BirGün Ekonomi
Pazartesi günü açıklanan büyüme verileri izlenen ekonomi politikalarının yanı sıra daha geniş anlamda ülkenin kurumsal ve dolayısıyla siyasal yöneliminin bilançosunu da göstermesi açısından önemli. Faiz, bütçe rakamları ve döviz kurlarının etkilerinden öteye büyüme yatırım, verimlilik, ihracat kapasitesi ve kurumsal güven üzerine kurulur. Son veriler de Türkiye'nin bu alanlarda giderek daha fazla zorlandığını gösteriyor. Türkiye 2026 yılının ilk çeyreğinde yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Bu oran hem piyasa beklentilerinin hem de bir önceki çeyrekteki büyüme performansının altında. Daha önemlisi, ekonominin güncel momentumunu gösteren mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış büyüme bir önceki çeyreklik döneme kıyasla yalnızca yüzde 0,1 seviyesinde. Teknik olarak ekonomi hâlâ büyüyor görünürken faaliyet düzeyi fiilen durgunluk sınırında. Bir o kadar önemli olan büyümenin kaynağı. Uygulanan programın temel amacı iç talebi yavaşlatarak enflasyonu kontrol altına almak ve ekonomiyi daha dengeli bir yapıya kavuşturmaktı. İlk çeyrek verilerine göre yavaşlama var. İç talebin büyümeye katkısı 2025 son çeyrekte 4,5 puan katkı verirken şimdi bu 3,9 puana geriledi. Normal şartlarda iç talepteki yavaşlamanın ihracat ve dış talep tarafından telafi edilmesi beklenirdi. Ancak bu gerçekleşmedi. Tam tersine, dış talep büyümenin önündeki en önemli engellerden biri. Geçen çeyrekte büyümeyi yaklaşık 1 puan aşağı çeken dış talep, bu kez büyümeden 3 puan sildi. Bunun temel nedeni ihracatta ilk çeyrekteki yıllık yüzde 12,7 sert daralma. Bu yalnızca küresel talepteki zayıflığın değil, aynı zamanda TL’nin reel değerini güçlü tutan politikalarla artan şiddette Türkiye'nin rekabet gücündeki aşınmanın da işareti. Üretim cephesinde de tablo benzer. Ekonominin uzun vadeli büyüme kapasitesini belirleyen sanayi sektörü yeniden daralma bölgesinde İmalat sanayi de. Buna karşılık tarım ve bazı hizmet sektörleri büyümeye katkı veriyor. Ancak sürdürülebilir büyümenin temel taşı olan üretken sektörlerdeki zayıflama can yakıcı. Verilerin en dikkat çekici tarafı da büyümenin kompozisyonunda. İlk çeyrekte ekonomiyi pozitif bölgede tutan tüketim, yatırım veya ihracat değil. Stok birikimleri. Bunun bir kısmı istatistiksel etkilerden kaynaklanabilir. Ancak sonuç değişmiyor: İlk çeyrekte Türkiye ekonomisi tüketim, yatırım ve ihracat kaynaklı güçlü bir büyüme üretemedi. Geniş tanımlı işsizliğin yüzde 31’le pandemi dönemi civarında seyretmesi bu durumda şaşırtıcı olmamalı. Türkiye bugün yalnızca düşük büyümüyor. Türkiye, büyümesini sağlayan bütün motorların aynı anda zayıfladığı bir döneme giriyor. Bu durumun önemi, büyüme rakamının kendisinden daha büyük. Geçmişte Türkiye ekonomisi içeride yavaşladığında genellikle başka bir büyüme motoru devreye giriyordu. İç talep zayıfladığında ihracat destek olabiliyor, dış talep bozulduğunda tüketim ve kredi genişlemesi büyümeyi ayakta tutabiliyordu. İlk çeyrek verilerinde ise böyle bir denge mekanizması görünmüyor. İç talebin büyümeye katkısı geriliyor. Yatırımlar, dış talep ve sanayi aynı anda daralıyor. Yerine, büyümenin önemli kısmı stoklar kaynaklı. Bu tablo, ekonominin geçici bir yavaşlama döneminden çok daha karmaşık bir süreçten geçtiğinin kanıtı. Üstelik bütün bunlar önemli maliyetler üretilerek gerçekleşiyor. 2024 yerel seçimlerinden bu yana yüksek faiz politikası eşliğinde finansman koşulları sıkı, kredi büyümesi sınırlandırmış halde. Ekonomik aktivite bilinçli olarak yavaşlatılıyor. Buna rağmen büyüme belirgin şekilde zayıflarken enflasyon hâlâ hedeflenen patikaya oturabilmiş değil. Bu aşamada ortaya çıkan tabloyu yalnızca para politikasıyla açıklamak yetersiz. Çünkü yatırım kararları yalnızca faiz oranlarına göre alınmıyor. Şirketler geleceğe ilişkin öngörülebilirliğe, hukuki güvenliğe ve kurumsal istikrara da bakıyor. Uzun vadeli büyüme performansı da yalnızca makroekonomik tercihlerden değil, kurumların kalitesinden ve ekonomik aktörlerin geleceğe duyduğu güvenden etkileniyor. Bugün açıklanan veriler bu nedenle sıradan bir büyüme verisi değil. Yüzde 2,5'lik büyümenin anlattığı hikâye, Türkiye'nin potansiyel büyüme hızından giderek uzaklaşmasıyla Türkiye ekonomisinde mesele artık yalnızca konjonktürel bir yavaşlama değil. Son üç yılda uygulanan programın temel vaadi, geçici bir maliyet karşılığında daha dengeli ve sürdürülebilir bir büyüme zemini oluşturmaktı. 2026 başında ilk çeyrek verilerinden gördüğümüz ise ekonomiyi oluşturan reel sektör, KOBİ’ler, sanayi ve hanehalkının ödediği yüksek bedele eşlik etmeyerek harcayarak ekonomiyi büyütmeye çalışan kamu sektörü eşliğinde beklenen kazanımların hala ortaya çıkmayışı. O zaman büyüme verilerinin ortaya koyduğu esas soru da bu yüzde 2,5'in yeterli olup olmadığı değil. Türkiye'nin neden uzun süredir potansiyelinin altında büyüdüğü ve bu eğilimin hangi siyasal ve kurumsal tercihler sonucunda kalıcı hale geldiği. Bu durum elbette tesadüf değil. İktidarın asıl önceliğinin ekonomik kalkınma değil, "kayyum rejimi" inşa etmekte oluşu. AKP seçilmişleri etkisizleştiren, kurumları tek merkeze bağlayan, hukuku siyasete tabi kılan bir düzen kurma peşinde. Oysa tarih de ekonomi bilimi de aynı şeyi söylüyor: Hukukun zayıfladığı, mülkiyet hakkının sorgulandığı, kurumların bağımsızlığını kaybettiği ülkelerde sürdürülebilir kaliteli büyüme olmuyor. Türkiye ekonomisi, hayatlarımızın kalitesi ve geleceğimi de mevcut iktidarın Trump dönemi ABD’sinin desteğini arkasına alarak siyasal rejim değişikliği heveslerine bile isteye kurban ediliyor.
Go to News Site