Collector
Çorum'un saati | Collector
Çorum'un saati
BirGün Gazetesi

Çorum'un saati

Bundan 46 yıl önce Çorum'da Mayıs ayından Temmuz ayına değin insanlık utancının unutulmayacak örneklerinden akıllara sığmaz bir katliam yaşandı. İronik değil mi? "Medeniyetler beşiği" Çorum'da; insanlık tarihinin en eski yazılı barış anlaşmasının hafızasını taşıyan kentte oldu her şey. Bilmem Çorum'a hiç gittiniz mi? İlk kez yanılmıyorsam 2014 yılında parti göreviyle o dönem Genel Başkan yardımcımız olan sevgili Burhan Şenatalar hocamızla gittim. Yüzyıllar boyunca farklı inançlara ve kültürlere ev sahipliği yapmış bu Anadolu kentinin kültürel mirasından daha etkileyici ve çarpıcı olan kentin gündelik yaşamı içinde her gün o meşum günün bıraktığı etki ve kültürel birikimi ele geçiren bölünmüşlüktü. Eskiden Alevilerin ve Sünnilerin aynı çarşıyı, aynı sokakları, aynı gündelik hayatı paylaştığı kentin ana caddesi artık resmi adı konmamış bir sınır hattıydı. Bir kent düşünün çarşı caddesinin bir yanı Aleviler’in diğer yanı Sünni’lerin adım atmadığı, insanların diyalog kumadığı ve ne yazık ki sadece bir yanında kent halkının hâlâ yaşamından endişe ettiği bir yerleşim ve yaşam düzeni içinde olsun. Ne kadar sarsıldığımı ve etkilendiğimi kelimelere dökmem güç. 1980 yılına gelindiğinde Türkiye'nin içine sürüklendiği siyasal gerilim Çorum'u da kuşatmıştı. Tarih boyunca Alevi toplumuna yönelik ayrımcılıktan beslenen saldırıların taze acısı Maraş Katliamı yaşanalı henüz 2 yıl olmuştu. Aylar öncesinden başlayan kutuplaştırıcı söylemler, mezhep eksenli kışkırtmalar ve sistemli biçimde büyütülen gerilim, kentin üzerine kara bir bulut gibi çöküyordu. Hiç bir katliam anlık infialle bir günde başlamaz. Tarihsel sürecin, iktidar tercihinin, toplumsal şekillenmelerin uç uca eklediği, yerleşmiş ve kronikleşmiş nefret kültürünün olmadığı yerde ajitasyon olsa da felaket bu denli kolay gelmez, bu denli müdahalesiz kalmaz, böyle aylarca sürmez. Çorum'da da öyle oldu. Önce insanlar birbirinden kuşkulandırıldı. Yaftalar, hurafeler, mezhepçilik körüklendi. Sonra komşular arasında görünmez duvarlar örüldü. Ardından korku yayıldı. Bildiriler yayınlandı, insanlar hedef gösterildi. Gelinen son noktada her zaman olduğu gibi kullanışlı bir söylenceyle yine bir Cuma günü ayaklanma çıkarıldı. Silahlı saldırılar, yağmalar, kundaklamalar ve cinayetler geldi. Önce kentin valisi değiştirildi. Kentte Pol-Der’li polisler sürgün edilerek yerlerine Pol-Bir üyesi keskin siyasi yönelimli polisler atandı. ABD Büyükelçiliğinde görevli Robert Peck kentte yıllardır içeriği “devlet sırrı” gölgesinde kalan ağırlığı MHP’li oluşan siyasilerle görüşmeler yaptı. 19 Mayıs törenlerinde kız öğrencilerin kıyafetleri ile ilgili provokasyonlar yayınlanan bildirilerle güçlendirildi. İslami Gençlik imzalı bu bildiri şu cümlelerle bitiyordu: “Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu hadis-i şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile, kanı ile, malı ile cihat edenlere..." Gün Sazak’ın öldürülmesiyle birlikte “kana kan intikam” sloganları kent meydanındaydı. Yürüyüş kısa sürede yağmalamaya, solculara ve Alevilere yönelik saldırılara dönüştü. Çorum’a gitiş çıkış bağlantı yolları eylemciler tarafından işgal edilerek kapatıldı. Sokağa çıkma yasağı ilan edildiyse de Alevilerin yaşadığı Milönü hedef alındı, bir “Renault” arabadan yaylım ateşiyle mahalle boydan boya tarandı. Askeri müdahaleyle geçici olarak sağlanan “yatışma” devletin resmi televizyonundan defalarca geçilen bir haberle “Çorum’da Alaaddin Camii’ne patlayıcı madde atılması ve dışarıdan ateş açılması ile olaylar çıktığı” iddiasıyla sonlandı. Bu iddia, camilerin hoparlörlerinden kente duyuruldu, cihat çağrısı yapıldı. Ve 4 Temmuz Cuma günü düğmesine basılan basılan büyük kıyım polis panzerinden Milönü mahallesine ateş açılmasıyla başladı. Saldırıyı yöneten isimler polis ve askerle birlikte insanları rehin aldı, işlence yaptı ve kurşuna dizdi. Kadınlara tecavüz edildi. Çocuklar öldürüldü. Kadınların iç çamaşırları sopalara takılarak ibret sergisine çıkarıldı! Resmî rakamlara göre 57 kişi öldürüldü. Yüzlerce ev ve işyeri yağmalandı. Yüzlerce insan ağır yaralandı, işkence gördü. Binlerce insan yerinden edildi. Kentin toplumsal kökü, yapısı ağır yara aldı. Çorum’da kalan Aleviler yeni saldırılardan korunma güdüsüyle bir arada kalmayı seçti, kentin diğer kesimi de ayrımcılığı kentin sessiz kanunu haline getirdi. Bugün kimse çarşı caddesinin diğer yanından bir bayram şekeri olsun satın almadan yaşıyor. Çorum aynı zamanda bir direniş hikâyesi bana göre. Saldırıya uğrayanlar, aile fertlerini, evlatlarını yitirenler acılarına gömülmediler. Kenti top yekûn terk etmediler. Yaşam alanlarını, ailelerini ve komşularını korumaya çalıştılar. Bu nedenle Çorum hafızasında yasla birlikte dayanışma da var. Aradan geçen kırk altı yıla rağmen hep olduğu gibi sorular havada asılı! Katliam öncesinde yükselen gerilim neden durdurulamadı? Kent günler boyunca şiddetin içine sürüklenirken neden etkili önlemler alınmadı? Güvenlik güçlerinin rolü neydi? Dava sürecinin olanca bulanıklığı ve sonuçsuzluğu neden bugün konu bile değil? Maraş’tan, Çorum’a ve oradan Sivas’a ortak noktalar, süreç ve sonuç benzerlikleri neden konuşulmuyor? Çünkü her şey o kadar benzer o kadar aynı ki! En önemlisi, neden toplumun adalet duygusunu karşılayacak bir yüzleşme gerçekleştirilmedi? Olayların ardından yüzlerce kişi gözaltına alınarak dönemin Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemelerinde yargılandıysa da adalet gelmedi. Yıllarca süren göstermelik davalarda yargılananlar gerçek suçlular olmadı, olayın gerçek yüzü mahkeme salonuna uğramadı. Bazı mahkûmiyet ve beraat kararları çıktıysa da askeri mahkemelerin görevden el çektirilmesiyle dosyalar Devlet Güvenlik Mahkemelerine devredildi. Geçen zaman içinde birçok dosya ya zaman aşımına uğradı ya da delil yetersizliği gerekçesiyle sonuçsuz kaldı. Bu nedenle bugün yalnızca faillerin değil, azmettiricilerin, ihmali bulunan kamu görevlilerinin ve olayların bütün boyutlarının neden ortaya çıkarılamadığı da ortada. Tüm süreç ortaklıkları açıkça gerçeği işaret etse de 46 yıl sonra Çorum Katliamı üzerine tartışmaların bitmemesinin nedeni vahşet ve bu vahşetin hafızası değil ne yazık ki. O vahşeti mümkün kılan süreçlerin ve ihmallerin bütün açıklığıyla ortaya çıkarılamamış olması ve bugün en ufak bir siyasi ayrışma da, eleştiride aydın sandığınız insanların bile dilinden dökülen “kılıç artığı” kelimesinin o kan donduran anlamının sıradanlığı, bir kişiden milyonlara yayılabilecek ön yargıların ve nefretin temsili olması. Türkiye'de katliamlar yalnızca yaşandıkları günlerde bile anılmıyor, ardından gelen sessizliklerle derinleşiyor. Bu ülkenin katliamlar tarihinde benzer izlek de koca bir hayvan ölüsü gibi ülkenin orta yerinde yatıyor. Aradan geçen kırk altı yıla rağmen Çorum için dile getirilen talepler aynı. Gerçeğin üzerindeki "devlet sırrı" perdesinin kaldırılması, arşivlerin araştırmacılara açılması, karanlıkta kalan noktaların açıklığa kavuşturulması ve toplumsal vicdanı rahatlatacak bir yüzleşmenin gerçekleştirilmesi. Çorum'u anmak görev ama anlamak daha önemli. Yaklaşık üç bin iki yüz yıl önce bu topraklarda savaşın ardından barışın kaydı tutulmuştu. İnsanlık adına, eşit yaşam ve barış adına bir belge bıraktı geriye. Barış kendiliğinden var olmaz. Birlikte kabul ve hoşgörü içinde yaşamak bir kültürdür ve kendiliğinden gelişmez. Demokrasi, hukukun üstünlüğü korunmadığında, tarihin en eski barış metinlerinin gölgesinde bile nefret büyüyor. Çorum'un o meşhur saat kulesinde zaman katliam gününde donmalı. Saatler akıyor. Takvimler değişiyor. Hakikat ortaya çıkmadıkça, arşivler açılmadıkça, sorumluların ve ihmallerin üzerindeki sis perdesi kalkmadıkça Çorum'un saati o gündür.

Go to News Site