soL Haber
Orhan Gökdemir Hükümette hikmet aranmaz; "devlet aklı" diye bir şey yoktur. Bir sınıfın çıkarlarını korumaktan ibarettir hikmeti. Aklı da olsa olsa devlete egemen olan sınıfın aklıdır. Denildiği gibi, her çağın egemen fikirleri, o çağın egemen sınıfının fikirleridir. Akıl her zaman vardı ama her zaman akılcı değildi. Akılcı akıl, aydınlanma çağının getirisidir. Akılcılık, rasyonalizm, doğru bilginin ve gerçeğin kaynağının yalnızca insan aklı ve mantıksal çıkarımlar olduğunu savunan bir felsefi görüş olarak ortaya çıktı. İnsan, aklı keşfetmiş, böylece insan olmuştu. Unutulmasın, bugün insan dediğimizde entelektüel yetenekleri ile birlikte bir aydınlanma çağı insanını anlıyoruz. Descartes "düşünüyorum, öyleyse varım" derken o entelektüel yeteneğe özellikle dikkat çekmek istiyordu; akılcı bir akla ulaşma çabasıdır. Demek ki, artık, düşünmeyene insan diyemeyiz; butlandır, yok hükmündedir. Felsefi yanı ayrı, aydınlanmacılık ile birlikte akıl ve akılcılık kavramları farklı bir anlam daha kazandı, siyasallaştı. Felsefi bir tartışma olmaktan öte, toplumsal-siyasal yanı öne çıktı. Rasyonalizm feodal ve dini kurumlara karşı olmak anlamına geliyordu artık. İnsan yaşamının ve toplumun dini kurallarla değil akılla düzenlenebileceği iddiasıydı bu. Akılcı akıl, böylece, kurucu bir ilkeye dönüştürülüyordu. Büyük Fransız devriminin pratiğe döktüğü siyasa işte budur. Tabii bu dönüşüm, gerçekliği de olanca sadeliği içinde kavramayı gerektiriyordu. Makyavel de, Machiavelli, öyle tarih sahnesine çıktı. “Hükümdar”ında söylediği şuydu; devlet aklı uhrevi değil dünyevidir. Hüküm süren, emir veren-yöneten, ya bir kişidir ya da bir sınıftır. Gücü de her durumda, tanrıdan değil yönettiklerinden gelir… *** Yıllar önce, yeni bir baskısı için giriş metni istemişti yayıncısı. Makyavel’in Hükümdar’ının 1997 baskısından söz ediyorum. Anita Tatlıer çevirmiş. Yayıncısı, Göçebe Yayınları, çeviriye benim ve Cemil Meriç’in bir makalesini eklemiş. Benimki ne vesileyle hatırlamıyorum. Yayınevi, benim “Felsefi Aklın Eleştirisi” çalışmamın da yayıncısı, demek ki üzerine konuşmuşuz. Oradan aktarıyorum. Makyavel bir dünyevileştiricidir. Devlet gücünü dinden değil ulustan, ahlaktan değil pratikten almalıdır. Bu hem Orta Çağı hem de onun üzerinde duruyormuş gibi göründüğü din ve teolojiyi karşısına almak demektir. Makyavel neden yapıyor bunu? Çünkü artık Orta Çağın kalıplarına sığmayan, ayakları dünyaya basan yeni bir sınıf, burjuva sınıfı tarih sahnesine çıkmıştır. Makyavel bunları yazmak için zamanın olgunlaştığı bir dönemde yaşıyor. Haliyle düşünürümüzün devlete “insan gözüyle” bakması ve tanrının yerine akıl ve deneyi koyması da kaçınılmazdır. Peki Makyavel ve çağdaşları nasıl oyuyor da başkalarının ilahi bir gücün yetkesini gördüğü yerde dünyevi bir güç görebiliyor? Burası Makyavel’in bir soyutlama adına, insan adına konuşmaya başladığı yerdir. Makyavel ve çağdaşları eski soyut tanrıyı gökten yere indirirken bir anlamda kendi soyut tanrısını da inşa ediyordu. Bu yeni tanrı, bundan böyle felsefeye, sanata, siyasete damgasını vuracak olan soyut insandı. Toplumsal karşılığı şudur; dünün tanrı adına konuşan hükümdarlarının yerini bugünün insan adına konuşan yeni hükümdarları almaktadır. Makyavel “devlet ve yönetimi insani bir işidir” derken bu değişimi dillendirmektedir. Bu girişin bir sorusu daha var; bugün neden Makyavel’den geriye ürkütücü bir pragmatizm kaldı? Bugünün egemen aklı neden Makyavel’den amaç için her yol mübahtır ana fikrini çıkarıyor? Cevabı basit: Makyavel’i var eden eski devrimci sınıf, bugünün tutucu sınıfı haline geldi de ondan. Düne somut Makyavel denk düşüyordu, bugüne ise Makyavel soyutlaması, yani Makyavelizm denk düşüyor. Devrimi silik Makyavel, Makyavelizm’dir. *** Cemil Meriç, devamında, şöyle anlatıyor; “Makyavel’i ümitsizliğe düşüren, insanları değişmez sanması, rejimlerin dönemsel olarak birbirini takip ettiğine inanması. Hükümdar yazarına göre daima iki tür insan olacaktır: yaşayanlarla, tarihi yapanlar. Malzeme ile mimar. Kendisi ikincilerin yanında yer alır. İktidarlar arasında gerçekten değeri olan hangisidir? Oportünizmden fazilete nasıl geçilir? Bunu gösterecek ipuçlarından mahrum. Güç bir iştir bu. İnsan insanı tanımıyordu henüz. Avrupa kurulmamıştı…” “Avrupa kurulmamıştı” yerine “Marksizm ortaya çıkmamıştı henüz” de diyebiliriz, duruma daha uygundur. Makyavel’in sandığının tersine tarihi yapanlar yaşayan somut insanlardır. İnsanlar rejimleri değiştirirken kendisi de değişir. Devrim yapar, dönüşür, dönüştürür. Bunlar Makyavel’de eksik olandır, Marx gelip tamamlayacaktır. Cemil Meriç’ten bir not daha: Hükümdar, Osmanlıda ilk kez IV. Murat’ın emriyle Türkçeye de çevrilmişti. Murat, annesi Kösem Sultan’ın fiili hükümdarlığı altında iktidarsız bir hükümdar oldu. Görünüşte sultan oydu ama gerçekte annesinin hükmü yürürlükteydi. Nihayet iktidarı eline aldığında kendisine hak gördüğünü tebaasına yasaklama saplantısına kapıldı. Yasakçı ve akılsız bir despota dönüştü. Hükümdar’da hükmetmenin bir yolunu arıyordu. Devlet aklına giriş niyetinedir. *** Bizde “Hikmet-i Hükumet” deniyor, Osmanlıda meşrutiyet tartışmaları vesilesiyle ortaya atılmış, "devlet aklı" olarak bugünün diline çevrilmiş. Devletin bekasının söz konusu olduğu durumlarda kuralların tanınmaması anlamındadır. Devlet kriz halinde ise, varlığı tehdit altındaysa kuralları, hukuku, askıya alarak kendisini koruma hakkı vardır, denilen budur. Bu tür durumlarda hükümetin hikmeti hukuksuzluktur. Yakın zamanlarda “derin devleti”, kontrgerillayı da bu bakış açısıyla kurguladılar. Devlet artık Fransız Devrimi’nde halkın ele geçirdiği ve yeniden şekillendirdiği devlet değil, bir sınıfın çıkarları için kullandığı bir sopadan ibaretti çünkü. Halkın devleti değil, sermaye sınıfının devletiydi. Hukuksuzluğun hukuk sayılması, devlet aklı, bu dönüşümün işaretidir. Hükümdar’da bu siyasete bir gerekçe bulduklarını sanıyorlar. Halbuki Makyavel ahlaksız bir siyaset peşinde değildi. Yaptığı, siyaseti ahlak ve dinden ayırarak seküler ve özerk bir zemine oturtmaktan ibaretti. Siyaset, artık ilahi kurallara veya ahlaki normlara göre değil; somut güç dengelerine ve çıkarlara göre şekillenecekti. “Liderin dürüst, dindar ve ahlaklı olması gerekmez” diyordu, ama halkın gözünde öyle görünmesi siyasi istikrar için şarttı. Bugün tanığı olduğumuz da tam olarak bu değil mi? Ahlaksızlar ahlaklı, dinsizler dindar, hırsızlar dürüst görünmeye çalışmıyorlar mı? Sermaye sınıfının egemeni olduğu hükumetin hikmetidir. *** Akıl her zaman vardı ama her zaman akılcı değildi. Aydınlanma aklı yeryüzüne indirdi, onu soyut insanın bir yeteneği olarak tarif etti. Ama arkı biliyoruz, tıpkı Orta Çağ’ın tanrısı gibi soyut insanın da bir karşılığı yoktur. Onlar toplumda sınıflar halindedir, burjuvalar ve proleterlerdir. Bu durumda o akıl egemen olanın, burjuvanın aklıdır. Hükümette hikmet aranmaz; "devlet aklı" diye bir şey yoktur. Bir sınıfın çıkarlarını korumaktan ibarettir hikmeti. Aklı da olsa olsa devlete egemen olan sınıfın aklıdır. Denildiği gibi, her çağın egemen fikirleri, o çağın egemen sınıfının fikirleridir. Biz ise yeni bir aklı gereksiniyoruz; somut, yaşayan insanların aklını talep ediyoruz. Fabrikada saraydan farklı düşünüldüğünü biliyoruz. Yeni bir aydınlanmaya ilerliyoruz. Proletarya ayağa kalktığında, kendisi için bir sınıf olduğunda, akıl da akılcı bir biçimde yeniden ortaya çıkacaktır.
Go to News Site