sayılabileceği, “kimin daha fazla askeri olduğu” gibi konuları tartışmak yerine, yukarıda saydığım “politikalara” yoğunlaşmış bir CHP ve tabii ülke bambaşka bir yerde olabilirdi. Net ve sağlıklı bir politik hattı olmayan siyasi parti ve oluşumların, kendilerini kaçınılmaz olarak dönemsel ve “politikacı bazında” kısır kavgaların içinde bulması kaçınılmazdır. Yıllardır hem yazılarımda hem de TV’de ya da başka ortamlarda yaptığım konuşmalarda, yorumlarda ısrarla bu konunun altını çizerek CHP’li arkadaşları rahatsız ettiğimin farkındayım. Ama, üzülerek bu vesileyle bir kez daha dikkat çekmek istiyorum. Sizler, ey CHP ’li vatansever insanlar. Her dönem olduğu gibi bu dönem de “Özgür mü? Kemal mi?” zaviyesinden bakmayı değil, “Cumhuriyetin kurucusu ve en önemli, en köklü, en eski, en yaygın teşkilatlanmış bu önemli siyasi teşekkülü” koruyabilmek için partinin politikasının (hüviyeti, zaviyesi ve güzergahının) ne olduğunu dert edinirseniz, emin olun çıkış yolunu orada bulacaksınız. Bunu “dost ya da düşman görüşü” (uyarısı) olarak değil, dışarıdan, yani sizin dışınızdan bir samimi tenkit olarak algıladığınız takdirde, serinkanlı düşününce bana hak vereceksiniz. CHP bu meseleyi çözmeyi başardığında, bu memleketin şu anda “Kurtuluş reçetesinin başyazarlarının başında gelmesi gereken” konumdaki bu partinin de, Türkiye Cumhuriyeti ’nin de çıkış rotası çizilebilecektir. Şu anda en büyük ihtiyacımız da budur. Gün, “politikacılar” üzerinden değil, “İslamo – Faşist rejimden kurtuluş politikaları” üzerinden ve halk güçlerinin bu temelde kol kola girmesini sağlayabilmek için tartışma günüdür. Dönemsel olarak bunu başarma potansiyeli en güçlü olan ve meşruiyet zemininde bulunduğu, tartışmasız apaçık Özgür Bey ’in haklılığı, Kemal Bey ’in tarihi bir aymazlıkla rejimin emellerine hizmet ettiği gerçeği, bu temel meseleleri asla unutturmamalı.
Go to News Site