Collector
Dinler tarihine yazılan tarihsel bir roman: Avram'ın Yolculuğu ve tanrıların öyküsü | Collector
Dinler tarihine yazılan tarihsel bir roman: Avram'ın Yolculuğu ve tanrıların öyküsü
soL Haber

Dinler tarihine yazılan tarihsel bir roman: Avram'ın Yolculuğu ve tanrıların öyküsü

Haber Merkezi Hatice İkinci’nin yeni romanı Avram’ın Yolculuğu, Mezopotamya’da tek tanrılı dinlerin doğuşunu ve putların yıkılışını İbrahim’in serüveni üzerinden anlatıyor. Arkeoloji ve sosyolojiyi kurguyla harmanlayan eser, dinler tarihine diyalektik bir pencere açıyor. Algoritmaya müdahale edin: Tek bir işlemle soL Haber’i Google’da ‘tercih edilen kaynak’ olarak seçin, aramalarınızda soL öne çıksın. Tüm hikayelerin kaynağı, dünyanın en doğurgan coğrafyası iki nehrin arasında şekillendi. Fırat ve Dicle'nin arasında şekillenen ve Nil’e kadar uzanan coğrafyada kurulan kentler, medeniyetler, şehir devletleri, imparatorluklar ve konuşulan diller tüm dünyanın incelediği bir konu oldu. Bu hem ilk olmasındandı hem de tüm ilkleri az biraz belirlemiş olmasından. Yasemin kokulu sabahlar, taş değirmende dövülen buğdaylar ve tüm insanlığın ortak şiirleri, destanları, ninnileri ve ağıtları Mezopotamya'da şekillendi. Uzaktan bakanların en büyük hatası tek bir Mezopotamya olduğunu düşünmeleridir. Oysa Mezopotamya bin çehresi olan bir insana benzer. Bunun belki de en iyi okumalarından birisi binlerce yıllık serüvenin dinler tarihi üzerinden okunmasıdır. Hatice İkinci ’nin geçtiğimiz haftalarda okurla buluşan Avram’ın Yolculuğu adlı romanı Mezopotamya’daki dinler tarihine tarihsel, arkeolojik, sınıfsal ve diyalektik bir bütünden bakmaya çalışıyor. Romanda hem kurgunun etkileyici büyüsü ve ona eşlik eden masalsı anlatım, hem de Avram’ın ya da bir başka isimle İbrahim’in sistemi çözen, dönüştüren, yüzlerce tanrının yıkılmasına sebep olan gerçekçi sorgulamaları okura eşlik ediyor. Hatice İkinci ile romanı Avram’ın Yolculuğu ’nu konuşmak için Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde bir araya geliyoruz. Belki de binlerce tanrının yer aldığı ve sonunda tanrıların erkeğe dönüştüğü figürlerin gelenleri uğurladığı bu büyük hafıza mekanında dinler tarihine yazılmış bir romanı konuşmak, roman için verilen emeğe hak ettiği buluşmayı gerçekleştirmek olur diye düşündüm. İkinci, "Romancı ya da yazar... Ne derler adına bilemem ama kendimi öyle hissetmedim. Hissetmiyorum. Bir mesele var. Bunu anlatmak istedim. Anlatıcı demek daha doğru olurdu sanırım bunun için" diyerek başlıyor söze. " İnsan dini yaratmasaydı, keşfetmek demiyorum, yaratmasaydı bence hayatla baş etmesi çok zor olurdu" diye devam ediyor sözüne ve ekliyor: "Çünkü nedensellik ilişkisini kuramamak, bilinmezlik içinde yaşamak zor. Gerçekten insanoğlunun macerasına her zaman hayran kaldım ." Anadolu Medeniyetler Müzesi'nde dini içerikli tabletlere dair konuşurken. Dinler tarihinin düğüm noktası: İbrahim Hatice İkinci’yi soL okurları daha çok gazeteci kimliği ile tanıyor. soL’da uzunca bir dönem kaleme aldığı söyleşiler ve haberler ile adına aşina olduğumuz yazarın romanı Avram'ın Yolculuğu 'nu konuşurken, söze dinler tarihini anlatmanın aslında ne kadar meşakkatli bir şey olduğundan bahsederek başlıyor. Ancak anlattığı konu olan dinler tarihinin kurgusal romanı Avram'ın Yolculuğu 'ndaki okuru içine çeken büyüleyici atmosferin kaynağında Hatice İkinci'nin, aslında bu kitapla birlikte daha çok öğrenmiş olduğumuz arkeolog kimliği yatıyor. İkinci, Avram’ın Yolculuğu 'nu anlatırken dinlerin tarihsel olarak nedensellik ilişkisi üzerinden nasıl bir ihtiyaca tekabül ettiğinden, inancın evriminden ve bunun sınıfsal kökenlerinden söz ediyor Roman, Mezopotamya’daki tarihsel ve mitolojik bir göç hikayesi üzerinden insanlığın dinler tarihinin öyküsünü anlatıyor. Hatice İkinci, Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan yeni romanı Avram’ın Yolculuğu ile bizi Mezopotamya’nın ışıltılı şehirlerinden Harran’ın tozlu yollarına, oradan Kenan diyarına uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. "İbrahim peygamber beni hep etkilemiştir dinler tarihine bakınca" diyor. "Ne oldu da tüm tek tanrılı dinleri birleştiren bir figür oldu bu isim diye hep düşünmüşümdür. Adına uluslararası sempozyumlar düzenleniyor, ülkeler birbiriyle savaşıyor onun mirası için, İsrail, Irak, Türkiye, orada mı doğdu burada mı doğdu diye bakarken nedir bu işin aslı diye düşündüm hep. Biraz oradan çıktı bu düşünce. İbrahim'i anlatmak dinler tarihini biraz daha anlaşılabilir kılar diye düşündüm " sözleriyle anlatıyor kitabın fikirsel gelişimini. Ur kentinden Urfa’ya genişleyen bir bilinmezlik Peki ama İbrahim nerede doğdu? Bu konuda da muhtelif rivayetler ve kaynaklar mevcut. Kimi kaynaklar Mezopotamya’da Ur kentini işaret ederken kimi kaynaklar ise Urfa’daki Harran’ı işaret ediyor. Tüm bu bilinmezlikler içinde arkeolojik verilerden yola çıkarak tüm insanlığın öyküsünün iki nehrin arasında şekillendiğini kavrıyoruz: İkisi için de kesin bir şey söylemek zor. Bir yerden sonra insanlar hangisine ikna olduysa ona inanarak yaşıyorlar. Bir örnek bir diğerini çelmiyor çünkü. İnsanlığın öyküsünde özel bir farklılığa yol açmıyor. Ama bir yolculuk üzerinden anlatacağım için ben bu topraklarda doğmasını tercih ettim. Peki ama Avram, nasıl bir yolculuk yapacaktı? Hangi kaynaklara ve hangi verilere dayanarak bu anlatı şekillendi? Hatice İkinci romanın bu açıdan arkeolojik verilerle nasıl şekillendiğini aktarıyor: Elde birden fazla senaryo var. Ama bu anlatıların düğümlendiği noktalar mevcut. Yani haritaya ve anlatılara geniş bir perspektiften bakınca 'olsa olsa buradan buraya göçmüştür' diyebiliyor araştırmacılar. Mezopotamya'da çok ciddi bir kırılma var o zamanlarda. Büyük göçler yaşanıyor. Anadolu'ya kadar geliyor bu yolculuk ve bugün Filistin toprakları olarak bilinen Kenan diyarına gelince bitiyor romanımız. Hangi duvar yıkılmaz, sorular doğruysa Avram'ın soruları ve sorgulamaları aynı zamanda tek tanrılı dinlere doğru insanlığın zihinsel evriminin hikayesini paylaşıyor okurla. Söze şu cümlelerle devam ediyor İkinci: Başına gelenleri sorguluyor Avram. Yaşadıklarından yola çıkıyor. Sorgulaya sorgulaya aslında yaşadığı toplumdaki çok tanrılı dinlerin tabularını sarsıyor ve bir düzenin yıkılmasına sebep olan bir sorular sistemi inşa ediyor. Buna o günün koşullarında devrim diyebiliriz. Ve tek tanrılı dinlere uzanan bir öykü çıkıyor ortaya. Ondan sonra ne oldu? Ondan sonrası her dinin farklı öyküsü. Ama öncesinde ne vardı, nasıl şekillendi bu süreç biraz onu anlatmak istedim. Anlatılardan yola çıkan şey aslında hem Hristiyanları hem Yahudileri hem de Müslümanları ilgilendiren bir öykü çıkarıyor İbrahim'in yaşantısında. " Bir fikirle başlıyor her şey, var olan sistem insanın ihtiyaçlarını, duygu dünyasını, inancını karşılamıyorsa, insan tanrıları dahi yıkıyor işte" diyor Hatice İkinci. İbrahim'in öyküsünü kıymetli kılan şey biraz da bu. Bir sembol olarak İbrahim, çok tanrıcılığın yıkılıp tek tanrıcılığa geçişinde tanrının evrimi olarak ortaya çıkıyor. Sümerlerin yıkılması, şehir devletlerinden imparatorluğa giden yolun açılması, büyük imparatorluklar kurulurken o yüzlerce binlerce tanrının imparatorlukların ayaklarına dolanması, bir sürü tapınağın, bir sürü tanrıya yapılan ritüelin ekonomik külfeti... Bunları görmeden, sınıfsal boyutu anlatmadan bu evrimi açıklayamayız. İkinci’nin bu sözleri romanın kurgusal kısmı ile tarihsel ve sosyolojik ilişkisi arasındaki zorlu teraziyi de betimliyor bir yanıyla. Evet romanı kaleme alırken kimi yolcuların güzergahları ve tarihsel karakterlerle temaslar kurgularla ilerlese de tüm bir anlatı aslında arkeolojik veriler ve sosyolojik tahlillerin bir araya getirilerek harmanlanmasıyla şekilleniyor. Roman bu vesile ile düş ile gerçek arasında ayakları yere basan bir sarkaç görevi görüyor. Hatice İkinci Değişmeyen şeyler var değişen onca şeyin arasında Tanrının ve inancın evrimine bakınca bir sürü farklı dönem ve ögeye rastlıyoruz. Ata kültünden kutsal sembollere, berekette kadının savaşta erkeğin kutsal sayılmasına, ana tanrıçalara ve bunların kadın figürlerinin zamanla kimliksiz bir form kazanmasına ve akabinde gelişen ataerkil sistem ve erkek tanrılar dünyasına... Bu büyük değişimler ve sorgulamalar bugüne de mesaj veriyor. İkinci, "Aslında hep benzer sorgulamalar içinde insanlık. Birçok kutsal metin toplumda ciddi sorgulamaların konusu değil mi içinden geçtiğimiz süre zarfında? Yani bu sorgulamalar hep olmuş, hep devam etmiş aslında bir yandan" diyor. Gülümseyerek ekliyor cümlelerine: Mesela kitaptaki Sümer-Sami savaşlarının bugüne devrettiği bir sürü hikaye var. Aynı zamanda bugün benzer şekilde tekrar eden örnekler de var. Sümerlerin kendilerini üstün görmesi, başkalarının göç etmeye zorlanması hâlâ benzer şeyleri yaşıyor olduğumuzu gösteriyor. Ama öte yandan şöyle bir şey daha var. Burada hayranlık uyandırıcı şey onca bilinmezliğe rağmen insanların sonu gelmeyen arayışı. Ben mesela bunca bilinmezlik içinde kalsam ya çıldırır ya da dağlara kaçardım herhalde... Kitabın hazırlığında çok ayrıntılı araştırmalar yaptığını ifade eden Hatice İkinci, bazen bir öykünün içinde geçen bir detay için bir sürü tablet ya da o tabletlere dair yazılmış makaleler incelediğini ifade ediyor. Özellikle Mezopotamya'nın antik dönemlerine dair gündelik hayatı araştıran İkinci buradan edindiği detayları romanına da yansıtmış: O dönemin insanları gerçekten çok ilginç. Çok neşeliler, kavga etmeyi, sorun çözmeyi hep hayatlarının merkezine koymuşlar. Sorunların karşısında bırakıp gitmemişler. Sümerliler belki de bizden daha düşkünler adalete mesela. Ve bu durum, tanrılar karşısında sorgulamaları da besliyor. Ben tanrıya yaptım diyor görevimi. O halde onlar da bana iyi bir kader yazmak zorunda diyorlar. Bir doğrusal ilişki ve bir terazi kuruyor. Aksi, aksi o terazinin sorgulanması. Zamanla da bu gelişiyor zaten. İnancın toplumsal ilişkilerde, sömürü çarklarında, tanrıların ve devletlerin birbiriyle olan savaşında nasıl bir ihtiyaca tekabül ettiğini anlatan İkinci, " Yaş ortalamasının 30 olduğu, açlıkla, kıtlıkla sınanan, göç eden insanların çağı kitabın anlattığı dönem. Hayatta kalma dürtüsü ciddi bir belirleyen. Ve araştırmaların sonucunda kitabı şekillendiren bir sürü detay ortaya çıktı. Bunlar çıktıkça ortaya roman da şekillendi" diyor, romandaki detayları anlatırken. Dinler tarihini anlatmak için yola çıktığının altını çizen Hatice İkinci, bunu yaparken formu en başından beri bir roman olarak düşündüğünü ifade ediyor: İbrahim'in benim anlattığım gibi bir hikayesi yok zaten. Tevrat'ta bir küçük kısım var. Ur şehrinde doğdu, kardeşi öldü, babası Terah işte oğlunu falan yanına alarak Harran'a yola çıktı. Bu kadar. Esasında benim yaptığım bu paragrafı ben roman yapmak oldu. Kuran’da hiç yok hayatına dair detaylar mesela. Babasından bahsediliyor sadece. Tevrat'taki Yaratılış Kitabı'ndaki paragrafı alarak bir roman haline getirmeye çalıştım. Yola çıktılar evet ama o yolculukta neler oldu? İşte onu o dönemin değer yargılarıyla, arkeolojik verileriyle bir araya getirmeye çalıştım. Bunlarla karşılaşmıştır dedim. Yolda başına şunlar gelmiş olmalı, bu sorgulamaları yapmadan bu sonuçlara varamaz diye baktım tüm bir serüvene. Peki okurun heyecanla takip ettiği bu serüvenin dayanakları nasıl oluşuyor? Nasıl oluyor da İbrahim’in öyküsünde bu ihtimaller ergin hale gelebiliyor? Orada da yola çıkmadan önceki gerçeklik ile yolculuk sonrasındaki açı yardıma koşuyor: Çatışmalar derinleşiyor, sorgulamalar derinleşiyor. Anlatılar, hadiseler, babasıyla olan çatışmalar... Babası statükoyu, çok tanrılı dinleri temsil ediyor. İbrahim ise yeni dünyanın kapısını aralıyor. "Eski, antik dönemlere ilişkin olan ile modern din anlatıları arasındaki en yakın köprünün Tevrat olduğunu düşünüyorum" diyor Hatice İkinci. "Sonuçta bu sürece ve tarihe inancın penceresinden bakmayan biriyim. Ama bu dönemin kendi anlatımına bakılacak olursak önceki dönemden en fazla iz taşıyan anlatı Tevrat'taki diyebiliriz" diye de ekliyor. Bu açıdan yeni olan ilk metin. Dolayısıyla konuya diyalektik bir pencereden bakıldığında da son arkaik metin de diyebiliriz bir yanıyla. Bu durumu "otantik değeri daha fazla" diyerek tarif ediyor İkinci. "Peki insanlık tarihinin tanrıyı arayışı neden bugün bir okurun öyküsüne dahil olmalı?" diye sorunca düşünüyor. Ellerinde romanı yazarken kaleme aldığı notlar, arkeolojik makaleler ve daha nice veri var. Onların arasında parmaklarını gezdirirken dönemin sorgulamalarına değiniyor: İbrahim'in binlerce tanrıyı sorgulamasını hafife almamalı. Basit bir şey değil. Binlerce tanrı bir ihtiyacı karşılamadığı zamanlarda gerçek sorular onların yerine geçiyor. Ve putlar yıkılıyor. Bu öykü bugün bize çok şey anlatıyor. Bugünün dünyasında, bugüne kadar dinlediğimiz ve anladığımız birçok şeyin, belki de hiçbir şeyin sorularımıza yanıt vermediği bir zaman diliminde, belki de putları yıkan bir insan öyküsünün sorgulamalarını kendimize yeniden hatırlatmalıyız. Var olan düzenin reddi. O günün çağının denklemini, putları yıkan ve tek tanrılı dinlerin kilidini açan sorgulamalar bugün hangi sorgulamalara eşlik edecek? Hangi kapıları açacak insanlara? Roman okura " daha önce yapıldı, yeniden yapılabilir ya da daha önce yaptık yine yapabiliriz " denklemi sunuyor. Aslında arkeolojik tüm metinler bir yanıyla hep bu öyküyü anlatıyor. Hatice İkinci ise buradan yola çıkarak bu değişimin hikayesinin kritik bir evresine edebiyatla dokunmayı başarıyor. 'Havva anan dünkü çocuk sayılır' İnsanlık tarihinde, dinler tarihinin öyküsü ve özellikle de öykünün bu topraklardaki örnekleri ve çıktıları Türkiyeli Marksistler tarafından araştırmaların merkezine alınmıyor. Konuya dair pek çok okumayı coğrafyaya ve kültüre dışardan bakan ve doğal olarak daha büyük genellemeleri derleyerek çerçeve çizen araştırmalardan okuyoruz. Bu durum ilkesel olarak doğrular sunmakla birlikte bizdeki örnekleriyle zenginleştirilmeye ihtiyacı olan bir biçim sunuyor aynı zamanda. Hatice İkinci, Ali Ekber Çiçek’in türküsünde geçen, "On dört bin yıl gezdim pervanelikte" sözünü hatırlatıyor. Anadolu'daki inanışlara bu açıdan bakıldığında aslında tanrılardan ve onların anlatılarından daha eski başka bir sürü öykü çıkarılabileceğinden bahsediyor. Aynı zamanda Avram’ın Yolculuğu 'nda bir sürü coğrafi öge ve kültürel form da okurla buluşuyor. Anadolu kısmı Ahmed Arif’in şiiriyle bezeniyor. Ve haliyle Havva ana dünkü çocuk sayılıyor. Bu ifade hem yolculuğun kadim kısmını hem de aslında içindeki kültürel zenginliği barındırıyor. Turnalar, abdallar ve daha bir nicesi... Tüm bunları düşünmek, bu tarihi verileri irdelemek çok keyifli ve geliştirici. Bunları okurken aslında bazen de 'her şey böyle değildi' diyebiliyoruz, bunu görmenin, okumanın kılavuzu bu. Düşünsene o dönem bu adamlar yüz tane tanrıyı elinin tersiyle itti. Kolay değildi. Peki ya bugün? Ya bizler? Kitabın içerisine yedirilen destanlar, şiirler ve tabletler düş ile gerçeklik arasındaki terazide okuru metnin içinde tutarak tarihi anlatıyı şekillendiriyor İkinci. Kitap boyunca bildiğimiz kentlerin ya da coğrafi bölgelerin antik isimlerine rastlıyoruz. Nemrut'tan Dicle ve Fırat'a ve oradan da Nuh Tufanı'na kadar birçok alışılageldik kavram ve hikaye de sayfalara konuk oluyor. Hatice İkinci romanda geçen bazı sofralardaki detaylar için sayfalarca makale ve tez incelediğinden, her bir detayın, okurken geçilen en basit bir ayrıntının dahi gerçekliğe en yakın olması için uğraş verdiğinden bahsediyor. Kitapta gezegenlerin insanların anlam arayışına eşlik eden imgeleri ve Avram’ın her koşulda ve başlıkta sorgulayan aklı sürekli kendini hissettiriyor. Romanı okurken hem bir gerçekliğin peşinde hem de onu arayan kurgunun içinde yer alıyor okur. Dinler tarihinin diyalektik olarak olay örgüsüne sadık kalan bu anlatısı üzerine tartışmayı ve konuşmayı oldukça hak ediyor.

Go to News Site