soL Haber
Sinan Sönmez Ülkemizdeki gelişmeler zamanın ruhuna aykırı gözükmüyor. Neden mi? Kısaca ve en yalın biçimde birkaç istisna dışında ABD ve Avrupa’da Batı veya burjuva demokrasisi giderek zayıflamakta hatta tasfiye sürecine girdiği görülmektedir. Ülkemizde kırık dökük olsa da demokratik mekanizmaların işlemesine giderek artan dozda ve genişleyen kapsamda yapılan aşındırma ve çalıştırmama siyaseti CHP’ye karşı yargı üzerinden yapılan müdahaleyle doruğa ulaşmıştır. Anayasa hukuku, idare hukuku ve ceza hukukunun yetkin ve saygın isimleri, siyaset bilimciler birçok kez kararın hukuksuzluğu ve geçerli olmadığını ayrıntılı olarak açıkladılar, yazılı olarak ifade ettiler. CHP’nin seçilmiş yönetici kadrosu ve organlarının hedef alındığı ortadadır. Bununla birlikte sorun çok boyutludur. Bu girişimin geriye dönülmemek üzere zaten büyük ölçüde yıpratılmış laik demokratik düzeni (elde ne kaldıysa!) tasfiye etmeye yöneldiği ortadadır. Çeşitli çevrelerce dile getirilen Lozan karşıtlığı, yüzyıllık tahakküm, yaygınlaştırılan tarikatlar, laik eğitimin giderek tasfiye edilmesi ve daha birçok uygulama ve söylem gidişatı somut olarak ortaya koymaktadır. Yaşadığımız olaylar zamanın ruhuna ters düşmemektedir. Dünya genelinde ekonomik ve siyasi yeniden yapılanmalar ve gelişmeler Türkiye’deki uygulamalara da uygun diyebileceğimiz bir ortam yaratmıştır. Bir benzetmeyle kapitalist dünya ekonomisinin oluşumu ve uğradığı dönüşümlerde sermaye birikimi modelinin nitelikleri ve uygulanan düzenleme biçimi veya rejimi belirleyici olmaktadır. Birikim sürecinde beliren tıkanıklıklar yeni dönüşümlere, yeniden yapılanmalara yol açmaktadır. Ancak dünya ekonomisindeki ekonomik-mali güç odaklarının, sermaye birikimini yönlendiren merkezlerin çevre ülkelerdeki ekonomik yapıları ve dönüşümü üzerinde belirgin bir etkinliğe sahip olduğu gözlenmektedir. Bu bağlamda iç etkenler üzerinde dış etkenlerin biçimlendirici ve yönlendirici olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki, dış etkenlerin mekanik biçimde bir sosyal oluşumu biçimlendirdiğini ileri sürmek olanaksızdır. İç ve dış etkenlerin eklemlenmeleri sonucunda iç yapılar etkilenmekte, hatta biçimlenmektedir. Bunun anlamı, dünya ekonomisiyle bütünleşme çaba ve süreçlerinin Çevre’de ekonomik, toplumsal ve siyasi dönüşümlere yol açmasıdır. Bu bağlamda dış etkenler veya koşulların bir tür içselleşmesinden söz etmek olanaklıdır. Çizdiğimiz çerçevede yakın dönemde ve mevcut durumda Irak, Suriye, Gazze, Lübnan’daki durum ve son olarak İran’a saldırıyla oluşturulan yeni koşullar, ABD’nin tam sınırımızda, Azerbaycan ve Ermenistan’ın onayıyla Nahçıvan üzerinden Türkiye ve dolayısıyla Batı Avrupa’yla bağlantı kuran Zengezur Koridoru’nun kısaca Trump Koridoru (Uluslararası Barış ve Refah İçin Trump Rotası) olarak vaftiz ettiği bir dünya söz konusudur. Maduro ve eşinin korsan harekatıyla kaçırılması, Küba’ya tehditler vd., Trump yönetiminden etrafa saçılan yeni bir emperyalist politika demetini oluşturmaktadır. ABD’nin Suriye temsilcisi ve Türkiye’deki büyükelçi emlakçı işadamı Tom Barrack küstahlıkla Osmanlı övgüsünün arkasına sığınarak ulus-devlete karşı çıkması bölgede (Türkiye dahil) Batı tipi demokrasinin olanaksız olduğunu ve monarşiye dönüşün uygun olacağını birçok kez yinelemesi rastlantı olmasa gerek! Bir süreç içinde ele alındığında yargı eliyle yapılan son düzenleme zincirin son halkası olmayabilir, muhtemelen yeni halkalar eklenerek zincir kapatılabilir veya kapatılmaya çalışılır. Zincir uzun hatta orta erimde çürümeye mahkûm değil midir? Yanıtı dış ve iç sosyo-ekonomik ve siyasi dinamikler belirleyecektir. Başlıktaki Almanca zeitgest/zamanın ruhu bir sözcükten öte kavramsal bir terim. Ülkemizdeki gelişmeler zamanın ruhuna aykırı gözükmüyor. Neden mi? Kısaca ve en yalın biçimde birkaç istisna dışında ABD ve Avrupa’da Batı veya burjuva demokrasisi giderek zayıflamakta hatta tasfiye sürecine girdiği görülmektedir. Salt Avrupa’yı ele aldığımızda sağ siyasetin kanatları altında neo-faşist, otoriter/totaliter rejimlerin giderek güç kazandığı yadsınamaz bir gerçektir. Bu süreçte zamanın ruhunu giderek otoriter rejimlere evrilme yansıtmaktadır. Daha somut olarak vurgulayalım; Fransa’da kamuoyu anketleri aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partisini seçmen tercihinde ilk sırada göstermektedir. Almanya’da ise Almanya İçin Alternatif (AfD) gücünü giderek artırmaktadır, ülkenin doğusundaki 5 eyalette son seçimlerde birinci parti konumuna gelmiştir. Britanya’da son yerel seçimlerde sağ sapma gösteren İşçi Partisi (Labour Party) son yerel seçimlerde hezimete uğramıştır. Aslı varken taklitçisi olmak İşçi Partisi'ne yarar sağlamamıştır. Batı Avrupa’daki diğer ülkelerde sağ partilerin güçlendiği, koalisyon ortağı veya doğrudan iktidarda olduğu bilinmektedir. Önemli bir istisna İspanya’dır ancak İspanya’da koalisyonla yönetimde olan sosyalist partinin gelecek seçimlerde iktidara gelebileceği kuşkuludur. Temmuz 2023 seçimlerinde İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) 350 sandalyeden 121’ine sahip olmuş ve ikinci sıraya gerilemiştir. Sol İttifak’ın (Sumar) 31 milletvekili elde etmesi PSOE’nin koalisyon hükümeti kurmasında yeterli olmamış ancak Bask (Junts) ve Katalan (ERC) bölgesel partilerinin desteğiyle azınlık hükümeti kurulabilmiştir. Gelecek seçimlerde yönetimin sol-sosyal demokrat koalisyonun başarısı önüne bir soru işareti koymak gereklidir. Üstelik Trump ve İsrail saldırganlığına karşı sert tepki gösteren ve CHP’nin seçilmiş başkan ve yönetimiyle dayanışma içinde olan, sosyal-demokrat nitelikteki Sosyalist Enternasyonal başkanı Pedro Sanchez’in partisi PSOE’ye karşı yolsuzluk soruşturması kapsamında genel merkez binasının polis baskınıyla arama yapılması rastlantısal bir gelişme olabilir mi? Bu gelişme bizler için hiç de şaşırtıcı olmadı. Zamanın ruhu geleneksel burjuva demokrasisindeki son halkaların kopmasının hızlandığını işaret ediyor. Tabloyu tamamlamak için yönümüzü Orta Avrupa ve Balkanlar’a çevirdiğimizde sosyal demokrasinin kaybolduğu gözlemlenmektedir. Macaristan, Bulgaristan ve Çek Cumhuriyeti parlamentolarında sosyal demokrat milletvekili bulunmamaktdır. Macaristan’daki 12 Nisan’da yapılan seçimlerde Peter Magyar Orban’ı ağır yenilgiye uğrattı. Bu gelişme ülkemizdeki ana muhalefet partisi tarafından demokrasinin zaferi olarak sunuldu. Anımsatalım; Magyar muhalefeti oluşturan diğer partileri de ringin dışına atmıştır. 1989’dan sonra kurulan dört koalisyon hükümetinde yer alan sosyalist parti artık parlamentoda temsil edilmemektedir. Sosyalist Parti Orban’ın yenilgiye uğratılması için Magyar’a destek amacıyla seçimlere katılmamıştır. Sosyalist Parti'den kopanların oluşturduğu demokratik koalisyon yalnızca yüzde 1,1 oy toplayabilmiştir. Macaristan’da ilerici partilerin yanısıra liberaller ve yeşillerin teknik anlamda yok olma sürecine girdiklerini siyaset bilimciler belirtmektedir. Parlamentoda muhalefeti Orban’ın formasyonu FIDESZ ve neo-nazi hareketin temsilcisi üç partiden gelen 6 milletvekilinin oluşturması ise ülkedeki siyasi tabloyu ortaya koymaktadır. Çek Cumhuriyeti’nde eskiden güçlü olan sosyal demokrat parti 2021’den beri parlamentoda temsilciye sahip değildir. Bulgaristan’da sosyalist parti 1990’dan itibaren altı kez iktidara gelmişken artık parlamentoda temsil edilmemektedir. Sosyal demokratlar Slovenya’da muhalefette, Polonya’da ise oyları yüzde 10’un altına inmiş durumda. Özünde sosyal demokratlar eski komünist partilerin mirasçısı olarak siyaset arenasında yer aldılar ancak ideolojik temele sahip olmamaları ve artık gelenekselleşen siyasi savrulmalar sonucunda önce işçi sınıfını daha sonra da orta sınıfları milliyetçi sağ partilere hediye etmiş bulunmaktalar. Bölgedeki komünist partilerin sosyal demokrasiye dönüşümü bağlamında ideolojik olarak boşta kalmaları, tutarsız politikaları ve tutumları, neoliberal ideolojiye açılmaları ve savrulmaları sonucunda yenilgiye uğramaları sürpriz değildir. Sorun yalnızca Orta Avrupa ve Balkan ülkelerini kapsamıyor, Batı Avrupa coğrafyasında da aynı. Kısmen yansıtmaya çalıştığımız olumsuz koşullar Türkiye’yi kuşkusuz etkilemektedir. Ancak ülkemizde batı dünyasından farklı olarak özellikle 1923’ten itibaren halkın benimsediği Cumhuriyetçilik, laiklik ve Kemalizme sahip çıkma mutlaka dikkate alınmalıdır. Önemli olan husus Marksist, sosyalist, cumhuriyetçilerin bir araya gelmesi ve ortak bir yol haritasında karar kılmalarıdır. Bu doğrultuda 7 Haziran’da toplanacak Cumhuriyetçiler Kurultayı’nın önemli bir adım olduğunu vurgulamak isteriz.
Go to News Site