Collector
Top yuvarlak mıdır? | Collector
Top yuvarlak mıdır?
soL Haber

Top yuvarlak mıdır?

Engin Solakoğlu Körfez’de ve Lübnan’da savaş ve katliam sürer, Türkiye’de seçme ve seçilme hakkına yönelik sermaye saldırısı devam ederken “bu monşer eskisi neden futbol yazmış?” diye sorabilirsiniz. İki sebebi var. Birincisi kısa adıyla Dünya Kupası ama doğru bir isimlendirmeyle FIFA Dünya Erkekler Futbol Şampiyonası. İkincisi ise ben bu satırları yazarken devam eden Fenerbahçe Kongresi. Uzun uzun tarihçe anlatmaya gerek yok. Kabaca 150 yıllık tarihi olan futbol ya da ayaktopu dünyanın en yaygın sporu. Bunun nedenleri muhtelif. Bir kere oynaması kolay. Düze yakın bir alanda dört taştan iki kale yaparak oynamak dahi mümkün. “Ofsayt”ı saymazsak -ki arsada oynananında bu da yok- kuralları da çok basit. Topu karşı kaleye sokmak için ayakla ya da eliniz, kolunuz dışındaki herhangi bir organınızla ittirmek yeterli. Bu anlamda izlemesi de kolay. Karşılaştırmak gerekirse ragbiden çok farklı. İki sporun da kökeni ve kıdemi aynı ama kırk bin tane kuralı olan ragbi aynı ölçüde yaygınlaşmamış. ABD’de oynanan ve “Amerikan futbolu” denen versiyonu başka bir hikâye ama girmeyelim şimdi. Ragbide o kadar fazla kural var ki, hakem her verdiği kararın gerekçesini anlatıp kuralı anımsatmak zorunda kalıyor. Geçen yıl bir turnuva öncesinde konuşan bir Fransız milli takımı oyuncusu “kuralların hepsini aklımızda tutamıyoruz, o yüzden hakemin açıklaması iyi oluyor” demişti. Bir önemli fark da, ragbide topun yuvarlak değil yumurtayı andıran bir biçime sahip olması. Futbolla ilgili sayısız deyimden birinin “top yuvarlaktır” olduğunu biliyoruz. Burada kastedilen sanırım maçın sonucunun önceden belli olamayacağı. Öyle mi peki? Artık pek değil. Bu olgu ile futbolun Türkiye’deki en güzel adamlarından biri olan Metin Kurt’un “Futbol borsada değil, arsada güzel” sözü arasında çok net bir ilişki var. Metin Kurt sol kanattan koşarken futbolun ticarileşmesi çoktan başlamıştı ama top hâlâ görece yuvarlaktı. En zengin kulüplere karşı kazanmak mümkündü. Şimdi milyar dolarlık ya da avroluk kulüplere karşı yoksulların şansı çok az. İşin kötüsü bu eşitsizliğin de rol oynadığı ikinci bir çirkinlik daha var futbolun gerçeğinde: Bahis. Ancak bahis sektörü öyle karar verirse favori olmayan yani yoksul takım zengin takımı yenebiliyor. Yuvarlak denilen futbol topu o noktadan itibaren hileli zarlar gibi köşeli hale gelebiliyor. Futbolun kapitalizmin elinde görgüsüz, ahlâk yoksunu ve hileli bir sirk gösterisine dönüşmesi sadece sahayla sınırlı kalan bir olgu değil. Seyir kısmı aynı hızla kirlenmiş durumda. İzlemek için de para gerekiyor. İster stadyumda ister ekranlarda maç izlemek için müşteri olmanız şart. Başka bir deyişle izleyici için de top yuvarlak değil, adeta köşeli bir kumbara. İçine para atmazsanız dönmüyor. Yasak! Siyasetin bu kadar yaygın bir spora bulaşmaması ihtimali yok elbette. Bunun tarihi de eski. Kıvılcımı futbol sahalarından sıçramış savaşlar dahi var. Bir de toplam hacmi trilyon doları aşan bir sektörün “apolitik” kalması olanaksız. O yüzden “Efendim spora/futbola siyaset karışmasın!” diyenler şayet ağır cahil veya çok saf kişiler değillerse sizleri kandırma peşindeki düzen aparatlarıdır. Bundan emin olabilirsiniz. Futbol bal gibi de siyasidir. Üstelik sadece Türkiye’de değil, bütün gezegende. Bunu sadece olumsuz anlamda yorumlamak eksik olur. Futbolun topladığı kalabalıklar, taraftar dediğimiz kitle düzeni sarsabilecek bir potansiyele de sahip olabilir. Türkiye ve dünyadaki örneklerini biliyoruz. Sermaye düzeninin seyirciyi/taraftarı fişleyecek sistemler icat etmesi ve parası kadar konuşabilecek müşteri haline getirme kaygısı bununla ilgilidir. Körfez’de ve Lübnan’da savaş ve katliam sürer, Türkiye’de seçme ve seçilme hakkına yönelik sermaye saldırısı devam ederken “bu monşer eskisi neden futbol yazmış?” diye sorabilirsiniz. İki sebebi var. Birincisi kısa adıyla Dünya Kupası ama doğru bir isimlendirmeyle FIFA Dünya Erkekler Futbol Şampiyonası. İkincisi ise ben bu satırları yazarken devam eden Fenerbahçe Kongresi. 1974 yılından beri aklım ererek izlediğim bu 14. Dünya Kupası 11 Haziran’da başlıyor. Ev sahipleri ABD, Kanada ve Meksika. Ancak 19 Temmuz’daki finalin yeri ve oynanacak maç sayısına bakarsanız aslında ev sahibi ABD. Dünya Kupası için seçilen ülke de, elemelerden itibaren turnuvanın bütünü de insan midesinin ve vicdanının kaldıramayacağı çirkinlikler barındırıyor. Bir kere 21. yüzyılın en kapsamlı soykırımını gerçekleştiren, çoluk çocuk demeden on binlerce Filistinliyi dünyanın gözü önünde katleden haydut ülke İsrail, Ukrayna savaşı yüzünden turnuva dışı bırakılan Rusya’dan farklı olarak bu kupanın elemelerine katılabildi. Elemelerdeki diğer takımlar ve şimdi güle oynaya Amerika kıtasının yolunu tutan ülkelerden bir tanesi bile “Alın bu kanlı ve adaletsiz organizasyonu başınıza çalın!” diyemedi. Galata Köprüsü’nde nafile yürüyüşleri yapan malum ekip ile Kudüs Valiliğine adaylığını gururla açıklayan bir bakanın iktidarı da bu toplama dahil. Ana ev sahibi Trump ABD’si ise FIFA ve üyesi ülkelerin bu soykırım işbirlikçiliğinin üzerine tüy dikmeyi ihmal etmedi. Elemelerde mücadele edip kupaya katılma hakkı kazanan İran ulusal takımına yapmadığını bırakmadı. Epstein çetesinin müteahhitler kolu baş sorumlusu Trump önce “İran turnuvaya katılamayabilir” yollu açıklamalar yaptı. Sonra fikir değiştirdi. “Gelsinler ama ABD’de kalamazlar, gidip Meksika’da gecelesinler” dedi. İranlı futbolcular bakımından ilave bir güçlük ve yorgunluk oluşturacak bu koşula karşı da ne FIFA’nın ne diğer korkak ülkelerin sesi çıktı. Son olarak da, İran ulusal takımına ABD vizesi turnuvaya 6 gün kala çıktı. Teknik ekibin çoğunluğuna ise vize verilmedi. Ankara’daki ABD Ortadoğu Genel Valisi ve Epstein çetesinin bir başka müteahhit üyesi Tom Barrack çıkıp utanmadan “İranlı futbolculara vize verdiğimiz için gurur duyuyoruz” mealinde kabakça bir lakırdı etti. Vicdan yoksunu, sermaye hizmetkârı ve alabildiğine paragöz güruhun bu skandala da sesi çıkmadı. 2026 Dünya Kupası sadece bu yönleriyle dahi, küresel sermaye diktatörlüğünün insanı insan yapan değerleri nasıl hızla erittiğinin somut göstergesi olarak şimdiden tarihe geçti. Yazıyı uzatmamak için FIFA’nın belirlediği ve on binlerce dolara ulaşan astronomik bilet fiyatlarına değinmedim bile. Özetlemek gerekirse, bu Dünya Kupası daha başlamadan Anglosaksonların “The Beautiful Game (güzel oyun)” diye adlandırdıkları futbolun, küresel düzenin çirkinliğinin ve insanlık dışılığının aynası haline geldiğini gösterdi. Şimdi gelelim Fenerbahçe Kongresi’ne. Aslında değinmekten bucak bucak kaçtığım bir konu Fenerbahçe. Bunun sebepleri daha çok öznel. Fenerbahçeli bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm. Babamın kulüp üyeliği neredeyse benimle yaşıt. Benim kongre üyeliğimin ise 10 yılı doldu. Salt futbolla da sınırlı olmayan ve makullük sınırlarını aşabilen bir aidiyet duygusuna sahibim. Konu Fenerbahçe veya genel olarak futbol olunca beynin köreldiği sabit. Bu yüzden de aklımı korumak için ayağımı hep frende tutuyorum. Son olarak sevdiğim ve saydığım bir gazeteci dostum bir iki hafta önce Kongre hakkında yazar mısın dediğinde hangi taşın ardına saklanacağımı bilemedim. Sonuçta da yazmadım. Baştan belirteyim. Kongre’ye gidip oy kullanmadım. Üye olduğumdan beri katıldığım tek kongre stadyumda 29-30 bin kişinin katıldığı ve sözde ligden çekilmenin karara bağlanacağı kongreydi. Orada Ali Koç ve ondan hiç farkı olmayan diğer sermaye oligarşisi mensuplarının kulüp üyelerini nasıl enayi yerine koyduğunun tanığı oldum. Düzene payandalık eden o oligarşinin farklı şekilde davranmasını beklemek elbette saflık olurdu ama bir stadyum dolusu insana reva görülen aşağılamanın seviyesi dayanılır gibi değildi. Belki de safça orada kandırılanların hiç değilse kendisine solcu/sosyalist diyen bölümünün bundan böyle benzer tuzaklara düşmeyeceklerini sanmıştım. Bugün yapılan kongreye giden süreçte fena halde yanıldığımı gördüm. O solcu/sosyalist etiketli Fenerbahçeliler iki patron arasında bölünüp kavgaya giriştiler. Bir NATO müteahhidi ile Cumhuriyeti musalla taşına bırakıp kaçan sözde laik sermayenin en “güzide” temsilcisi arasındaki kayıkçı kavgasında saf tutup birbirlerine sövdüler. Bu arada futbolun Akepe rejiminde sonuçların, siyasi gerekçelerle olduğu kadar bahis mafyasının çıkarları doğrultusunda önceden belirlendiği bir alan olduğunu da sanırım unuttular. Unuttukları veya dikkate almadıkları bir diğer yön, her iki adayın da “iktidarla en iyi ben uzlaşırım” teması üzerinden propaganda yaptıklarıydı. “Ne yapsınlar yani, kavga mı etsinler?” sorusunu sorabilenlerin, Süperlig denilen bu çamur deryasından siyasi iktidarın onayı sonucu elde edilecek bir birincilikten mutluluk duyacakları da belli. Ülke halkının yaklaşık yüzde seksenini açlık sınırında gezdiren bir düzene karşı muhalefetin sınırlarını anlaşılan Fenerbahçe erkek futbol takımının şampiyon olup olmaması belirleyecek. Hayırlara vesile olsun ama benden de uzak dursun! “Fenerbahçe Türkiye”dir diyorlar ya. CHP otobüsünün üzerine çıkıp “yiğidim aslanım” şerbetiyle sarhoş olanlar ile yine sosyalizm ya da tanımı belirsiz bir solculuk adına Ali Koç’a veya Aziz Yıldırım’a canhıraş destek verenleri yan yana koyunca hak vermemek elde değil. “Top”arlayacak olursak, top uzun süredir Türkiye’de de dünya da yuvarlak değil. Topun yeniden yuvarlanması sağlamak için önce sermaye düzenini yüksekçe bir yerden tarihin derinliklerine yuvarlamak gerekiyor.

Go to News Site