Collector
Berkin; on dört yaşında bir şiir | Collector
Berkin; on dört yaşında bir şiir
BirGün Gazetesi

Berkin; on dört yaşında bir şiir

Okan TOYGAR - Araştırmacı-Yazar 28 Mayıs 2013 sabahı, Taksim Gezi Parkı’nda birkaç ağacı korumak için nöbet tutan çevreci grubun çadırları polis tarafından yakıldığında, bunun yalnızca birkaç çadırı değil, yıllardır bastırılan bir toplumsal itirazı da ateşlediğini henüz kimse bilmiyordu. İstanbul’dan başlayarak ülkenin sokaklarına yayılan o direniş kısa sürede adalet arayışının sembolüne dönüşecekti. 1 Haziran’da Ankara’da Ethem Sarısülük polis kurşunuyla başından vurulmuştu. O akşam Okmeydanı’nda toplanan kalabalık, slogan ve konuşmalarla bunu protesto ederken, ufak tefek, esmer bir çocuk kalabalığın arasından öne fırladı ve mikrofonu alıp bir şiir okumaya başladı: “Ölenler dövüşerek öldüler; güneşe gömüldüler / Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!” Nazım’ın dizelerini haykıran o çocuk Berkin Elvan’dı. Henüz on dört yaşındaydı! O akşam, anne Gülsüm Elvan, “Artık vurmaya başladılar; dikkat edin!” dediğinde Berkin’in cevabı şaşırtıcı derecede yalındı: “O vurulanlardan bizim ne farkımız var? O da bir ananın çocuğu değil mi?” Oyun oynaması, sokaklarda koşturması gereken bir çocuğu bu kadar erken bilinçlendiren neydi? O şiiri ne zaman ve niçin ezberlemişti? Çocukların, kalabalıkların ortasında bir direniş şiiri okuyarak büyüdüğü bir ülke nasıl bir ülkeydi? Coğrafya kaderse, Berkin’in coğrafyası; Okmeydanı, Küçük Armutlu, Gazi, Gülsuyu’ydu. Çocukların oyunlardan önce adaletsizliği, eşitsizliği öğrendiği mahalleler… Çoğu, zorunlu göçle toprağını bırakıp büyük şehre savrulmuş işçi ailelerinin çocuklarıydı. Bir başka coğrafyada, Berkin gibi on dört yaşında, cılız bir çocuk olan Nemeçek’in hikâyesini anlatır Ferenc Molnár, “ Pal Sokağı Çocukları ”nda. Gerektiğinde tereddütsüz öne çıkan cesur bir çocuktur o da. Budapeşte’de yoksul bir mahallenin çocukları, oynadıkları boş bir arsayı zengin çocuklarına karşı savunurlar. Küçücük bir arsa, onlar için onur, dayanışma, var olabilmek demektir. Ve o çocukların en küçüğü, en kırılganı olan Nemeçek, bu uğurda en ağır bedeli öder. Gezi Parkı protestoları da ilk bakışta sıradan bir itiraz gibi görülmüştü. Ama Pal Sokağı çocuklarının korumaya çalıştığı yer nasıl bir arsadan ibaret değilse, Gezi Parkı da yalnızca bir park değildi; insanların özgürlük talebini ve adalet arayışını temsil ediyordu. *** İzleyen günlerde polis müdahaleleri, gaz bulutları ve ölüm haberleri gündelik hayatın parçası olmuştu. Ümraniye’de Mehmet Ayvalıtaş, Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz, Hatay’da Abdullah Cömert yaşamını yitirdi. 14 Haziran’da ise Ankara’da günlerdir ölüme direnen Ethem Sarısülük’ten acı haber geldi. Aynı akşam Başbakan, direnen halka Gezi Parkı'ndan çekilme çağrısı yaptı. Taksim Dayanışması’nın, bu çağrıyı reddetmesinin ardından, 15 Haziran Cumartesi akşamı TOMA’lar ve çevik kuvvet ekipleri Gezi Parkı’na biber gazı ve tazyikli suyla girdi. O günün sabahı Elvan ailesi farklı bir mutluluğun arifesindeydi. Üç gün sonra Berkin ortaokul diplomasını alacaktı. Öğle saatlerinde ailece yakın bir mağazadan mezuniyet kıyafetini aldılar. Keyfi yerindeydi Berkin’in. Dönüş yolunda annesinden istediği iki lirayla karnını doyuracak, mezuniyet töreninden sonraki kutlama için kızkaçıran alacaktı. O yaştaki bir çocuk için hayat hâlâ küçük sevinçlerden ve yaklaşan mezuniyet heyecanından ibaretti. Akşam Gülsüm Hanım kızlarla birlikte eyleme çıktı. Bir süre sonra Berkin de evden ayrıldı. Gece yarısına doğru kızlar eve dönmek isteyince Gülsüm Hanım, “Siz gidin, ben Berkin’e bakayım,” dedi. Kısa süre sonra Darülaceze civarında oğlunu görünce rahatladı. Berkin, bir yıl önce ayağı kırılan ve hâlâ tam iyileşmeyen annesinin koluna girip, “Bu ayakla nereye gidiyorsun topal topal?” diye takıldı. Gülüştüler. Eve yaklaşırken annesini öpüp “İyi ki benim annemsin” diye fısıldadı. Gazi Mahallesi’nden gelenlerle Okmeydanı’nda sokaklar dolup taşmıştı, o akşam. Taksim polisin sert müdahalesiyle boşaltılırken, ülkenin birçok kentinde çatışmalar yaşanıyordu. Mahalleye çöken yoğun biber gazı yüzünden, sıcağa rağmen günlerdir pencereleri açamıyorlar, sabahı zor ediyorlardı. O gece de öyle olmuş, kimse doğru düzgün uyuyamamıştı. Gün ağarırken Gülsüm Hanım kahvaltıyı hazırlamaya başladı. Evde ekmek kalmadığını fark edince fırına gitmek için hazırlanıyordu ki Berkin, “Senin ayağın sakat, ben giderim” diyerek annesinin elinden aldığı parayla kapıya yöneldi. Çıkarken, “Sokakta birilerini görürsem kahvaltıya getireyim mi?” diye seslendi. Bu, Gülsüm'ün, oğlunu son kez işittiği an olacaktı. Fırın yakındı. Kestirme yola sapacakken arkadaşlarının seslenmesi üzerine onların yanına gitti. Meydandaki polisler çocukları izliyordu. Arkadaşlarının uyarısına rağmen Berkin karşı kaldırıma geçti; ancak dönmek isterken polislerden birinin silahından çıkan gaz fişeğinin başına isabet etmesiyle yere yığıldı. Saat 07.07’ydi. Arkadaşları yanına vardığında ayağa kalkmış, sağlık ocağına doğru koşmaya başlamıştı. Başına saplanan gaz fişeğini eliyle çekip attı; “Beni eve götürmeyin, babam görmesin… Şeker hastası” diye bağırıyordu. Pazar gününün erken saatleriydi. Berkin, arkadaşlarıyla birlikte koşarak sağlık ocağının önündeki kaldırıma oturdu. Onlar çocuktu ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bilinci kapanmaya başlamıştı. Bir süre sonra mahalleden bir kamyonet bulundu. Berkin’i arka tarafa yatırdılar. Şoför, dörtlüleri yakıp korna çalarak hastaneye ulaşmaya çalışıyordu. Ancak az önce bir çocuğu nişan alarak vuran polisler bu kez araca gaz sıkıyor, geçmesine izin vermiyordu. Üç, dört dakika sürmesi gereken yol on beş, yirmi dakikayı buldu. On dört yaşında bir çocuk, göz göre göre ölüme sürükleniyordu. Sonrası, bütün ülkenin tanıklık ettiği zorlu bir bekleyişti. Berkin dokuz ay komada kaldı. Hastane önündeki kalabalık her gün biraz daha büyürken, umut yerini giderek boğucu bir belirsizliğe bırakıyordu. Uzun ve hüzünlü bir bekleyişin ardından, 11 Mart 2014’te yaşamını yitirdiğinde, on altı kiloya kadar düşmüştü Berkin. Ölümünün ardından Okmeydanı Cemevi önünde on binler toplandı. Kalabalık, saatler süren yürüyüşle Berkin’i Feriköy Mezarlığı’na götürdü. O yürüyüş, yalnızca on dört yaşındaki bir çocuğun uğurlanışı değil; yıllardır biriken acının, çaresizliğin ve adalet arayışının sokağa taşmasıydı sanki. Elias Canetti, “Günleri Sayılı Olanlar” adlı oyunuyla, insanların kader sandıkları şeylerin aslında iktidarın kurduğu hegemonik düzenin bir parçası olduğunu anlatır. Oyunda, insanlar doğdukları anda kaç yaşında öleceklerini bilirler. İsimleri de buna göre verilir: “50”, “32”, “4”… Her insan, ömrünün sayısıyla çağrılır. Berkin’in adı da işte böyle yazıldı bu ülkenin hafızasına. On dört… Onun, 1 Haziran 2013 akşamı okuduğu dizeler; “Akın var / güneşe akın! / Güneşi zapt edeceğiz / güneşin zaptı yakın!” diye devam ediyordu. Bir asır önce yazılmış o dizeler, bu toprakların emekçilerini anlatıyordu. Ama bazı dizeler yalnızca yazıldıkları döneme ait değildir. Yıllar sonra yeniden yaşanırlar; Okmeydanı’nda, bir çocuğun sesinde olduğu gibi. Kurşunlar bir insanı öldürebilir; gaz fişekleri de. Ama hiçbir silah bir şiiri öldüremez. Bu yüzden Berkin’in adı yalnızca bir çocuğun adı değildir; O, on dört yaşında yarım kalmış bir şiirin de adıdır artık!

Go to News Site