soL Haber
Fadime Uslu Mayakovski’nin Yesenin için, Pasternak’ın Mayakovski için yazdığı şiirlerde ölüm son büyük olaydır. Nâzım Hikmet için yazılan şiirlerde ise ölüm giderek görünmez olur. Yerini kardeşe, ustaya, yoldaşa ve direniş hafızasına bırakır. Bu şiirler ölümü kaydetmez. Bir sesin el değiştirme tutanağını tutar. Mayakovski, şair dostu Sergey Yesenin’in ölümünün ardından yazdığı şiire, “Sen gittin diyorlar” dizesiyle başlar. Mayakovski’nin ölümü için Boris Pasternak’ın kaleme aldığı “Şairin Ölümü” başlıklı şiir de benzer bir haber cümlesiyle açılır: “İnanmıyorlardı, kuruntudur sanıyorlardı,/ Ama haberi öğreniyorlardı iki kişiden…” İlk dizeleriyle yas dilini sabitleyen bu iki şiirde ağıt sesini duyarız. Dizeler boyunca da geride kalanın, hayata “hoşça kal” diyen şairin yaşamını bir şiire sığdırma arzusuna eşlik ederiz. Ölü şairler için yazılan şiirler, biyografilerinin aşkın hâlidir sonuçta. Hayat hikâyelerinde şiir anlayışları yeniden yorumlanır. Ancak her ölüme aynı türden ağıt yakılmaz. Kimi şairler ardından yazılan şiirlerde sesleriyle yaşamayı sürdürür. Nâzım Hikmet bu ozanlardan biridir. Onun için yazılan şiirlerde Nâzım’ın biyografisinden ziyade etkisi duyulur. Moskova’da ölen sürgün şair, şiirlerde yeniden doğar. Bir yerde dünya halklarının kardeşi, başka bir yerde kelimeleriyle hapishane duvarlarını aşan mahkûm, şiirin yönünü değiştiren usta, ortak bir hafızaya dönüşen yoldaş olarak karşımıza çıkar. Şairler Nâzım’ın ardından kurdukları cümlelerde onunla konuşmayı bırakmazlar; ağıt, baştan itibaren diyaloğun biçimini alır. Nâzım imgelerinin en etkileyici örneklerinden biri Yannis Ritsos’un kaleme aldığı Bir Ad Müzik ve Evrene Dönüşünce şiirinde karşımıza çıkar. Ritsos şiirine bir ölüm haberiyle başlamaz. Nâzım’ın yokluğunu anlatmaya da çalışmaz. Bunun yerine onun adını yeniden kurar. “Nâzım, kardeşim, mavi gözlü Nâzım” diye seslenir ona. Şiir boyunca tekrar tekrar vurgulanır “mavi”. Mavi gözler, mavi yürek, mavileşen dünya… Göz rengi evrilerek halklar arasında dolaşan umut rengine dönüşür. Ritsos, Nâzım’ın adını ülkeler arasında dolaştırır. Türkiye’den Yunanistan’a, Sovyetler Birliği’nden Fransa’ya uzanan bu yolculukla, şairin ölümünü bir ulusun kaybı olmaktan çıkarır. Ritsos’ta Nâzım, dünyanın farklı kıyılarında birbirini hiç görmemiş insanların ortak yakınıdır. Şiirde sık sık “kardeşim” hitabı duyulur. Ölüm, iki şair arasındaki konuşmayı kesmez; tersine, şiirin kendisi bu konuşmanın sürdüğü alana dönüşür. Nâzım’ın adı her tekrarda başka bir coğrafyada yeniden duyulur. Howard Fast’ın, Nâzım Hikmet’e başlıklı şiirinde ilk beliren sahne hapishanedir. Sözün sınandığı yerdir burası. Fast, “Kendi duvarların nasıl tutamadıysa kelimelerini,” derken dikkatini doğrudan şiire çevirir. Hemen ardından gelen, “bizim duvarlarımız da tutamadı, kardeşim,/ kelimelerin buldu bizi,” dizeleri Nâzım imgesini açıklar. Mesele, her türden sınırı aşan sözün etkisidir. “kimseyi senin kadar yakından tanımadım,/ senin kadar, senin gibiler, bizim gibiler kadar,/ ulusların üstünde bir kardeşlik kuran;/ bizi de susturacaklarını sanıyorlar, / suspus edeceklerini duvarların ardında./ Senin uğruna ufak bir tokat atmıştık bir zamanlar,/ ama sen oldun bizi kurtaran.” Fast’ın şiirinde esas olan, sınırları aşan kelimelerin yolculuğudur. Şiirde Nâzım, susturulmak istendiği halde konuşmayı sürdüren bir direnişe dönüşür. Nâzım’ın en kalıcı imgelerden biri de usta imgesidir. Burada söz konusu olan büyük bir şaire duyulan hayranlık değildir. Şairler Nâzım’ı anarken bir şiir anlayışını, bir dil devrimini ve dünyaya bakış biçimini de hatırlatırlar. Birçok şair Nâzım’ı yalnızca bir öncü olarak değil, şiirin kurucu kaynaklarından biri olarak görür. Ataol Behramoğlu’nun şiirlerinde ve yazılarında Nâzım, Türkçenin ritmini değiştiren, şiire yeni nefes kazandıran kaynaklardan biridir. Nâzım’a Bir Güz Çelengi , Nâzım Hikmet “Tabu ve Efsane” kitaplarında Behramoğlu’nun ayrıntılı incelemeleri yer alır. Turgut Uyar da değerlendirmelerinde, Nâzım’ın şiirde açtığı alana dikkat çeker. Uyar, büyük “muhacir” dediği şairin ölümünden dört yıl sonra, 1967’de Papirüs’te yayımlanan yazısında, “Nâzım, dil kavrayışıyla bir dirimdir Türk şiirinde,” der. “İnsanca hastalıklı ve insanca sağlam. Anlattığı kendisidir. Yukardan bakmaz, içinde olduğunu anlatır. Heybeye yaslanandır o, ımızganır, eleştirmez, gelecek günleri düşünür. Bu yüzden biraz vahşidir, yabandır, ödünsüzdür, bağışlamaz. Ve sanırım aslında onun rahatsız ediciliği -politika ve şiir alanında- daha çok buradan gelmektedir.” Nâzım imgesinin merkezinde devamlılık vardır. Şairler Nâzım’a bakarken kendi şiirlerinin imkânlarını da görürler. Ustalık, şiirsel mirasa işaret eder. Nâzım’ın serbest nazmı, konuşma diliyle kurduğu ritim, şiire kattığı epik nefes, kolektif özne kullanımı sonraki kuşaklar için okul hâline gelir. Türk şiirinde bir başka Nâzım imgesi de yoldaştır. Hasan Hüseyin Korkmazgil’den Arif Damar’a uzanan hatta toplumcu şiirin kalbine yerleşen Nâzım, bir kuşağın mücadele deneyimini temsil eder. Ölümünden kısa süre sonra Atina’da yazdığı ve yıllar sonra Sözcükler Dergisinin 97. Sayısında Ari Çokona çevirisiyle yayımlanan Nazım Hikmet’in Eseri Hakkında Düşünceler başlıklı yazısında Ritsos şöyle der: “Nâzım Hikmet pasif düşüncelere gömülmez, kaçınılmaz çıkmazlarda karanlık yolculuklara çıkmaz, her türlü engele, her türlü ölüme meydan okuyan uzlaşmaz mücadelenin bayraktarı olur. Böylesi duygularla sosyal mücadele ve sosyal sıfatıyla nitelenen sanat daha derin anlam, daha yüksek hedef ve daha derin perspektif kazanır. Bu şiirin yaratıcısı da çağına ve dünyaya karşı sorumluluğunu soylulukla taşıyan örnek bir ozan olarak hatırlanacaktır.” Nâzım sadece hatırlanan, geçmişte kalmış bir şair değil, hayatın her alanına bugün de eşlik eden bir yoldaştır. Mayakovski’nin Yesenin için, Pasternak’ın Mayakovski için yazdığı şiirlerde ölüm son büyük olaydır. Nâzım Hikmet için yazılan şiirlerde ise ölüm giderek görünmez olur. Yerini kardeşe, ustaya, yoldaşa ve direniş hafızasına bırakır. Bu şiirler ölümü kaydetmez. Bir sesin el değiştirme tutanağını tutar.
Go to News Site