Collector
Yoksulluk nafakasına müdahale: Kadın haklarında yeni eşik | Collector
Yoksulluk nafakasına müdahale: Kadın haklarında yeni eşik
BirGün Gündem

Yoksulluk nafakasına müdahale: Kadın haklarında yeni eşik

Anayasa Mahkemesi’nin Medeni Yasa’nın 175. maddesinde yer alan, yoksulluğa düşen tarafa süresiz nafaka bağlanmasına ilişkin hükmü iptal etmesi, gerekçesi henüz açıklanmamış olsa da, Türkiye’de Medeni Yasa’daki haklara ilişkin uzun süredir devam eden, kadınlar aleyhine sonuçlar doğuran siyasal yaklaşımın yeni bir aşaması olarak karşımızda duruyor. Daha kararın gerekçesi ortada yokken Adalet Bakanlığı’nın hızla 12. Yargı Paketi kapsamında yeni düzenleme hazırlığına girişmesi ise bu tartışmanın artık salt hukuki değil, doğrudan siyasal bir tercih alanına dönüştüğünü gösteriyor. Oysa kamuoyunda yıllardır dolaşan “süresiz nafaka” ifadesi, hukuki bir kavram değil; ideolojik bir yönlendirmedir. Hukuken tartışılan kurum yoksulluk nafakasıdır ve bu kurum tek başına Medeni Yasa’nın 175. maddesiyle değil, 176. maddesiyle birlikte okunmak zorundadır. Medeni Yasa’nın 175. maddesinde yer alan “boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen tarafa süresiz nafaka bağlanır” düzenlemesi, senelerdir kamuoyunda ısrarla yaratılmaya çalışılan algının aksine, yoksulluk nafakasının her koşulda süresiz olduğu anlamına gelmez. Bu doğru değil.  Yoksulluk nafakası tek bir maddeyle düzenlenmiş bir kurum da değildir. Yasa bir bütün olarak okunmalıdır. Bu nedenle 175. madde, 176. maddeyle birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü 176. maddede, nafakanın hangi koşullarda kaldırılacağı ve hangi hallerde sona ereceği açıkça düzenlenmiştir. Buna rağmen “süresizlik” tartışması, bu zamana kadar bu bütünlük göz ardı edilerek yürütüldü, bunun siyasal iktidarın bilinçli bir tercihi olduğunu biliyoruz. Kamuoyunda yaratılmaya çalışılan algının aksine yoksulluk nafakası her koşulda süresiz değil. Ayrıca bu hak yalnızca kadın eşe değil, erkek eşe de tanınmış bir haktır.  Uygulamada nafaka talep eden tarafın çoğunlukla kadın olması ise bireysel tercihlerden değil, boşanma ile yoksulluğa düşen taraf olmasından kısacası toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin derinliğinden kaynaklanmaktadır. Kadınların; eğitimde, istihdamda ve karar alma mekanizmalarında ısrarla geri bırakılması, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde yoğunlaşmak zorunda kalması ve bakım emeğinin kadınların omzuna yüklenmesi bu sonucu üretmektedir. Ayrıca 1992 yılına kadar ülkemizde evli kadınların çalışması, kanun gereği (eski M.Y. 159 md) eşinin iznine tabiydi. Anayasa Mahkemesi bu hükmü iptal etmiş olsa da, bu “izin ilişkisi” bugün biçim değiştirerek toplumsal baskı olarak varlığını sürdürmektedir. Özetle Türkiye, 1992’ye kadar çalışmasının bile eşin muvafakatine bağlandığı bir toplumsal zeminden, bugün hâlâ tam anlamıyla eşit yurttaşlığa geçmiş değildir. Bu nedenle kadınların eğitim, istihdam ve sosyo-ekonomik konumu ile toplumsal cinsiyet eşitsizliği dikkate alınmadan yapılan her nafaka tartışması eksik ve yanıltıcıdır. Bu tarihsel ve toplumsal arka plan görmezden gelindiğinde, yoksulluk nafakasına yönelik her müdahale, kadınların ekonomik olarak bağımsızlaşmasını zorlaştıran ve erkek şiddeti karşısında kırılganlığını artıran bir sonuç üretmektedir. Bugün sorulması gereken soru basittir: On yıl önce Anayasa’ya aykırı bulunmayan bir düzenleme, hangi toplumsal dönüşüm gerçekleştiği için bugün iptal edilmiştir? Toplumsal cinsiyet eşitliği sağlandı mı? Kadın yoksulluğu ortadan kalktı mı? Erkek şiddeti karşısında kadınlar ekonomik güvenceye mi kavuştu?  Bu sorulara verilecek kocaman bir hayır yanıtı ortadayken, nafaka tartışmasını teknik bir hukuk meselesi gibi sunmak mümkün değil. Çünkü mesele bir madde değil; doğrudan kadınların yaşam hakkı, ekonomik özgürlüğü ve erkek şiddeti karşısındaki korunma kapasitesidir. Yoksulluk nafakası bir lütuf değil; evlilik içi karşılıksız emeğin, yapısal eşitsizliğin ve boşanma sonrası ortaya çıkan kadın yoksulluğunun sınırlı bir telafisidir. Buna rağmen hedef alınan şey nafakanın kendisi değil, kadınların boşanma sonrasında hayatta kalma güvencesidir. Anayasa Mahkemesi’nin gerekçesi henüz ortada yok, ancak siyasal iktidarın refleksi ortada. Kadınların kazanılmış haklarını tartışmaya açmak, kadın yoksulluğunu görünmez kılmak ve aile söylemi üzerinden eşitsizliği yeniden üretmek… Ve bu nedenle mesele, yalnızca bir yasa maddesinin çok ötesinde; doğrudan toplumsal cinsiyet eşitliğinin kendisidir.

Go to News Site