Collector
Hayaletin işgalinden Güvenpark ihtimaline | Collector
Hayaletin işgalinden Güvenpark ihtimaline
BirGün Gazetesi

Hayaletin işgalinden Güvenpark ihtimaline

24 Mayıs günü CHP genel merkez kapısına lümpen-mafya unsurlarını yedeklemiş hiziplerin dayanması ve hemen ardından polisin biber gazı ve plastik mermilerle binayı işgali, 12 Eylül darbe mekanizmasının zamanımızda biçim değiştirerek hortlayan uğursuz hayaletiydi. Bu çıplak zor aygıtının fütursuzluğu karşısında, tam da Gezi’nin yıldönümünde, önümüzde yanıtlanması gereken yakıcı bir soru var: AKP’li yıllar boyunca çözülen, eriyip yoksullaşan orta sınıfın Gezi’den başlayarak 19 Mart Saraçhane protestolarına kadar uzanan o kitlesel öfkesi neden hep "anlık parlamalar" olarak kalıyor? Bu durum beceriksiz ya da “hain” liderlerin hatalarıyla heba edilmiş yıllar yüzünden olmadı sadece. Temel sorun, AKP devletinin şiddetten sakınmayan asimetrik gücü ve her geçen yıl daha da mülksüzleşen kitlelerin ruhsal dünyası arasındaki o derin yapısal uçurum. Gezi de, Saraçhane de sistemin "yok" saydığı kitlelerin siyaset sahnesine çıplak iradeleriyle çıktığı, tarihi askıya alan saf birer "uyuşmazlık" anıydı. Ancak bu parlamalar kalıcı bir ışığa dönüşemedi; çünkü sokağın coşkusu çekildiği an, neoliberal üretim ilişkileri ve dijital sömürü çarkları kitleleri yeniden kendi yalıtılmış hayatlarına, evlerine fırlattı. Kitlenin organik öfkesi dijital ağlarda estetize edilerek hızla birer “gösteriye” dönüştürüldü. Öfke, tweet atılarak tüketildi; eylemsizlik entelektüel ironiyle beslenerek pop-liberal bataklıkta boğuldu. İroniler ve tweetler genel merkez binasına giren polisin plastik mermisini engellemeye yetmedi! 12 Eylül’ün kitlesel işkence dehşetinin ve solkırımının tanığı, 2016 Darbe Girişimi sonrasının "terör/ajan" paranoyasını bedeninde taşıyan, yaralı ve onlarca yıldır mülksüzleştirilen o orta sınıf öznelliği, sokağın coşkusu bittiğinde, korkuyla evine sığındı. Çünkü kendisini savunacak seküler ve sınıfsal bir güç merkezi bulamadı. ÖRGÜTSÜZLÜĞÜN RUHSAL BARİKATI Çünkü sokağın parlamalarını söndüren asıl psikolojik engel; isyan edeni devlet zoru karşısında bağrına basacak güçlü, organik bir örgütlenmenin olmamasıydı. Örgüt, sadece bir eylem mekanizması değil; kitle psikolojisi açısından bireyin ruhunu ve bilincini devletin gaddarlığından koruyan ruhsal bir kalkandır, toplumsal kaygıyı göğüsleyerek dindiren kurumsal bir sığınaktır. Bu kalkanın yokluğunda, her isyan parlaması devletin şiddet duvarına çarparak söner ve yerini "özgürlükten kaçış" refleksiyle yeniden egemenin rıza üretimine bırakır. O köklü “mevzi savaşı” toplumun kılcal damarlarında örülmediği sürece, sokağın her manevrası anlık bir katarsisten ibaret kalır. Tam da bu yüzden Türkiye’de siyaset, manipülatif anket fetişizminin rakamlarıyla değil; toplumun 12 Eylül’den miras kalan onarılmamış yaralarını ve korkularını, dindarların siyasal islamın riyakarlığı karşısında yaşadıkları deist inanç krizini, kimliklerini özgürce yaşamak isteyenleri, her gün öldürülen kadınları, okula aç giden çocukları ve gençlerin geleceksizlik kaygılarını ortak bir sınıfsal kurtuluş zemininde birleştirme pratiğine ihtiyaç duyuyor. Muhalefet, anketlerin konforlu illüzyonundan çıkıp mahalle düzeyinde kitleleri kapsayan yerel dayanışma ağlarını inşa etmediği, o evlerdeki suçluluk duygusunu sınıfsal bilince tahvil edecek somut bir toplumsal isyan dili kuramadığı sürece bu parlamalar sönmeye mahkûm kalacak. Örgütlü gövde, sokağa çıkanı bir sığınak gibi bağrına bastığı gün, evdeki o kuşaklararası korku duvarı yıkılacak ve siyaset, ancak o zaman gerçek anlamıyla sahneye çıkacak. Eğer bu organik örgütlenme aşağıdan yukarıya inşa edilemezse, orta sınıfın çöküşüyle birlikte genç kuşaklar sistem içi siyasetten tamamen koparak yıkıcı, nihilist ve lümpenleşen bir öfke sarmalına savrulabilecek. 30 MAYIS: KORKU DUVARINDA AÇILAN GEDİK Donmuş görünen yapıların içindeki çatlakları ve filizlenen yeni imkanları yakalamaya devrimci siyaset diyoruz. İşte tam da bu boğucu tıkanıklığın ortasında, 30 Mayıs günü Güvenpark’ta cisimleşen o irade ve ardından Anıtkabir’e uzanan kitlesel yürüyüş, ezberleri bozan ve yenilgi melankolisini dağıtan bir kırılmayı başlatabilir. Güvenpark “bayramlaşması” anket şirketlerinin soğuk aritmetiğinde "hesaba katılmayanların" evlerindeki kuşaklararası korku duvarının tek bir hamleyle delinmesi, yok sayılanların da sokağa inmesiydi. Güvenpark’ta gençler kadar yaşlıların da olması, o yaşlıların 12 Eylül faşizminin ruhlarına ektiği korkudan nihayet özgürleşmeye başladıklarını gösteriyor olabilir. Kitleler orada sadece bir haksızlığı protesto etmekle kalmayıp; birbirlerinin gözünde o çok özlenen, sokağa çıkanı bağrına basacak örgütlü gövdenin somut ihtimalini ve kolektif sığınağını bulmuş olabilirler. Bu hamle, Gezi’yle başlayan, Saraçhane ile hatırlanan dijital öfkeyle patlayan o gençliği, Güvenpark’ın travma zincirini kıran tarihsel hafızalı yaşlılığıyla buluşturabilecek organik bir sentezin kapısını aralayabilir: Gezi ve Saraçhane gençliği ile Güvenpark yaşlılığını aynı sınıfsal barikatta bir araya getirebilecek somut bir örgütlenme imkanı! Toplumsal yaralardan ancak kolektif eylemin dönüştürücü gücüyle özgürleşilebilir. Anıtkabir yürüyüşü, mutlak yalnızlığı kıran, kaygı ve korkuyu sokağın ortasında göğüsleyen kurumsal ve organik “cephenin” ilk muştusu olabilir. 24 Mayıs’ın uğursuz hayaleti, 30 Mayıs’ın örgütlü kitle iradesi karşısında kendiliğinden geri çekilmeyecek. Olasılıkla şiddetini daha da arttıracak. Ama işte siyaset, kalesini anket kağıtlarından kurmak değil, sokağın tam ortasında inşa etmek; bu örgütlü gövdenin kurucu iyimserliğini yeniden, gerçek anlamıyla sahneye çıkarmak demek.

Go to News Site