soL Haber
Fatih Yaşlı Arvasi’nin, Necip Fazıl’ın, Işık’ın, Ören’in, Said Nursi’nin, Fethullah Gülen’in talebeleri, bilcümle tarikat ve cemaat, neredeyse 80 yıldır o yıkım siyasetini devam ettiriyorlar ve bugün artık rejim inşasının neredeyse son durağında, “seçimsiz Türkiye” durağındayız. Memlekete CHP üzerinden çekilen seçimsizleştirme operasyonunun medya ayağında TGRT bulunuyor, birkaç gazeteci kılıklı aparat mütemadiyen ekranlardan toplumun üzerine irinli yalanlar saçıyor. Peki TGRT kimin? İhlas Holding’in. Peki İhlas Holding kimin? Işıkçılar cemaatinin. Peki Işıkçılar kim? Işıkçılar cemaatini Hüseyin Hilmi Işık kuruyor. Asker kökenli bir isim olan ve askeri liselerde kimya dersleri anlatan Işık dini kitaplar yazıyor, müritler buluyor, etrafındaki halka genişliyor, bir cemaat şekilleniyor ve nihayetinde de holdingleşmeye giden yolun önemli adımlarından biri olarak 1976 yılında Işıklar Vakfı kuruluyor. Işık’ın ölümünün ardından cemaatin başına önce öğrencisi sonra da damadı olan ve yine askerlikten gelen Enver Ören geçiyor. Bugün ise holdingleşmiş cemaatin başında Enver Ören’in oğlu Ahmet Mücahit Ören bulunuyor. Ören’i biz en son Epstein yazışmalarından hatırlıyoruz, adı bu yazışmalarda “yaramaz Ahmet” olarak geçiyor. Dededen toruna, askeri liselerden Epstein yazışmalarına uzanan bu hikâyedeki en kritik nokta, Hüseyin Hilmi Işık’ın mürşidi ve şeyhinin Abdülhakim Arvasi adlı bir Nakşi olması. Arvasi’yi önemli kılan ise Işık’la ilişkisi değil aslında; Arvasi Türkiye İslamcılığının en önemli figürlerinden biri olan Necip Fazıl’ın da şeyhi, Necip Fazıl Arvasi’yle 1934’te tanışıyor ve İslamcılık serüveni böyle başlıyor. Necip Fazıl, Türk sağının antikomünizmle cumhuriyet düşmanlığını nasıl tek bir potada erittiğini ve bu ikisinin nasıl birbirinden ayrıştırılamaz olduğunu anlamak için bakmamız gereken birkaç isimden biri, belki de ilki. Daha 1950’lerde, iş başına gelir gelmez Menderes hükümetine “şekavet ocağı”, yani eşkıyalık, haydutluk ocağı dediği CHP’nin kapatılması gerektiği yönünde açık mektuplar yazıyor, çağrılarda bulunuyor. Örneğin 1951 tarihli bir yazısında şöyle diyor: Evet, Adnan Menderes, 27 yılın şekavet ocağı CHP ile o ocağın içinden çıkıp hâlâ hakiki mesnedini bulamamış olan kendi ocağınızın müstahak olduğu muameleye kavuşturulması işini de sizden bekliyoruz. Birinin ebediyen kapısını kapamak ve kapıcılığını örümceklere havale etmek, öbürünün de pencerelerini açmak ve içine güneşi kabul ettirmek hüner!.. Benzer şekilde 1970’lerde Menderes’in CHP’yi kapatmamasının sonuçlarının görüldüğünü ve bu sefer fırsatın kaçırılmaması gerektiğini söylüyor, Menderes’in yapmadığı şeyi Milliyetçi Cephe hükümetlerinden, Demirel’den, Erbakan’dan, Türkeş’den bekleyerek şöyle diyor: Sanki Milli Kurtuluş hareket Türk’ü düşman elinden kurtarıp, ondan bin kere beter bir eşkıya çetesi elinde hem ruh ve hem madde planında tahrip etmek fikrinden doğmuş gibi, bugün vatan uzviyetinde beyin, kalb, ciğer, böbrek ve mide, hangi illet varsa hepsi birden işte Halk Partisi’nin açtığı bu zemin üzerinde biten, haşhaşından zakkumuna kadar zehirli otlar yüzünden meydana gelmiştir. Necip Fazıl’ın bir dönem Erbakan’ın akıl hocalığını yaptığını, iç savaş manzaralarının yaşandığı 1970’lerin sonuna doğru MHP’yi desteklediğini, Erdoğan’ın da onun rahle-i tedrisatından geçtiğini ve günümüzde AKP iktidarının kendisi adına bir ödül ihdas ettiğini biliyoruz. Cumhuriyet yıkıcılığının bir tarih öncesi var ve orada Arvasi’nin talebesi Necip Fazıl’ın rolü büyük. Bugün o yıkım süreci devam ediyor, Arvasi’nin, Necip Fazıl’ın, Işık’ın, Ören’in, Said Nursi’nin, Fethullah Gülen’in talebeleri, bilcümle tarikat ve cemaat, neredeyse 80 yıldır o yıkım siyasetini devam ettiriyorlar ve bugün artık rejim inşasının neredeyse son durağında, “seçimsiz Türkiye” durağındayız. Sandığın fiilen ortadan kaldırıldığı, partileşmiş bir devletle devletleşmiş bir partinin ilanihaye iktidarda olduğu, liderin kendisinden sonraki lideri de bir tür monarşi özlemiyle işaret edip yerine hazırladığı, sadece güdümlü bir muhalefete izin verilen, tüm bunların da hikmetinden sual olunmaz bir devlet aklı iddiası üzerinden meşrulaştırılmak istendiği bir durağa geçmenin son hazırlıkları yapılıyor ve “mutlak butlan” şu an için bu yönde atılmış en büyük adımı teşkil ediyor. Bu fiili monarşi özlemini, iktidarın Yeni Osmanlıcı arayışlarıyla emperyalizmin bölgesel planlarının ve ulus-devletlere yönelik düşmanlığının çakıştığı, kaynaklar ve pazarlar üzerine verilen rekabet ve mücadelenin giderek sertleştiği, herkesin uzun vadede 3. Dünya Savaşı’na hazırlandığı uluslararası bir konjonktüre yerleştirip öyle okumamız gerekiyor. Yeni Osmanlıcılık sadece Türkiye sermaye sınıfının emperyal niyetlerine, kendisine yeni pazarlar aramasına tekabül etmiyor; Yeni Osmanlıcılık bunun da ötesinde Cumhuriyet düşmanlığında/Cumhuriyet’ten rövanş alma hırsı ve hıncında somutlaşıyor. Bu noktada illa bir analoji yapılacaksa, alık liberallerin yaptığı gibi İttihatçılara değil parlamento ve anayasayı otuz yıllığına askıya alan Abdülhamid’e ve onun siyasetine bakmak gerekiyor. İçerideki bu arayış, emperyalizmin planlarıyla çakışıyor demiştik. Bu hafta itibariyle, Türkiye Büyükelçiliği ve Suriye Özel Temsilciliği görevlerine bir de Irak Özel Temsilciliği eklenen Tom Barrack’ın söylediklerini tekrar hatırlayalım. (Ancak geçerken not edelim, bu atama Trump yönetiminin Türkiye, Suriye ve Irak’ı “ortak” bir coğrafya olarak görmeye ve planlarını buna göre yapmaya başladığına işaret ediyor.) Barrack, “1919’dan beri ulus-devletler tarafından engellendik” diyor, bölge için en iyi rejim biçiminin “müşfik monarşiler” olduğunu söylüyor, iktidarın aradığı meşruiyeti kendilerinin vereceğini açık bir şekilde dile getiriyor. Dolayısıyla ortada CHP’nin bölünmesinin ve hatta seçimsizleştirmenin ötesine geçen bir durum var; Cumhuriyet’in anti-tezi, ulus-devlet formundan koparılmak istenen, emperyalizmin Ortadoğu mimarisinde kendisine yeni jandarmalık görevleri verilecek, İslamcılıkla milliyetçiliği yeni bir militarist ve yayılmacı söylemin içinde sentezlemeye niyetli olan yeni bir rejim inşası bu. Ancak mesele bununla da sınırlı değil; Türkiye sermaye sınıfının yönelimleri, yani ucuz emek, taşeron çalışma, sendikasızlık/sarı sendika üzerine kurulu çalışma rejimi ve Türkiye’nin maden sahalarıyla, enerji nakil hatlarıyla, rant aktarma mekanizmalarıyla, varlık barışıyla sermaye için topyekun bir sömürgeleşme sürecine açılması için de böyle bir rejime, fiili olağanüstü hal rejimine ihtiyacı var. Demek ki kökleri antikomünizmde olan, sol düşmanlığı ile cumhuriyet düşmanlığını birlikte büyüten, bugün de halk düşmanlığı ve emek düşmanlığında somutlaşan, sermaye ile yol haritasını ortaklaştırmış, doğrudan emperyalist merkezlerle bağlantılı olan bir proje bu. İşte tam da bu nedenle; bu gidişatın kayıtsız şartsız karşısında duran bir siyasete ihtiyacımız var. CHP’cilik yapmadan, CHP’yi sola çekmek gibi hayaller görmeden, kimseye kefil olmadan, kimileri gibi şirazeyi yitirip düzen siyasetinin peşine takılıp ondan medet ummadan ama durumun vahametini, Türkiye’nin götürülmek istendiği yeri berrak bir şekilde gören, buna karşı Türkiye ilericiliğinin bütün mirasını ve birikimini üstlenip bugünlere taşıyan devrimci bir siyaset ihtiyacı bu. Sol düşmanlığının, cumhuriyet düşmanlığının, emek düşmanlığının, halk düşmanlığının, emperyalizme bağımlılığın, Amerikancılığın, NATO’culuğun damgasını vurduğu bir süreçte, sınıf diyen, cumhuriyetin kazanımları diyen, yurttaşlık diyen, emek diyen, halk diyen, kamuculuk diyen, bağımsızlık diyen, yüzünü emekçilere dönmüş, emekçilerle birlikte yol yürüyen, onları siyasete taşıyan, pratiği yaratıcı bir siyasetin Türkiye’ye damgasını vurma, çok güçlü bir aktör olarak sahneye çıkma şansı var. Bu damganın nasıl vurulacağı, bu şansın nasıl yaratılacağı, bir alternatif projenin nasıl hayata geçirileceği üzerine hepimizin düşünmesi, hepimizin kafa yorması bir aciliyet olarak karşımızda duruyor.
Go to News Site