BirGün Gazetesi
Ortadoğu’ya ve Türkiye’ye dair son yıllarda yoğunlaşan siyasal tartışmalar, yalnızca güncel diplomatik açıklamalarla değil, aynı zamanda uzun bir tarihsel zihniyetin devamlılığıyla birlikte okunmayı gerektiriyor. Çünkü bazı söylemler anlık değil, birikimli bir siyasal perspektifin farklı zamanlarda yeniden görünür hale gelmiş biçimleridir. Bu çerçevede son dönemde ABD’li bazı üst düzey isimlerin Türkiye ve Ortadoğu’ya ilişkin yaptığı açıklamalar, tekil ifadeler olarak değil; bölgeye dair yerleşik stratejik bakışın güncel yansımaları olarak değerlendirilmelidir. Nitekim Eylül 2025’te ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Başkan Donald Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar, Türkiye’ye ilişkin yalnızca diplomatik bir değerlendirme değil; aynı zamanda emperyalistlerin Ortadoğu’ya bakışında kökleşmiş bir siyasal tahayyülün güncel ifadesi olarak okunmalıdır. Barrack’ın “Türkiye bir demokrasi ama otoriter gibi. Başkan Trump dahice bir şekilde ‘çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim’ dedi. Şu an bu oluyor” sözleri, meşruiyet kavramının uluslararası siyasette nasıl araçsallaştırıldığını açık biçimde göstermektedir. *** Geçtiğimiz Nisan ayında ise Antalya Diplomasi Forumu’nda dile getirdiği “Ortadoğu’da tutunabilen yegâne hükümetlerin monarşik yapılı güçlü liderlik rejimleri olduğu” yönündeki yaklaşım da aynı emperyal zihniyetin devamıdır. Burada demokrasi, çoğulculuk ve kurumsal denge mekanizmaları geri plana itilmekte; yerine istikrar, yönetilebilirlik ve merkezileşmiş iktidar tercih edilmektedir. Barrack’ın özellikle “müşfik monarşi” vurgusu, yalnızca teorik bir rejim tartışması değil; Türkiye gibi demokratik birikimi olan ülkelerde doğrudan siyasal sonuçlar üreten bir perspektifi işaret eder. Bu yaklaşım, halkların siyasal iradesini esas alan bir demokrasi anlayışını esas almak yerine, toplumları güçlü liderlikler eliyle keyfî biçimde şekillendirilebilecek yığınlar olarak gören, küstah ve tahakkümcü bir siyasal mühendislik zihniyetine dayanır. Bu çerçevede mesele, yalnızca bir diplomatın kişisel görüşleri değil; Ortadoğu’ya yönelik uzun süredir değişmeyen stratejik bakışın yeniden görünür hale gelmesidir: halk iradesi değil istikrar, demokrasi değil yönetilebilirlik, çoğulculuk değil merkezileşmiş güç. Türkiye açısından ise tablo daha derin ve çok katmanlıdır. Türkiye uzun süredir yeni bir rejim biçimine doğru yeniden yapılandırılmaktadır. Burada mesele yalnızca Erdoğan’ın kişisel siyasi hırsları değil; çok daha geniş bir siyasal ve kurumsal dönüşüm sürecidir. Erdoğan, bu süreçte farklı güç odaklarını bir arada tutan merkezi bir düğüm noktası işlevi görmektedir. YÖNETİLEBİLİR ANA MUHALEFET Malum emperyal dönüşüm tartışmaları yalnızca rejim inşâsıyla sınırlı değildir; muhalefetin yeniden biçimlendirilmesi de bu sürecin parçası olarak değerlendirilmektedir. “Makbul muhalefet” sınırlarının çizilmesi, CHP’nin içeriden AKP eliyle yeniden yapılandırılmaya çalışılması ve Kürt hareketinin sistem içine kontrollü biçimde çekilmesi bu çerçevedeki başlıklardır. Siyasal iktidara yakınlığıyla bilinen gazeteci Fuat Uğur’un “Kılıçdaroğlu yönetiminde milli sol bir muhalefet görüntüsü veren bir CHP göreceğiz” ifadesi de bu tartışmaların bir yansımasıdır. Bu bağlamda ifade edilmesi gereken diğer bir husus da, AKP’yi arkasına alan Kılıçdaroğlu ekibinin CHP’den tasfiye etmeye çalıştığı blokun da; mevcut düzenin dışında, sınıfsız ve sömürüsüz bir düzen kurma amacıyla anti-kapitalist bir kopuş hattını temsil etmemesidir. Son kertede tüm bu aktörler burjuva siyasetinin sınırları içinde yer almaktadır. Keza bugünkü siyasal iktidarla yaşanan gerilim de temelde sınıfsal düzlemde bir ayrışmaya değil, Türkiye’deki karar alma mekanizmaları ve iktidar yapısı içindeki güç mücadelelerine dayanmaktadır. Ancak şüphesiz bu tespit, mevcut tabloyu gölgelememelidir: siyasal İslamcı AKP iktidarı, toplumsal muhalefetin nefes alabileceği tüm alanları giderek daraltmakta, hatta ortadan kaldırmak için elinden geleni ardına koymamaktadır. Halkın değişim ihtimaline dair inancını zayıflatmak, geleceğe müdahale kapasitesini aşındırmak ve siyasal özne olma halini kırmak bu sürecin temel hedeflerinden biridir. Oysa Türkiye, yurttaşların ülkesidir; tebaa üretmeye yönelik emperyal projelerin değil. *** Ezcümle; anayasal düzenin daha da merkezileştirilmesine ilişkin tartışmalar sürerken, Barrack’ın “müşfik monarşi” övgüsü ile Türkiye’deki siyasal gelişmeler birlikte okunduğunda daha geniş bir tablo ortaya çıkmaktadır. Kuvvetler ayrılığının zayıflatılması, kurumların etkisizleştirilmesi, muhalefetin yeniden şekillendirilmesi ve siyasal alanın daraltılması tartışmaları bu tablonun parçalarıdır. Tom Barrack’ın sözleri ile Türkiye’deki siyasal süreçler arasındaki bu paralellik, basit bir rastlantı olarak görülemez. Çünkü emperyal müdahale yalnızca doğrudan zor yoluyla değil; zaman zaman anayasal dönüşüm tartışmalarıyla, diplomatik yönlendirmelerle ve siyasal alanın yeniden dizaynı üzerinden de ilerler. Sonuçta sorulması gereken soru açıktır: Türkiye’de siyasal düzen gerçekten yalnızca iç dinamiklerle mi yeniden şekillenmektedir, yoksa “istikrarlı model” adı altında belirlenen yeni bir siyasal tasarım adım adım mı inşa edilmektedir?
Go to News Site