Collector
Koruma kurulları üzerine | Collector
Koruma kurulları üzerine
Milliyet Yazarlar

Koruma kurulları üzerine

Bir asır önce bağımsız bir anlayışla kurulan koruma sistemi, zaman içinde bürokratik müdahalelerle işlevini yitirdi. Bugün ihtiyaç duyulan şey daha fazla bürokrasi değil, daha fazla bilimsel yetkinliktir.. 24 Nisan 1906 tarihinde “Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi” yayımlanır. 15 Temmuz 1911 tarihinde İstanbul Şehri Muhipleri Cemiyeti (İstanbul’u Sevenler Derneği), İstanbul’un korunması gereken yapıları için bazı çalışmalara başlar. 28 Temmuz 1912 tarihli “Muhafaza-i Âbidât Nizamnâmesi”nin yayımlanmasını takiben “Âsâr-ı Atîka Encümeni” olarak faaliyete geçen gayriresmî oluşum, 21 Mayıs 1917 tarihinde yürürlüğe konulan nizamnâme ile resmî bir kurum hâline gelerek “Muhafaza-i Âsâr-ı Atîka Encümen-i Dairesi” adıyla çalışmalarını sürdürmeye başlar. 1951: Bağımsız Yüksek Kurul Modeli Bu kurumun ülke yararına çözüm ürettiği görülerek, 2 Temmuz 1951 tarih ve 5805 sayılı Kanun’la “Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu” adı altında, alanlarında yetkin tarih, arkeoloji, sanat tarihi, mimarlık, estetik ve şehircilik bilim dallarına mensup 14 üyeden oluşan yeni bir kurum kurulur. Üyelerinin görev süresi yaşam boyudur. Üyelik ancak ölüm, istifa veya mazeretsiz olarak üst üste üç toplantıya katılamama hâlinde sona erer. Bu kurulun yönetmeliğinde, günümüze de örnek olması gereken dikkat çekici bir hüküm yer almaktadır. Buna göre Yüksek Kurul, “Herhangi bir sebeple ve üçte iki çoklukla bir üyenin çekilmiş sayılmasına karar verebilir.” (02.07.1951 tarih ve 5805 sayılı kanunun 3. maddesi) Bağımsızlıktan bürokratik denetime Zaman içinde bürokrasi dışında oluşturulan bağımsız kurum ve kuruluşların desteklenmesi yerine, bürokrasinin sözünü dinleyecek kurumların çoğaltılması yolu tercih edilir. Üyeliklerin yaşam boyu olmasına tahammül edemeyen bürokrasi, 18.06.1973 tarih ve 1741 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle üyelik yaşını altmış beş ile sınırlandırır. Ancak, kurul üye tam sayısının üçte ikisinin kararıyla, kurul çalışmalarına faydalı oldukları değerlendirilen üyelerin üyelik sıfatları beş yılı geçmemek üzere uzatılabilecektir. 1983 Kırılması 1983 yılında yönetimde bulunan askerî idare, anlaşılması güç bir şekilde, uzmanı olmadığı ancak kendince fikir yürüttüğü hemen her konuda olduğu gibi, birtakım aklıevvelin önerileri doğrultusunda 06.05.1973 tarih ve 1710 sayılı Kanun’u değiştirmiş, “Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu”nu yok ederek 21.07.1983 tarih ve 2863 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu”nu yürürlüğe koymuştur. Dikiş tutmayan sistem O tarihten günümüze bu kanun ve onun yeniden oluşturduğu koruma mevzuatı bir türlü dikiş tutmaz. Günümüze kadar kanunun taşınmaz kültür varlıkları ile ilgili bölümünde 67, kurullar ile ilgili bölümünde ise 43 değişiklik yapılması gereği ortaya çıkmıştır. Bu arada çıkarılan yönetmelik, tüzük, yönerge ve bakan talimatlarının sayısını belirlemek ise neredeyse imkânsız hâldedir. Bilimsel yapıdan bürokratik yapıya “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları” kararlarına karşı duyulan infial ve bu kararlardaki karmaşıklık, aslında Kültür Bakanlığı bürokrasisinden kaynaklanmaktadır. Koruma konusunda uzman bazı kurum temsilcileri ile çoğunluğu öğretim üyelerinden oluşan ve bünyesinde yalnızca beş bürokratın bulunduğu bu kurul, 1983 yılında tamamen bakanlık bürokrasisinin egemen olduğu bir yapıya dönüştürülmüş; problemler de giderek büyümüş ve büyümeye devam etmektedir.1983 sonrasında yedi coğrafi bölgede oluşturulan “Bölge Koruma Kurulları”, 1987 yılında yapılan kanun değişikliğinin ardından günümüzde 36 adede ulaşmıştır. Bu durum, konularında uzman, kanunda belirtilen niteliklere ve çözüm üretme yeteneğine sahip toplam 252 kişinin (36 kurul x 7 üye) bakanlık tarafından bu kurullarda üye olarak görevlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Eğitimsiz ve denetimsiz bir sistem Hâl böyleyken, atanan üyelere nasıl görev yapacakları ve karar alma süreçlerinin nasıl işlemesi gerektiği konusunda herhangi bir eğitim verilmemekte; ilgili kanun, yönetmelik, yönerge ve ilke kararlarına ilişkin yeterli bir bilgilendirme yapılmaksızın, yalnızca kurul üyesi olarak görevlendirildiklerini bildiren bir yazı gönderilerek göreve başlamaları istenmektedir. Yetkinin bölünmesi “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları”nın ülke sathında yarattığı kaos ortamını bir ölçüde hafifletmek amacıyla, 08.08.2011 tarih ve 648 sayılı “Kanun Hükmünde Kararname”nin 51. maddesi gereğince 2863 sayılı Kanun’da bazı değişiklikler yapılmış; tabiat varlıkları, doğal sit alanları ve bunlara ilişkin koruma alanları Kültür Bakanlığı’nın yetki alanı dışına çıkarılarak, bu konularda karar vermek üzere Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı “Tabiat Varlıklarını Koruma Komisyonları” oluşturulmuştur. Otuz altı yıl önceyapılan uyarı 36 yıl önce, 14-16 Mart 1990 tarihinde Kültür Bakanlığı tarafından Ankara’da yapılan “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurultayı”nda bu konulara dikkat çekmiş ve gelecekte çok vahim sonuçların ortaya çıkabileceğini dile getirmiştim. Bakanlık bürokrasisinin, özellikle 1991 sonrasında, kurul üyeliğini bilimsel bir sorumluluğun yerine getirilmesi ve kişi ile korunması gerekli kültür varlığı arasında uzlaşı sağlayacak çözümler üretilmesi olarak görmek yerine; yakınlarına veya kendi düşünceleri doğrultusunda çalışacak kişilere iş ve aş sağlayacak bir bürokratik mekanizma olarak değerlendirmesi günümüzde yaşanan sıkıntıların başlıca nedenidir. Daha önce de pek çok kez söylediğim gibi: “Eğer bir kurum, ülkenin ve ülke insanının zenginleşmesine ve mutluluğuna engel olacak kararlar üretiyor ve bu kararlarında ısrar ediyorsa, o kurumun bir an önce tasfiye edilmesi, ülke yararına yapılacak en doğru ve en faydalı uygulamadır.” Yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi, bugünkü durumda gerek “Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları” gerekse “Tabiat Varlıklarını Koruma Komisyonları”, ülke yararına bilimsel kararlar üreten kurumlar olmaktan çıkmış; akıllarına estiği doğrultuda ve yetersiz bilgi birikimiyle karar veren kurumlar hâline gelmişlerdir. Nasıl bir koruma sistemi? Günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı bürokrasisi hem savcı hem de hâkim konumundadır. Bakanlık, koruma sürecinde savcı konumunu muhafaza etmeli; ancak karar verici konumda bulunanlar bağımsız olmalıdır. Bugünkü oluşum, çağ dışı bir anlayışın ürünü olup ülkemiz adına büyük bir ayıptır. Bundan böyle yapılacak iş, öncelikle daha az sayıda bürokratın (en fazla beş üye), buna karşılık alanlarında yetkin, yirmi üyenin yer aldığı yeni bir “Yüksek Kurul” oluşturmaktır. Bu Yüksek Kurul kendi başkanını, başkan yardımcısını ve aralarında yer alması gerektiğini düşündüğü en az beş üyeyi seçmelidir. Daha sonra 2863 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu”ndan başlayarak konuyla ilgili her türlü yönetmelik, yönerge ve tüzük yeniden ele alınmalı ve herkes tarafından anlaşılabilir bir biçimde düzenlenmelidir. Bunun yanı sıra, mevcut Yüksek Kurul tarafından yürürlüğe konulan “İlke Kararları”nın tamamı iptal edilerek yeniden değerlendirilmelidir. Yüksek Kurul’un, özgeçmişlerini ve deneyimlerini dikkate alarak, en az bir ay sürecek bir eğitim sonrasında oy çokluğu ile belirleyeceği üyelerden oluşan, şimdilik 10 adet “Bölge Koruma Kurulu” kurulmalıdır. Koruma bir kültür ve kalkınma meselesidir “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları” problemi yalnızca bir yapı faaliyetinin denetlenmesi sorunu değildir. Güneş, deniz ve kum turizminde ulaştığımız seviye ve dünyanın önde gelen turizm destinasyonlarından biri hâline gelmiş olan ülkemizin konumu dikkate alındığında, turizm alanında daha fazla gelişebilmek ve ziyaretçi sayısını artırabilmek için hızla kültür ve doğa turizmine ağırlık vermesi gerektiği açıktır. Dünyanın en zengin ve en çeşitli taşınır ve taşınmaz kültür varlığına sahip olan ülkemiz insanının, bu varlıkları korumak ve ülke zenginliğine katkılarını artırmak amacıyla çok daha fazla çaba göstermesi ve yeni çözümler üretmesi gerekmektedir. Bunun için yapılacak en önemli iş, problem üreten değil, bilimsel temelli çözüm üreten kurulların oluşturulmasıdır. Son yirmi yılda kültür turizmi alanında önemli atılımlar gerçekleştiren ülkeleri gördükçe gerçekten üzülüyorum. En kısa sürede ülkemizin de bu nitelikte bir kuruma kavuşması ve ülke insanının önünün açılması en büyük dileğimdir… Peki yerine ne konulacak? Ancak burada cevap verilmesi gereken soru, bundan böyle bu görevin kim tarafından ve nasıl yürütüleceğidir. Daha 1917 yılında, bu gibi konuların bürokratik oluşumlar içinde çözülemeyeceğini ve karar alma süreçlerinin güçlüğünü gören imparatorluk yönetimi, bağımsız bir bilim kurulunun görev yapması gerektiğini düşünmüştür. Bürokrasinin giderek karar merciinin içinde ağırlıklı olarak yer almaya çalışması sonucunda dejenere olan bir kurumun görev ve yetkilerinin hangi kurum tarafından kullanılabileceği, bugün de ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Üstelik 1917 yılından günümüze pek çok uluslararası kurum ve kuruluş ortaya çıkmış, bu gibi konular yalnızca ülke sınırları içinde değil, uluslararası ölçekte de değerlendirilir hâle gelmiştir. Koruma kurullarında liyakat meselesi Bakanlığın atadığı bu üyelerin büyük çoğunluğunun bakanlıkta bir özgeçmişi bulunmadığı gibi, hangi çalışmaları yaptıkları ve karar verebilecek bilgi ve deneyime sahip olup olmadıkları konusunda da herhangi bir bilgi mevcut değildir. Hatta durum öylesine vahimdir ki, kanunda belirtilen niteliklere sahip olmayan klasik filoloji mezunu bir kişi, arkeoloji bölümünde ders vermesi nedeniyle “Arkeolog” zannedilerek beş yıl süreyle “Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu”nda, Arap ve Fars filolojisi mezunu rahmetli bir arkadaşımız da sanat tarihi bölümünde ders vermesi nedeniyle “Sanat Tarihçisi” zannedilerek “Samsun Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu”nda beş yıl süreyle görev yapmıştır. 2863 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu”nun emredici hükümlerine rağmen bu kişilerin beş yıl süreyle “Koruma Kurulu” üyeliği yapabilmiş olmaları, bakanlık bürokrasisinin koruma kurulları konusundaki bilgisini ve yönetim yetkinliğini açıkça ortaya koymaktadır. “Koruma Kurulu” üyesi olarak atadığı kişinin kanunda belirtilen niteliğe sahip olup olmadığının bile farkında olmayan bürokrasinin, koruma bölge kurullarında alınan kararların niteliği ve çözüm üretme kapasitesi hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapabilmesi bu kararların uygulamadaki sonuçlarını öngörebilmesi zaten düşünülemez.

Go to News Site