BirGün Gazetesi
Yusuf Tuna Koç Türkiye 21 Mayıs itibariyle yeni bir siyasi darbeyle karşı karşıya. Geçtiğimiz yılın Mart ayında muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olarak görülen Ekrem İmamoğlu’nun temelsiz bir biçimde gözaltına alınıp tutuklanmasıyla iktidar kendisine tehdit olarak gördüğü bir adayla yarışmayacağını açıkça ortaya çıkarmıştı. Geçtiğimiz hafta verilen mutlak butlan kararı ile muhalefetin de bizzat Saray kontrolünde olması arzusunda olduğunu gösterdi. Ancak CHP liderliğine dair yargı müdahalesiyle alınan karar tek başına CHP’nin iç meselesi olmadığı gibi, Türkiye’ye özgü bir durumun da ötesinde görünüyor. Rejimin muhalefeti baskı altına almak için yaptığı tüm hamlelerden önce müracaat ettiği Beyaz Saray, yalnızca bu yıl İran, Venezuela ve Küba’da rejim değişikliği müdahalelerine girişti. Bugün Türkiye’de yaşananların hem rejim içi dinamiklerini hem de emperyalist kapitalizmin yönelimleri bağlamındaki yerini Prof. Dr. Seyhan Erdoğdu ile konuştuk. Ülkemizde anayasal rejim 2017 yılında resmen değişmiş ve cumhurbaşkanına görülmemiş yetkiler verilmişti. Fakat geçtiğimiz yıldan bu yana yargı eliyle çok daha ağır, faşizan hamlelere tanıklık ediyoruz. Bu yaşananları rejimin doğası gereği mi görmek gerekir, yoksa daha derin bir krizden mi söz etmeliyiz? Avrupa Konseyi’nin danışma organı olan ve anayasa, insan hakları ile hukukun üstünlüğü alanlarında uzmanlaşmış bağımsız hukukçulardan oluşan Venedik Komisyonu, 2017 anayasa referandumu sürecinde, önerilen sistemin kuvvetler ayrılığını ortadan kaldıracağı, yargıyı cumhurbaşkanının kontrolüne açık hale getireceği ve Türkiye’yi denetim mekanizmalarından yoksun, otoriter bir “tek adam rejimine” dönüştüreceği uyarısında bulunmuştu. Gerçekten de Türkiye’deki demokrasi yanlısı güçlerin yoğun mücadelelerine rağmen gerçekleşen 2017 değişikliğinden sonraki yaklaşık on yıllık süre içinde, kuvvetler ayrılığı büyük ölçüde ortadan kalktı; Cumhurbaşkanlığı yürütmenin tamamını tek elde topladı, Meclis’in denetim kapasitesi yok denecek ölçüde zayıflatıldı. Türkiye, 2017 rejiminin hazırladığı kurumsal zemin üzerinden, yargı bağımsızlığının ortadan kaldırıldığı otoriter bir “tek adam rejimine” dönüştürüldü. Son dönemde gördüğümüz şey, bu dönüşümün daha ileri bir aşamasıdır. Özellikle belediyelere, CHP’ye, partinin seçilmiş yönetimine ve toplumsal muhalefet unsurlarına yönelik yargı hamleleri artık yalnızca muhalefeti baskılamakla sınırlı değildir. İktidar muhalefeti sınırlandırmakla yetinmemekte; CHP’nin seçim kazanma kapasitesini, aday çıkarma gücünü, belediyeler üzerinden toplumsal bağ kurma imkânını ve parti içi iradesini doğrudan hedef almaktadır. Amaç, gelecek seçimlerin siyasal alanını önceden düzenlemek, muhalefeti parçalamak, seçmenin iradesini etkisizleştirmek ve iktidar değişimi ihtimalini daha seçimden önce daraltmaktır. CHP yönetimine ilişkin mahkeme kararı ve ardından yaşanan polis müdahalesi de bu bakımdan sıradan bir parti içi hukuk meselesi değil, muhalefetin kurumsal varlığına dönük siyasal bir müdahale olarak görülmelidir. 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin birinci parti haline gelmesi ve ekonomik krizin kalıcılaşması, rejimin klasik seçim mühendisliği araçlarını yetersiz bırakmıştır. Bu nedenle baskı düzeyi artmakta, yargı doğrudan siyasal alanı yeniden dizayn eden bir araç haline gelmektedir. Bu açıdan bugünkü süreç, “normal otoriterleşmenin devamı” değil, otoriter rejimin kriz yönetimi biçimi olarak değerlendirilmelidir. Güçlü ve hegemonik bir iktidar, muhalefet partilerinin kongresine, belediye başkanlarına, adaylarına ve iç dengelerine bu ölçüde müdahale etme ihtiyacı duymaz. Böyle bir müdahale ihtiyacı, rıza üretme kapasitesinin zayıfladığını ve seçim kazanma güvencesinin azaldığını gösterir. Bu da rejimi, klasik otoriter başkanlık rejiminden çok, açık biçimde polis-yargı destekli ve faşizan eğilimleri güçlenen bir kriz rejimi haline getirmektedir. İktidar -şimdilik- seçimleri tamamen ortadan kaldırmadan, ama seçimlerin sonucunu önceden belirlemeye çalışarak rejimi sürdürmek istemektedir. Klasik faşizmin kendine bağlı kitleleri seferber etmeye yönelik stratejisi yerine —yine şimdilik— yargı, güvenlik aygıtı, medya ve devlet kaynakları aracılığıyla muhalefetin siyasal varlık koşullarını sistematik biçimde tahrip eden bir politika izlenmektedir. Bu yüzden “rejimin doğası mı, daha derin kriz mi?” sorusuna verilecek yanıt “ikisi de” olmalıdır. 2017’de kurulan rejim bugünkü faşizan yargı hamlelerinin kurumsal zeminini hazırladı; son bir yıldaki sertleşme ise bu rejimin daha derin bir siyasal meşruiyet ve yönetilebilirlik krizine girdiğini gösteriyor. EMPERYALİZMLE UYUMLU BİR İKTİDAR TASARIMI Türkiye’de önce 19 Mart süreci, şimdi ise mutlak butlan kararı ile gelecek seçimlere yönelik çok açık müdahaleleri tecrübe ediyoruz. Erdoğan’ın bu kararı almadan önce Trump ile konuştuğu da basına yansıdı. Türkiye’nin yanı sıra ABD’nin bu yıl İran, Venezuela ve Küba’da mevcut iktidar ve rejimlere yönelik müdahalelerini de düşündüğümüzde, tüm bunları emperyalizmin yeni bir yönelimi olarak mı görmek gerekir? Eğer öyleyse bunun ardında hangi dinamikler var? Bugünkü gelişmeleri, neoliberal küreselleşmenin krizi içinde emperyalizmin daha sert, daha açık ve daha güvenlikçi bir biçime yönelmesi olarak değerlendirmek gerekir. Eski dönemde emperyalist müdahale çoğu zaman serbest ticaret, piyasa reformları, sözde demokrasi ve insan hakları söylemleriyle meşrulaştırılıyordu. Bugün ise yaptırımlar, askeri müdahaleler, rejim mühendisliği, seçim süreçlerine müdahale ve bölgesel hegemonya temini için doğrudan tehdit ve baskılar öne çıkıyor. ABD emperyalizmi, hegemonik gerileme ve çok kutuplu rekabet koşullarında, artık liberal-demokratik kurumları yayma iddiasından çok, kendi bölgesel çıkarlarına uyumlu rejim biçimlerini zorla, baskıyla veya seçim mühendisliğiyle şekillendirmeye yöneliyor. Türkiye’deki gelişmeler de bu genel yönelimle kesişiyor. ABD, Türkiye’yi İran, Suriye ve Ortadoğu’daki daha geniş düzenleme içinde yeniden konumlandırmaya çalışıyor. Trump yönetiminin Türkiye’yi “Abraham Accords” çerçevesine dahil etme arayışı ve Tom Barrack’ın bölgede “monarşi” türü yönetim biçimlerine duyduğu özlemi ima eden sözleri de ABD’nin bölgede demokratikleşmeden çok İsrail merkezli güvenlik mimarisine uyumlu, denetlenebilir ve otoriter istikrar üreten rejimlerle çalışmayı tercih ettiğini göstermektedir. Bu nedenle Türkiye’deki otoriter konsolidasyon çabaları ile ABD’nin bölgesel dizayn arayışı arasında stratejik bir kesişme vardır. İktidarın ABD ile Suriye, İran, Gazze, İsrail ve NATO başlıklarındaki pazarlık kapasitesini, içeride seçim rekabetini daraltmak için kullanmaya çalıştığı söylenebilir. Böylece iç otoriterleşme ile dış pazarlık siyaseti birbirini besliyor. İçeride seçimlerin denetlenmesi, dışarıda ise Türkiye’nin ABD merkezli Ortadoğu düzenine eklemlenmesi, aynı otoriter istikrar mantığının parçaları haline geliyor. Burada ayrıca emperyalizmi yalnızca dışarıdan gelen bir basınç olarak değil, içerideki sınıf iktidarıyla eklemlenen bir ilişki biçimi olarak düşünmek gerekir. Bağımlı kapitalist ülkelerde iktidar blokları, dış destek ve uluslararası meşruiyet karşılığında kaynak dağılımını ve siyasal alanı sermaye lehine yeniden düzenler. Bu nedenle dış politika pazarlıkları ile içeride muhalefetin bastırılması birbirinden ayrı süreçler değildir. Madencilik, savunma sanayii ve inşaat-finans ağlarının çıkarlarının savunulması ile ucuz emek rejiminin korunması, otoriter devlet biçimini besler. Seçimlere müdahale de bu bağlamda yalnızca siyasal iktidarı koruma hamlesi değil, aynı zamanda mevcut birikim rejiminin ve ona bağlı sınıf koalisyonunun sürekliliğini güvence altına alma girişimidir. Dolayısıyla emperyalizmin yeni yönelimi, dışarıda askeri ve diplomatik baskı, içeride ise emeği, muhalefeti ve halk egemenliğini sınırlayan otoriter yönetim teknikleriyle birlikte işlemektedir. KILIÇDAROĞLU İKTİDAR MÜDAHALESİ Malum mutlak butlan kararının yarattığı en büyük tepki, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kararı sahiplenmesi ve Özgür Özel liderliğine karşı aldığı açık tavır oldu. Bu tavrın iktidar yanlısı olduğu yönünde eleştiriler yoğun. Siz Kılıçdaroğlu’nun tavrını nasıl yorumluyorsunuz? Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun tavrını yalnızca parti içi iktidar mücadelesi olarak yorumlamak eksik olur. Mahkemenin 2023 kurultayını iptal ederek Özgür Özel yönetimini düşürmesi ve Kılıçdaroğlu’nu yeniden göreve döndürmesi, yalnızca CHP içi bir hukuk tartışması değil, ana muhalefetin siyasal kapasitesini doğrudan hedef alan bir müdahale olarak görülmelidir. Kılıçdaroğlu’nun bu karara sahip çıkması, onun çağrısı üzerine polis müdahalesiyle CHP genel merkezine girilmesi ve Özel yönetiminin fiilen tasfiye edilmeye çalışılması, krizin yalnızca “parti içi” bir mesele olmadığını açıkça göstermektedir. Bu tavır, nesnel sonucu itibarıyla, iktidarın CHP’yi seçimlere giderken bölme, meşru yönetimini tartışmalı hale getirme ve muhalefetin siyasal enerjisini içeride tüketme stratejisiyle örtüşmektedir. Kılıçdaroğlu’nun tavrı, aynı zamanda ısrarla izlediği sağa açılma stratejisinin sürdürülmesi için alan açma çabasını da yansıtmaktadır. Kılıçdaroğlu, CHP’nin anti-emperyalist, halkçı, laik ve kamuculuk eksenli Atatürkçü köklerini geri plana iten bir siyasal çizgi izlemiştir. Partinin neoliberal kadrolara ve Fethullahçı eğilimlere açılması, 2023 seçimlerinde sağ partilere verilen geniş alan, aday listeleri ve siyasal söylemdeki sağ üslup, bu yönelimin en açık göstergeleridir. Bugün Kılıçdaroğlu’nun Özgür Özel liderliğine karşı aldığı pozisyon da yalnızca kişisel bir liderlik mücadelesi değil, CHP’nin yeniden daha denetimli, uzlaşmacı ve sağa açık bir hatta çekilmesi çabası olarak okunabilir. Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun kişisel ve kişilik özellikleri de mutlak butlan kararını benimsemesinde rol oynamıştır. Ancak onun, CHP tabanında olduğu kadar geniş Atatürkçü yığınlar, demokratik kitle örgütleri ve sol siyasi partilerin tabanında da büyük öfke uyandıran bu çizgisini, yalnızca kişisel ve kişilik özellikleriyle açıklamak yetersiz kalır. Mutlak butlan kararı üzerinden CHP’ye el koyma girişimini meşrulaştıran bu tutum, esas olarak siyasal sonuçları bakımından değerlendirilmelidir.
Go to News Site