BirGün Gazetesi
Emine Uçar İlbuğa 76. Berlin Film Festivali Jüri Başkanı Wim Wenders gazetecilerin sorusu üzerine, sinemacıların siyasetin dışında kalması gerektiğini savunarak, sinemanın bütünüyle politik filmler üretmesinin onu doğrudan siyasetin alanına taşıyacağını, buna karşılık sinemanın siyasetin bir parçası olmaktan çok, ona karşı dengeleyici bir işlev gördüğünü ifade etti. Wenders’in siyasetçilerin siyaset, sinemacıların ise film yapması gerektiği yönünde yapmış olduğu keskin ayrımı sorunlu bulan birçok sinemacı festivali protesto etti. Buna karşın 79. Cannes Film Festivali Jüri Başkanı Park Chan-wook, Wenders’in “bir film dünyayı değiştirebilir ama politik olarak değil” sözüne gönderme yaparak “sanat ve politika birbiriyle çatışan kavramlar değildir” açıklamasında bulundu. İki ayrı festivalde jüri başkanlıklarını üstlenen bu iki yönetmenin karşıt görüşleri yalnızca sinema ve siyaset ilişkisine dair farklı yaklaşımları değil, aynı zamanda festivallerin yapısı, sponsorluk mekanizmaları ve iktidar ilişkileri üzerinden değerlendirilmesi gereken bir tartışmayı da ortaya koyuyor. Çünkü sinemanın en önemli mecralarından olan festivaller de siyasetten bütünüyle bağımsız değiller. Oysa sinema, politik olmadığı düşünülen anlatılarda dahi ideolojik bir boyut taşır. Sinemanın doğası gereği politik olması, onu gündelik siyasal gerçeklikten ayrı düşünmeyi güçleştirir. Çünkü insan, toplum, doğa, gündelik yaşam, aşk ve ölüm gibi sinemanın temel ilgi alanlarının tümü siyasal koşullarla doğrudan ya da dolaylı biçimde ilişkilidir. Bu nedenle, sinemacıların siyasetten ayrı durması yönündeki yaklaşım sorunludur. Bilakis sinema, toplumsal gerçekliği üretme, yorumlama ve dolaşıma sokma kapasitesi nedeniyle siyasal alanla kaçınılmaz bir ilişki içindedir. Ancak bu tartışmalarda sorun, sinema ile siyaset arasındaki ilişkinin varlığından çok niteliğidir. Sorun, sinemanın siyasetle temas etmesi değil siyasetin, sinemanın estetik ve eleştirel özerkliğini belirleyen tek unsur haline gelmesidir. GÖZETİM KAPİTALİZMİ VE GÖRÜNMEZ İKTİDARIN SİNEMADAKİ İZLERİ Bununla birlikte siyasal çoklu krizlerin yaşandığı, paradigmaların ve dolayısıyla demokratik kurumların aşındığı, kutuplaşmanın derinleştiği, toplumsal belirsizliğin arttığı dönemlerde yaşıyoruz. Ve sinema, yalnızca gerçekliği yansıtan bir sanat biçimi değil, aynı zamanda toplumsal koşulları anlamlandırmaya ve dönüştürmeye katkı sunan eleştirel bir düşünme alanı olarak işlev gören bir etki gücüne de sahip. Yaşanan siyasal kutuplaşma, dezenformasyon, sansür, sınır dışı etme politikaları ve protestocuların kriminalize edilmesi gibi gündelik yaşamın bir parçası haline gelen koşullar karşısında, sinema otoriterleşmenin bir anda değil, bireylerin, kurumların ve sessiz kalan toplum kesimlerinin katkısıyla adım adım nasıl inşa edildiğini göstererek güncel siyasal gerçekliği anlamada güçlü bir araçtır. Bu yönüyle sinema, yalnızca yaşananları kaydeden bir tanık değil, demokratik değerleri hatırlatan, eleştirel farkındalık üreten ve farklı gelecek olasılıklarını düşünmeye çağıran kültürel bir müdahale alanıdır da aynı zamanda. Bundan dolayı sinema insanlara içinde bulunduğumuz kriz dönemlerinde karmaşık toplumsal süreçleri hikayeler aracılığıyla görünür hale getirir. Baskı, eşitsizlik, dışlanma, savaş, göç, yoksulluk veya kimlik sorunları gibi konular sinema sayesinde kamusal tartışmanın parçası olabilir ve görünmeyeni/gösterilmeyeni görünür kılar. Özellikle diktatörlükler, darbeler, savaşlar ve zorunlu göçler üzerine filmler kolektif hafızanın oluşumuna katkı sağlar. Ama en önemlisi en umutsuz dönemler de bile alternatif geleceklere olan inancı/umudu diri tutabilir. Özellikle mevcut düzenin kaçınılmaz bir yazgı olmadığını göstererek farklı yaşam biçimlerinin ve toplumsal örgütlenme modellerinin düşünülebilmesine olanak tanır. KAPİTALİZM, OTORİTERLİK VE POLİTİK SİNEMANIN GEREKLİLİĞİ Günümüzde her yönden/yandan içinde yaşadığımız gözetim kapitalizmi bizleri giderek edilgenleştiriyor ve düşünsel çeşitliliği artırıyormuş gibi gösterse de azaltıyor. Sürekli gözetim altında olma hali insanları sisteme daha uyumlu davranmaya, gelecek perspektifinden, konforlu alanını kaybetmeye kadar birçok nedenle kendilerini sansürlemeye ve farklı düşünmekten kaçınmaya yöneltebiliyor. Bu koşullarda politik sinema resmi ideolojiyi sorgulatabilir, mevcut düzenin doğal olmadığını açık edebilir ve farklı deneyimlerle karşılaştırırken, farklı bakış açılarına da kapı aralayabilir. Çünkü günümüzde içinde yaşadığımız sistem giderek görünmezleşirken algoritmalar, veri toplama sistemleri, şirketler ve dijital platformlar insan davranışlarını etkiliyor, bu süreçlerin nasıl işlediği ise tam olarak görünemiyor, anlaşılamıyor. Oysa sinema bu görünmez mekanizmaları hikayeler ve imgeler aracılığıyla görünür kılabilir. Fransız filozof Alain Badiou’nun ifadesi ile sinema çelişkili, çok katmanlı yapısı ve kitlesel boyutuyla biz insanlara içinde yaşadığımız hız dünyasından bir an için uzaklaşma ve modern mağaralar olarak nitelediği sinemalarda imgeler üzerinden gerçeği görme ve anlama şansı verebilir. Sinema, modern yaşamın ürettiği yalnızlık ve yabancılaşma deneyimlerini görünür kılmanın ötesinde, birbirinden kopmuş bireyleri ortak duygu, hafıza ve deneyim zemininde buluşturarak toplumsal aidiyet duygusunun yeniden kurulmasına katkı sağlayabilir. Çünkü iyi bir politik film yalnızca baskıyı göstermez, baskının nasıl kurulduğunu da gösterir, dolayısıyla değişimin mümkün olduğu fikrini korur. Özellikle son on yıllarda içinde yaşadığımız politik ortamda kavram karmaşası ve hızla yaşanan dönüşüm şu soru üzerinde düşünmeyi gerektiriyor. Sözde de olsa demokrasi gerçekten işliyor mu, yoksa görünürde demokratik olan sistemler giderek sermayenin kontrolüne mi giriyor? 1980’li yıllarla birlikte dünyada yaşanılan ekonomik, politik, kültürel dönüşümün ana etkeni olan neoliberalizm yalnızca ekonomiyi değil, insanların dünyayı algılayış biçimlerini de dönüştürdü. Bu nedenle neoliberalizmi anlamak için yalnızca ekonomik verilere bakmak yeterli değil. İnsanların korkuları, arzuları, umutları, yalnızlıkları ve kimliklerine de bakmak gerekiyor ve sinema tam da burada önem kazanıyor. Çünkü neoliberalizim aşırı bireyci, yalnız insan modelini yaratır ki bu da insanların dayanışma, birlikte yaşama, mücadelelerine negatif etki eder. Emek pazarında modern köleler yaratarak, insanları rekabete, geleceğin güvencesizliği karşısında sürekli kendini geliştirme zorunluğuna iterken hem onları yalnızlaştır hem de başarısızlığın sorumluluğunu yine onlara yükler ve sürekli bir kaygı durumu yaşatır. Bütün bu tartışmaların ışığında yazının başına dönüp yeniden şu soruları sormak gerekiyor: Kapitalizmden, giderek dünyayı yöneten tüccarlardan ve kar alanlarına dönüştürmek adına doğayı katleden, yeraltı kaynaklarını ele geçirme zihniyeti ile ülkelere saldıran, savaşlar açan ve iktidarının devamlılığı için dünyayı yeniden dizayn etme yönünde politikalar üreten ve bu politikaları uygulayabilmek için otoriter sisteme dayanan anlayış karşısında sinema ne kadar siyasete mesafeli durabilir? Hatta bu yaşanan kriz dönemi sinema aracılığı ile nasıl görünür kılınabilir? Sinemanın toplumsal ve siyasal gerçeklikleri görünür kılması, onu sanattan uzaklaştıran bir özellik midir? Yoksa tam da bu niteliği sinemayı dünyayı düşünmenin özgün bir biçimi haline mi getirir? Tam tersi siyasal olarak tıkandığımız, demokrasinin aşındığı, kaosun arttığı dönemlerde sinema insanlara hayata tutunmak, yaşadıkları dünyayı anlamak ve onu dönüştürmek konusunda yardımcı olabilir. Özellikle bağımsız filmler, belgeseller, alternatif medya ağları, toplumsal hareketler aracılığı ile yeni direniş alanları, karşı hegemonyalar yaratmak mümkündür ve sinema da bu anlamda önemli bir mecradır. Örneğin Üçüncü Sinema pratiğinin temel amaçlarından biri de dünyadaki emperyalist, otokratik ve sömürücü yönetim biçimlerini eleştirmek, onların dayattığı yanlış bilinci açık etmek değil midir? Nitekim 2020 yılında kaybettiğimiz Arjantinli yönetmen Fernando E. Solanas ve Octavio Getino Arjantin’in ekonomik ve kültürel olarak emperyalist ülkeler tarafından nasıl bağımlı hale getirildiğini, kapitalizmi ve yeni sömürgeciliği, sınıf sorununu, işçi hareketleri ve direnişi, medya ve kültürel üretimin iktidarla ilişkilerini açık ederek, sinemayı salt bir estetik anlatı olmaktan çıkarıp, bir direniş ve karşı-hegemonya aracı haline getirdikleri manifesto filmi olan Fırınların Saati (1968) ile dünya sinemasında yeni bir kapı açtıkları ve sinemanın toplumsal gerçeklikle bağını daha da güçlendirdikleri gerçeğini de unutmamak gerekiyor. Costa Gavras ise Z (Ölümsüz, 1969) filminde Yunanistan’da sol görüşlü bir milletvekili ve barış aktivisti olan Grigoris Lambrakis’in öldürülmesi ve ardından bu cinayetin devlet, polis ve aşırı sağ grupların iş birliği ile nasıl örtbas edildiğini ortaya koyar. Gavras anlatı boyunca izleyiciye, bir ülkede baskı yalnızca diktatörlerden mi kaynaklanır, yoksa demokratik görünen kurumlar da otoriter mekanizmanın bir parçası olabilir mi? sorusunu sordurur ve aslında yasalar varken de seçimler devam ederken de seçim sonuçlarına karşın otoritenin gizli elinin o sürece hukuksuz yollardan nasıl müdahale ettiğini gösterir. Gavras Z filminde devletten gelen şiddeti, hukukun siyasallaşmasını, medyanın bağımsızlıktan öte tarafgirliğini ve bürokratik baskıyı açık ederken, politik sinemayı da dar bir çerçeve içine sıkıştırmaz bilakis gerilim sinemasının araçlarını politik bir eleştiriye dönüştürmeyi başarır ve sinemanın hem estetik hem de siyasal olabileceğinin en güzel örneğini verir. Aynı şekilde Costa Gavras’ın 11 Eylül 1973’te Şili’de gerçekleşen ve darbe sürecinde kaybolan Amerikalı gazeteci Charles Horman’ın gerçek hikayesine dayanan Kayıp (Missing), kişisel bir kayıp hikayesinden uluslararası siyaset, devlet şiddeti ve Şili’deki demokratik seçime dış müdahale üzerine bir politik soruşturmaya dönüşür. Yönetmen darbenin arka planında yer alan aktörleri, masum insanların katledilişlerini kamerası eşliğinde izleyiciye aktarırken, darbenin emperyalist güçler ve ülkenin demokrasi karşıtlarının işbirliği ile nasıl inşa edildiğini, demokratik yollardan seçilmiş başkan Salvador Allende’nin tutuklanarak, yerine uzun yıllar ülkede demokrasiyi askıya alacak olan Augusto Pinochet diktatörlüğünün kurulma sürecinin arka planını gösterir. Sonuç olarak sinema siyasetten ayrı düşünülemez ve Wim Wenders’in Anselm (2023) filmi de sinemanın dolaylı politik gücüne işaret eder. Filmde yönetmen Alman sanatçı Anselm Kiefer’in yaşamını ve sanatını anlatırken aslında Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşmasını, kolektif hafızayı ve tarihsel sorumluluğu tartışır. Film, iktidarların ve toplumların geçmişi unutma eğilimine karşın sanatın bir hafıza mekânı oluşturabileceğini savunur. Bu yönüyle politik sinemanın temel işlevlerinden biri olan ‘hatırlatma’ görevini yerine getirir. DİJİTAL KAPİTALİZM ÇAĞINDA BİR KAÇIŞ DEĞİL BİR KAVRAYIŞ BİÇİMİ OLARAK SİNEMA Özellikle dijital kapitalizm çağında bireylerin davranış ve düşünme biçimlerinin hızla dönüştüğü günümüzde görünmez iktidar mekanizmalarının nasıl görünür kılınacağı konusu sinemacıların üzerinde düşünmesi gereken önemli bir konu. Çünkü Google, Facebook, Amazon, Instagram, TikTok, X gibi platformlarda sürekli izlendiğimiz ve çoğu zaman bizlerin hangi verilerinin toplandığı, bu verilerin nasıl işlendiği ve kimler tarafından ne için kullanılacağını bilmediğimiz dijital gözetim ortamında bireyler ne kadar özne olarak kalabileceklerdir sorusu açıkta kalıyor. Tüketime yönelik yönlendirmeler başta olmak üzere okuyacağımız haberden, neyi takip edeceğimize ve kime oy vermemiz gerektiğine kadar tahminler oluşturulmakta, yönlendirilmeler yapılmakta ve giderek yeni toplumsal yapıların dizaynı oluşturuluyor. Ve en önemlisi belki de Angelos Koutsourakis’in1 vurguladığı gibi vatandaşlar şeffaflaşırken, şirketler/sistem görünmezleşiyor, bu durum ise demokratik denetimi ortadan kaldırmanın önemli bir koşulu haline geliyor. 1-Angelos Koutsourakis (2022): Cinema and Surveillance Capitalism: Consumer Behaviorism and Labor Alienation in Paranoia1.0 (2004) and The Circle (2017), Quarterly Review of Film and Video, 2022.
Go to News Site