BirGün Gazetesi
Pınar Dikmen* Türkiye’nin anayasal gündeminin yoğunluğu nedeniyle, anayasal meseleler sürekli birikirken, yurttaş olma sorumluluğunun bir gereği olarak, bu meseleleri yorumlamayı ve kamusal hafızada sürekli olarak güncel tutmayı saf “hukukçu”ların tekeline bırakmamak gerekir. Çünkü kamu erkleri kadar yurttaş da anayasanın üstünlüğünün sağlanmasından bizzat sorumludur! Bu sorumluluğu anlayabilmek için anayasa ve yurttaş arasında kurulan bağı belirli yönleriyle açıklamaya çalışan teorilere göz atmak yerinde olur. Örneğin “halkçı anayasacılık” düşüncesinde halkın rolü, anayasa yapımına katılım ile sınırlı ve arızi değildir; yurttaş, yürürlükteki anayasanın yorumlanması, uygulanması ve hatta ona anlamının verilmesi hususunda, yargıçlara nazaran, “etkin” bir roldedir. (Kramer, “Popular Constitutionalism, California Law Review, 2004, 959 vd). Bir diğer önemli teori ise üzerinde oldukça tartışılan “anayasal yurtseverlik” kavramıdır. Daha liberal bir düzlemde kalan anayasal yurtseverlik teorisini savunan teorisyenler, multi-kültürel bir toplumda “millet” kavramına bir alternatif üretmeye çalışırlar. Bir ülkede bir arada yaşayan yurttaşlar, “neden bir arada yaşıyoruz?” sorusuna cevap olarak “aynı ırka, millete ya da dine ait olduğumuz için” değil, “hukukun üstünlüğü, demokrasi gibi belirli bazı anayasal değerlerde birleştiğimiz için” yanıtını verirler (Müller, Anayasal Yurtseverlik, Dost, 2012, 56 vd.). Bu perspektifte, bir yurttaşı yurttaş yapan “anayasadır”. Dolayısıyla bu anayasal değerlere uzaklaşan bir iktidara karşı “anayasal itaatsizlik”, anayasal yurttaşlığın bir sonucu olarak görülebilir. Bu teorilere ek, “cumhuriyetçi” bir bakış açısını yansıtan; Fransız Devrimi’nin 1793 Anayasası örnek gösterilebilir. Monarşiyi reddederek Cumhuriyet fikrini kabul eden ve halk egemenliğinin yılmaz savunucusu Robespierre ile özdeşleştirilen bu anayasanın arkasındaki temel felsefe, anayasanın savunulmasını, kurumlardan çok halkın kendisine emanet etmekteydi. “Anayasanın Savunusu” isimli mecmuada Robespierre’in, henüz dünyaya gelmiş ve kendine bir istikamet aramakta olan anayasal düzeni tesis etmede, burjuva sınıfının kurumlarını değil, ısrarlı bir şekilde “halk”ı işaret ettiğini not edelim. Nitekim, devrim döneminde gelgitli olarak kendisine şüpheyle yaklaşılan “halk”a, 1793 Anayasası, Haklar Bildirgesi kısmında açıkça direnme ve ayaklanma hakkını tanımaktaydı. Buna göre “Hükûmet, halkın haklarını ihlal ettiğinde, ‘ayaklanma’, halk ve halkın her kesimi için en kutsal hak ve en vazgeçilmez görevdir.” Fransız Devrimi’nin ruhunun renkleri olan; kırmızı, beyaz ve mavinin cumhuriyetçi mirasından esinlenerek bayraklarına renk veren Latin Amerika ülkelerinin anayasalarında da “anayasanın bekçiliği” halka emanet edilir. Örneğin Peru Anayasası’nın 46. maddesinde, sivil halkın anayasal düzeni savunmak amacıyla ayaklanma hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir. Ya da El Salvador Anayasası’nın 87. maddesi, anayasal düzenin yeniden tesis edilmesi amacıyla halka açıkça ayaklanma hakkı verir. *** Avrupa kıtasında ise faşizm deneyiminden geçmiş Almanya’nın Anayasası’nın 20. maddesi ya da Portekiz Anayasası’nın 21. maddesi buna önemli bir örnektir. Bu anlayışın Türk anayasalcılık tarihinde bilinen en somut örneği, 1961 Anayasası’nın başlangıç kısmında direnme hakkına yapılan atıftır: Yeni anayasayı yapan devrim, Türk milletinin, hukuka aykırı davrandığı için meşruiyetini kaybetmiş bir iktidara karşı “direnme hakkı”nı kullanmış olmasıyla gerekçelendiriliyordu. Ve en nihayetinde başlangıç kısmında, anayasanın; vatandaşların gönüllerinde iradelerinde yer aldığı müddetçe “temin edilmiş” olacağına vurgu yapılarak, anayasanın “bekçiliği” Türk milletine emanet ediliyordu: “Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclisi tarafından hazırlanan bu Anayasayı kabûl ve ilân ve onu, asıl teminatın vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer aldığı inancı ile, hürriyete, adâlete ve fazilete âşık evlâtlarının uyanık bekçiliğine emanet eder.” Direnme hakkı 1982 Anayasası’nın lafzında açıkça kabul edilmese de, Anayasa’nın hazırlık çalışmalarında, bu kavram yine de zikredilir. Daha doğrusu anayasa hazırlık çalışmalarına katılan temsilciler bu kavrama aşinadır: Örneğin demokraside her vatandaşın yöneticilere ve keyfî idareye karşı direnme hakkına sahip olduğundan ya da tartışılan anayasa taslağının yürütmeyi güçlendirme yönündeki eğilimine karşı direnme hakkının yeniden gündeme gelebileceğine işaret edilir. *** En nihayetinde 1982 Anayasası (bile) çok temkinli ve çekimser bir şekilde yeni Anayasa’nın muhafazasını yurttaşlara bırakmaktadır: “bu Anayasa…demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.” Dolayısıyla buraya kadar çizilen tablo, Türk anayasal sisteminin ve mirasının; yurttaşların anayasanın savunucusu olduğu anlayışının bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu da şu anlama gelir: yurttaş olmanın gereklerinden biri; anayasaya, anayasal meselelere sahip çıkmak; anayasal hafızayı sürekli gündemde tutmak; Türkiye’nin son dönemdeki en önemli, -belki de 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden bu yana en vahim- “anayasal meselesi” olan; Anayasa Mahkemesinin Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Can Atalay hakkında verdiği kararların uygulanmadığını unutmamak, unutturmamak ve şu hususları sürekli olarak anayasal hafızada güncel tutmaktır: *** Can Atalay hâlâ Türkiye İşçi Partisi milletvekilidir: Hatırlayalım ve hatırlatalım; Kamuoyunda “Gezi davası” olarak bilinen davadan dolayı tutuklu olarak yargılanmakta olan Atalay, 2023 genel seçimlerinde Hatay’dan milletvekili olarak seçilmişti. Anayasa’nın 83. maddesi gereği milletvekili dokunulmazlığından yararlandığı gerekçesiyle, Yargıtaydan hakkındaki yargılamaya ilişkin durma kararı verilmesini ve tahliye edilmesini talep etmiş ancak Yargıtay, Atalay’ın milletvekili dokunulmazlığından yararlanamayacağına karar vererek, bu talebi reddetmişti. Anayasa Mahkemesi bununla ilgili, 2023-2024 tarihlerinde önemli kararlar vermişti. 1) Mahkeme, 2023 tarihli ilk kararında, milletvekili dokunulmazlığından yararlanması gereken Atalay’ın yargılanmasına devam edilmesinin ve bu nedenle tahliye edilmeyerek “TBMM’de yemin edememiş ve milletvekilliği görevini fiilen yerine getirememiş” olmasının Anayasa’nın 83. maddesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, Atalay’ın hem seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının hem de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermişti. 2) Bu karar neticesinde Atalay’ın cezaevinden tahliye olması gerekirken, Türkiye anayasalcılık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir şekilde ve Anayasa Mahkemesi kararlarının; yasama, yürütme ve yargı organlarını bağladığını imleyen Anayasa’nın açık hükmüne (153.madde) rağmen dosyaya bakan ilk derece mahkemesi ve Yargıtay (3. Ceza Dairesi), Anayasa Mahkemesinin bu kararına uymadı ve Can Atalay tahliye edilmedi, tahliye edilmediği gibi Yargıtay ilgili dairesi, hak ihlaline karar veren AYM yargıçları hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunma kararı verdi. 3) Yargı makamlarının bu tutumu nedeni ile tahliye edilmeyen Can Atalay’ın AYM’ye yaptığı başvuru, benzer şekilde sonuçlandı. AYM 2023 tarihinde verdiği ikinci kararında, daha net ve açık vurgularla, Atalay’ın anayasal haklarının ihlal edildiğine karar verdi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının tüm toplumu bağlayan otoritesine işaret etti. 4) Yargıtay ise daha önceki tutumunu devam ettirdi ve Can Atalay tahliye edilmedi. Peki AYM kararlarının bağlayıcılığının bir diğer muhatabı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi nasıl bir tutum benimsemişti? 5) Yargıtayın Atalay hakkındaki hükmün kesinleştiğine dair kararı, 30 Ocak 2024 tarihinde TBMM Genel Kurulunda okundu ve TBMM, Atalay’ın milletvekilliğinin düştüğüne karar verdi. 6) Ancak Anayasa Mahkemesi bunun üzerine, kendi kararlarının, yargı erki kadar, yasama erkini yani Türkiye Büyük Millet Meclisini de bağladığını hatırlattı ve “Hatay Milletvekili Şerafettin Can ATALAY’ın milletvekilliğinin düşmesinin yok hükmünde olduğunun tespit etti. Bir başka ifade ile Anayasa Mahkemesi defaatle Atalay’ın milletvekili olduğunu vurgulamakta ancak bu kararlar, kamu erkleri tarafından uygulanmamaktadır. Türkiye’nin gündemini hayli meşgul eden bu anayasal hadisenin üzerinden iki sene bile geçmemiş olmasına rağmen, üzüntü verici bir şekilde ayrıntıları anayasal hafızadan siliniyor… Oysa anayasanın savunuculuğunu halka emanet eden Robespierre’in vurguladığı gibi “Monarşinin bütün kötülükleri yerine, [CUMHURİYETİMİZİN] bütün erdemlerini ve mucizelerini” gerçekleştirmek” için, yurttaşların anayasanın bekçisi olmasının bir gereği olarak; Can Atalay kararlarını unutmamak ve unutturmamak gereklidir! *Hukukçu/Akademisyen
Go to News Site