Çat diye çatlamak üzere mi?

Çat diye çatlamak üzere mi?

AKP ile MHP arasında çatlak olduğuna dair tartışmalar bir süredir yeniden gündemde. MHP lideri Bahçeli, “Cumhur İttifakı camdan vazo değil ki çatlasın” diyerek bu tartışmalara kendi penceresinden bir yanıt verdi. Bahçeli’nin vazo örneği iki açıdan isabetli. Benzetme, doğrudan Bahçeli’nin vurgu yaptığı biçimiyle doğru. Cumhur İttifakı, vazo kadar kolay hasar alıp çatlayabilecek bir siyasal birliktelik değil. Bu tam anlamıyla bir rejim ittifakı ve çatlaması için daha derin krizlerin yaşanmasını gerekiyor. İkincisi, bu ittifak veya herhangi bir siyasi ittifak, vazo gibi nihai şeklini almış bir ürün olarak değerlendirilmemeli. Çünkü ittifaklar, aslında genel olarak her türden ilişki, sabit, durağan ya da katı olmaktan çok uzaktadır. Gelişen dinamiklerden etkilenir, biçimsel farklılaşma yaşarlar. Yani ne Cumhur İttifakı’nın ne de başka bir ittifakın, öyle bir köşede, sakince durduğunu varsaymamalıyız. Bahçeli vazodan örnek verirken büyük ihtimalle ikinci kısmı aklından geçirmemişti. Ancak siyaset tarihi, edilen tüm büyük yeminlere rağmen, kurulan ve bozulan ittifaklarla dolu. AKP’li yıllar da bundan müstesna değil. 2002-2013 arasını Fethullahçı örgütle yürüyen AKP, bu ittifakını belirli öncelikleri ve ortak hedefleri baz alarak kurmuştu. Yani aslında ittifakın en başta tayin edilmiş siyasi bir ömrü vardı. AKP ile sonradan FETÖ olarak adlandırılan Fethullahçı hareket, eski devlet yapısı ile ona bağlı olsun ya da olmasın, önlerine engel olabilecek tüm siyasal, sosyal ve ekonomik unsurları elimine etmeye dayalı bir ortaklık inşa etti. İttifakın bu hedefin ötesine sarkan, mutabık kalınmış politik bir ajandası yoktu. Nitekim devlet mekanizmasında, ekonomide, medyada ve toplumsal alanda vs mevziler kazanıldıktan sonra, iki yapı arasında, temelinde elde edilen ganimeti paylaşma krizinin bulunduğu bir kavga patladı. Çünkü ittifakı doğuran siyasal gerekçeler anlamını yitirdi. Olaylara tek tek bakıldığında, AKP-Cemaat koalisyonunun dağılma sürecine dair bir “magazinel siyaset” okuması da yapılabilir elbette. Ancak konu tarihsel perspektifle irdelendiğinde, siyasal İslamcılığın bu iki aktörünün birleşme sebebi neyse, ayrılma sebebinin de ona içkin olduğu görülür. Devlete egemen olma hedefiyle kurulan ittifakın, amaca ulaşıldıktan sonra yeni bir işbirliği vizyonu geliştirilmediği ve çıkarlar farklılaştığı için dağıldığı anlaşılır. AKP-MHP ittifakı da birtakım ortak hedefleri merkez alarak kuruldu. Hedeflerden biri, iktidarı ele geçirmek için askeri darbe girişiminde bulunan, bir önceki ittifak ortağı Fethullahçı çetenin tüm alanlardan tasfiyesiydi. Bu, AKP’nin açısından tehlikenin bertaraf edilmesi, MHP açısından devlete nüfuz etmek, yani kadrolaşmak demekti. İttifakın ana hedefi ise “her türlü terör tehdidine karşı” bir güvenlik rejimi inşa etmekti. Gerek iç politikada gerekse de dış politikada bu hedefe ulaşmak için Kürt hareketini ve CHP başta olmak üzere muhalefetin tüm unsurlarını “terörle ilişkili” gibi kodlayarak ezmeye odaklanan bir hat izlendi. Suriye politikası da “Kuzey sınırımızda Teröristanın kurulmasına izin vermeyeceğiz” türü söylemlerle, Kürtlerin statüsünü kazanmasını engellemek üzerinden şekillendirildi. Ülke, AKP-MHP eliyle parlamenter sistemi terk edip başkanlık rejimine geçti. Döneme geniş ve sınırsız baskı uygulamaları eşlik etti. Siyasi alan kısıtlandı, temel hak ve özgürlükler budandı. Yasakları gözaltılar, KHK’leri kayyumlar izledi. “FETÖ’yü temizleme” adı altında kamuda eşi benzeri görülmemiş tasfiye operasyonu yürütüldü. “Terör” sopasıyla toplumsal muhalefet sindirilmeye çalışıldı. Bugün Türkiye siyasetindeki denklem ve koşullar, Cumhur İttifakı’nın kurulduğu günkü koşullardan hayli farklı. AKP-MHP bloku, başlangıç çizgisinde belirlediği hedeflere büyük oranda ulaşmış durumda. Ancak bu bir rejim ittifakı olduğu için, süreç içinde rejimin devamlılığı, ittifakın doğal hedefine dönüştü. Dolayısıyla bu ittifak, AKP’nin Fethullahçı yapıyla kurduğu ittifakla denk tutulmamalı. Ancak bu farklılık, ittifak ilişkisinin sorunsuz ilerlediği, ne olursa olsun çökmeyeceği ve kendini programsal olarak sürekli güncellemeyi başaracağı anlamına gelmiyor. Rejimin devamlılığı, ittifakı bir arada tutan temel motivasyon olsa da, bu devamlılığın nasıl sağlanacağına ilişkin yol-yöntem farklılıkları ve belirlenecek stratejiye ilişkin anlaşmazlıklar, aşılması gereken kimi problemler doğuruyor. Örneğin Kürt meselesinde Bahçeli’nin yaptığı manevra, yaygın adıyla “süreç”, sadece kendisinin ve partisinin manevrası olarak görülmemeli. Cumhur İttifakı’nın kuruluş dinamiklerine tezat olan bu siyasal yönelim, tam da bu nedenle, amaç birliğinin yeniden yakalanması açısından tüm aşamalarıyla ittifakın ortak perspektifine dönüştürülmediği takdirde güçlü bir kriz potansiyeli olarak önümüzde duruyor. İdeolojik sorunların ötesinde bürokrasinin kritik kademelerinde de bir sürtüşmenin olduğu son günlerde MHP’ye yakın isimlere yönelik yargı ve medya operasyonlarından anlaşılıyor. Bahçeli’nin “ülküdaşım” dediği Selahattin Yılmaz’ın tutuklanması ve ardından yine MHP’ye yakın bir isim olduğu bilinen eski MKE Başkanı İsmet Sayhan’ın gözaltına alınması, suçlamaların detayı da düşünüldüğünde, güç mücadelesinin bilhassa savunma sektöründe yoğunlaştığını gösteriyor. CHP’nin mevcut ihtimaller nispetinde AKP-MHP ayrılığına erken yatırım yapmasının, taktik bakımdan anlaşılır sebepleri var muhakkak. Ancak zamanla salt buradan medet umar hale gelmek ve toplumsal muhalefetin umutlarını da olası bir çatlağa sıkıştırmak, tam tersi bir sonuç üreterek, rejim üzerindeki baskıyı hafifletip ittifak bileşenlerinin birbirine tekrardan yakınlaşmasını sağlayacaktır. Bu tuzağa düşülmemeli. İktidarın zayıf karnı, ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar etrafında oluşan toplumsal tepki. İttifakın içindeki çelişkilerin derinleşmesi, bu tepkinin büyümesi ve siyasal alandaki etki kapasitesinin artmasına bağlı. Taban huzursuzluğu örgütlü bir aktör olarak düzeni ne kadar sallarsa, rejim ittifakı da o denli kırılganlaşacaktır. Anamuhalefet, bunu başarabildiği oranda yaptığı yatırımın karşılığını alabilir.

‘Barışçıl protesto sınır dışı gerekçesi olamaz’

‘Barışçıl protesto sınır dışı gerekçesi olamaz’

Haber Merkezi İstanbul Üniversitesi yüksek lisans öğrencisi Nana Babazade’nin, katıldığı yemekhane eylemleri gerekçe gösterilerek sınır dışı edilmek istenmesine karşı İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı düzenlendi. Nana’ya Özgürlük İnisiyatifi adına açıklamada konuşan Maral Çölekoğlu, Babazade’nin Arnavutköy Geri Gönderme Merkezi’nde (GGM) tutulduğunu anımsatarak "Herhangi bir suç delili olmamasına rağmen, bu barışçıl protesto sınır dışı edilme nedeni sayılmıştır. Nana’nın alıkonmasının asıl sebebi, devletin baskı ve kontrolüne boyun eğmeyi reddetmesidir. İktidar, hak mücadelesi yürüten yoldaşlarımızı sindirmek için göçmen öğrencilerin yasal hakkı olan oturum izinlerini bir tehdit ve baskı aracına dönüştürmektedir. Bu uygulama insanlık dışıdır ve asla kabul edilemez. İfade özgürlüğü, eğitim hakkı ve yaşam hakkı temel haklardır” dedi. Çölekoğlu, taleplerini şöyle sıraladı: • Nana hakkında yürütülen sınır dışı işlemleri derhal durdurulmalıdır. • Serbest bırakılmalı ve güvenliği sağlanmalıdır. • Avukatıyla kesintisiz görüşme hakkı, vegan beslenme ve hijyen hakkı ve sağlık hizmetlerine erişimi garanti altına alınmalıdır. • Uluslararası koruma başvurusu yapabilmesi için gerekli süreçler işletilmelidir."

Evrensel’e saldırıda tahliye talebine ret

Evrensel’e saldırıda tahliye talebine ret

Haber Merkezi Evrensel Gazetesi’nin İzmir bürosuna silahla saldıran sanık İsa Can Biler’in tahliye talebi, “kaçma şüphesi ve deliller toplanmadığı” gerekçesiyle reddedildi. Biler’i olay yerine getiren İbrahim Halil Yapıcı serbest bırakıldı. Evrensel’in haberine göre savcı, sanık Biler’in başvurusunun reddini talep etti. Başvuruyu değerlendiren mahkeme verdiği kararda, “Şüpheliye yükletilen suçun niteliği, kanıtların henüz toplanmamış olması, kaçma şüphesinin varlığı ve adli kontrolün yetersiz kalmasına göre tutuklama nedenlerinde bir değişiklik olmaması” gerekçeleriyle tahliye talebini reddederek Biler’in tutukluluğunun devamına karar verdi. Biler’in kaçma ve kanıtları karartma şüphesi olmasına rağmen onu olay yerine getiren şüpheli İbrahim Halil Yapıcı ise serbest bırakıldı. Saldırının ardından yakalanarak gözaltına alınan Yapıcı bir gün bile gözaltında tutulmadan adli kontrol ile serbest bırakılmıştı.

‘Komşu Anne’ projesi sosyal devletin çöküşü

‘Komşu Anne’ projesi sosyal devletin çöküşü

Özlem YAVUZ* 2025-2026 eğitim-öğretim yılı başında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı tarafından başlatılan “Komşu Anne” projesi, ilk bakışta kadın istihdamını desteklemek ve çocuk bakımını kolaylaştırmak iddiasıyla kamuoyuna sunulmuştur. Ancak bu proje, pedagojik olarak sorunlu, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından geri adım niteliğinde, sosyal devlet ilkesini ortadan kaldıran ve kadın emeğini güvencesizleştiren bir uygulamadır. Beş günlük bir eğitim süreciyle hiç kimse pedegojik formasyona ve yeterliliğe sahip olamaz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın asli görevi, her çocuğa nitelikli, laik, bilimsel ve kamusal eğitim olanakları sunmaktır. Fakat “Komşu Anne” modeliyle Bakanlık, kendi görevini yerine getirmek yerine çocukları evlere, pedagojik niteliği olmayan bakım ortamlarına yönlendirmektedir. Çocukların gelişiminde kritik öneme sahip olan sosyalleşme, yaşıtlarıyla bir arada olma, pedagojik uzmanlıkla desteklenme gibi temel hakları, bu projeyle yok sayılmaktadır. Çocuğun güvenliği, gelişimi ve geleceği, bir bakanlığın asli görevinden feragat etmesi nedeniyle piyasanın ve bireysel koşulların insafına bırakılmaktadır. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ise, kadınların işgücüne katılımını artırmak bahanesiyle bu projeyi “fırsat” olarak sunmaktadır. Oysa kadınlar bu sistemle, güvencesiz, düşük ücretli, sosyal haklardan mahrum ve ev içi rollerine hapsedilmiş bir emek biçimine mahkûm edilmektedir. Kadın emeği, devletin asli görevini üstlenmek yerine araçsallaştırılmakta toplumsal cinsiyet eşitsizliği daha da derinleştirilmektedir. Kadınların istihdamı değil, ev içine kapanması teşvik edilmektedir. ∗∗∗ Her iki bakanlığın ortaklaşa yürüttüğü bu proje, sosyal devletin en temel görevlerinden biri olan kamusal kreş hizmetini ortadan kaldırmaktadır. Çocuk bakımı kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp bireylerin “komşu annelerden” satın almak zorunda kalacağı bir hizmete dönüştürülmektedir. Bu yalnızca bir sosyal politika sorunu değildir. Aynı zamanda kadın emeğinin ucuzlatılması, çocuk haklarının yok sayılması ve devletin sorumluluklarını ideolojik tercihler uğruna terk etmesidir. Üstelik bu sistem, laik ve bilimsel eğitim hakkını da doğrudan tehdit etmektedir. Çocukların evlere yönlendirilmesi, cemaat ve tarikatların etkinlik alanını genişletme ve çocuklarımızı daha korunmasız hale getirmektedir. Laikliğin zayıflatılması, yalnızca kadınların değil, tüm toplumun eşitlik ve özgürlük mücadelesine doğrudan darbe vurmaktadır. Oysa biz biliyoruz ki Çocuk bakımı yalnızca kadınların değil, ebeveynlerin ortak sorumluluğudur. Çocuk yetiştirmek, toplumsal bir sorumluluktur ve kamusal politikalarla desteklenmelidir. Kadınların üzerine yıkılan bu görünmez yük, onların çalışma yaşamına katılımını, ekonomik bağımsızlığını ve toplumsal hayattaki varlığını engellemektedir. Devletin görevi, bu yükü kadınların sırtına bırakmak değil kamusal, ücretsiz ve nitelikli kreşlerle ebeveynlerin sorumluluğunu paylaşmaktır. Kadın emeğini ucuz işgücü olarak gören, çocukların kamusal eğitim hakkını gasp eden bu anlayış, aynı zamanda laikliği ve eşit yurttaşlığı da hedef almaktadır. Yıllardır KESK’li kadınlar olarak “her mahalleye ücretsiz, kamusal kreş” derken, hükümet bizlere gerici, güvencesiz ve piyasanın ihtiyaçlarına göre şekillenen çözümler dayatmaktadır. Kadınların talepleri yok sayılmaktadır. ∗∗∗ KESK içerisinde yıllardır bu tabloya karşı alternatifimizi söyledik. “Her işyerine ücretsiz, nitelikli, kamusal kreş” kampanyası bunun en somut örneğidir. Kadınların istihdama katılabilmesi, çocukların eşit, laik ve bilimsel eğitim hakkına kavuşabilmesi için yıllardır talebimiz nettir. Kamusal kreşler, kadınların sırtına yıkılan bakım yükünü hafifletir, çocuklara nitelikli eğitim sağlar ve eşit bir toplumsal yaşamın önünü açar. Bu talep yıllardır hem kamu emekçisi kadınların hem de tüm emekçilerindir. Milli Eğitim Bakanlığı, görevi gereği her çocuğa nitelikli kamusal eğitim ve erken yaşta kamusal kreş hakkı sağlamakla yükümlüdür. Ancak bu proje ile Bakanlık, sorumluluklarını yerine getirmekten vazgeçmekte, çocukları pedagojik niteliği olmayan evlere yönlendirmektedir. Bu, laik ve bilimsel eğitimin, kamusal kreş talebinin ve sosyal devletin tasfiyesidir. Çocuklar, yaşıtlarıyla birlikte büyüme ve sosyalleşme hakkından, güvenli ve uzmanlaşmış bakım olanaklarından koparılmaktadır. Biz kadınlar biliyoruz ki, kadın emeğini ucuz iş gücü olarak gören, çocukları kamusal eğitimden mahrum eden her politika, aynı zamanda laikliği, eşitlik ve kadın özgürlüğünü de hedef alır. Bugün “Komşu Anne” adıyla sunulan bu proje, yarın cemaat ve tarikatlara yeni alanlar açacak, çocuklarımızı evlere, kadınlarımızı ise ev içi güvencesiz işlere mahkûm edecektir. Çocuklarımızı evlere değil, kamusal kreşlere emanet etmek, kadın emeğini güvencesizliğe değil, eşitlikçi ve güvenceli alanlara taşımak için mücadelemizi sürdüreceğiz. Mücadelemiz boyunca olduğu gibi bugün de, kadınların ve emekçilerin kazanımlarını siyasal hesaplara ve piyasanın ihtiyaçlarına kurban ettirmeyeceğiz ve bu projenin derhal geri çekilmesi için her iki bakanlığı gerçek görevlerini yapamaya davet ediyoruz. *Eğitim Sen Antalya Şube Kadın Sekreteri

‘Alevilerin inancından derhal ellerinizi çekin’

‘Alevilerin inancından derhal ellerinizi çekin’

Alevi-Bektaşi Federasyonu (ABF) üyeleri, 28 Ağustos’ta yapacağı toplantıyı protesto etmek için Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın önüne ‘‘İnancımızdan elinizi çekin" yazılı siyah çelenk bıraktı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Cuma Erçe Alevi kuruluşlarına Başkanlığın 28 Ağustos’taki toplantısına katılmama çağrısında bulundu. Erçe, Başkanlık önünde yaptığı açıklamada, ‘‘Yakın zamanda Hünkârımızın huzurunda her yıl 16, 17, 18 Ağustos’ta anmalarımızı gerçekleştiriyorken ısrarla tüm uyarılarımıza rağmen yine 12-13 Ağustos’ta korsan etkinlik gerçekleştirdiler. Bu da Alevileri bölme girişimiydi. Burası Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı. Bizi kültürel bir topluluk olarak görmeye devam ediyorlar” ifadelerini kullandı.

Kazdağı Ekofestivali 6 yıl aradan sonra dönüyor

Kazdağı Ekofestivali 6 yıl aradan sonra dönüyor

Kazdağı Ekofestivali, altı yıllık aranın ardından yeniden düzenleniyor. En son 2019’da düzenlenebilen festival bu yıl 27–31 Ağustos 2025 tarihleri arasında Edremit’te gerçekleştirilecek. Katılımcılar, Olcay Çiftliği’nin elli dönümlük ormanlık alanında çam ağaçlarının gölgesinde çadırlarını kuracak. Bu yılın sloganı “Binbir Çiçek Binbir Kuş, Binbir Çeşit, Binbir Düş” olarak belirlendi. Festival boyunca Kazdağları’nın ekosistemdeki rolü, biyolojik ve tarımsal çeşitliliği, çevre sağlığına etkileri ve doğa tahribatına karşı mücadele yöntemleri ele alınacak. Programda yoga ve qigong gibi etkinliklerle güne başlanacak, ekosistem tanıma turlarıyla çevre incelenecek. Katılımcılar seramik, ekoprint, çarpana, ekmek ve sabun yapımı, aromaterapi, doğal parfüm, samba ritm, zeybek, şiddetsizlik ve aktif umut gibi farklı başlıklarda atölyelere katılabilecek. Ayrıca şiir atölyesi, kitap söyleşileri ve “edebiyatta doğa” etkinlikleri de festivalde yer alacak. Bu yıl çocuklara ayrılan özel sokakta gün boyu atölyeler ve oyunlar düzenlenecek. Akşamları ise müzik etkinlikleriyle festival alanı şenlenecek. Yıllar sonra tekrardan gerçekleşecek festivale ilişkin heyecanını vurgulayan Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Süheyla Doğan, BirGün’e şunları aktardı: “Çok önem verdiğimiz bir festivali yeniden gerçekleştireceğiz. Bundan sonra bir kesintiye uğramadan devam etmesini arzuluyoruz. Doğada, dijital ortamdan uzak keyifli bir süre yaşıyoruz hep beraber. Bizim için de çok iyi oluyor, yeni ilişkiler kuruyoruz. Fikirlerimizi paylaşıyoruz, gelenlerden çok şey öğreniyoruz.”

Deniz hamamlarından modern plajlara geçiş

Deniz hamamlarından modern plajlara geçiş

Haluk SAĞKAL Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), İzmir kent tarihi sergilerine, "İzmir’de Eski Bir Yaz: Deniz Hamamlarından Plaja" açık alan sergisiyle devam ediyor. Sergi, İzmirlilerin denizle kurduğu gündelik ilişkiyi, 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak 20. yüzyılın ortalarına kadar uzanan bir zaman diliminde ele alıyor. Deniz hamamlarından modern plajlara geçişin izini süren anlatı; sağlık, mahremiyet, eğlence ve modernleşme kavramları çerçevesinde şekilleniyor. İzmir’in denizle kurduğu eşsiz bağın izlerini taşıyan sergi 24 Ekim tarihine  kadar ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor.

10 bin vakıf işçisi greve hazırlanıyor

10 bin vakıf işçisi greve hazırlanıyor

Haber Merkezi Türk-İş ile Hükümet arasında imzalanan Kamu Kesimi Toplu İş Sözleşmeleri Çerçeve Protokolü kapsamında Koop-İş Sendikası ve İşveren arasında sürdürülen sözleşme görüşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlandı. Yaklaşık 10 bin sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıf (SYVD) işçisini ilgilendiren sözleşmede, işçilerin bağlı bulunduğu Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, çalışanları bu dönem 600 bin kamu işçisinden ayırarak 2025 yılı için memurlara uygulanan zam oranının verilmesini teklif etti. Bu gelişme üzerine Koop-İş Sendikası 22 Ağustos 2025 günü grev kararı aldı. Koop-İş Genel Başkanı Eyüp Alemdar “SYDV işçilerine reva görülen bu teklifi ve çalışma barışını zedeleyen bu yaklaşımı kabul etmiyoruz. Her felakette mesai kavramını hiçe sayarak canla başla çalışan, başta pandemi olmak üzere, depremlerde, sel felaketlerinde halkımızın yanında olan, dezavantajlı grupların hizmetinde görev yapan işçiler böyle bir yaklaşımı hak etmiyor" diyerek 29 Ağustos'ta ülke çapında bulunan 1003 işyerinde greve çıkacaklarını duyurdu. Alemdar özetle, "Sendikamız sonuç alıncaya kadar mücadelesine devam edecektir” diye konuştu.

Seçim öncesi muhalefete yönelik baskılar artıyor

Seçim öncesi muhalefete yönelik baskılar artıyor

Dış Haberler Avrupa ile Rusya arasında bölünen Moldova’da muhalefete yönelik baskıların ardı arkası gelmiyor. Adalet Divanı, muhalefetteki Zafer Bloku’nda yer alan dört partinin faaliyetlerine yönelik kısıtlamalara ilişkin kararı onadı. Karar, söz konusu partilerin 28 Eylül’deki seçimlere katılmasını engelliyor. Seçime gidilirken tansiyonun yükseldiği ülkede Gagavuz Özerk Yeri Başkanı Yevgeniya Gutsul geçen haftalarda tutuklanmıştı. Muhalefet milletvekilleri de Rusya’yı ziyaret ettikleri gerekçesiyle Kişinev Havalimanı’nda gözaltına alınmıştı. Bunların yanı sıra bir dizi muhalif siyasetçi hakkında ceza davaları açıldı. MUHALİF MEDYAYA YASAK Batı yanlısı Kişinev yönetimi ayrıca seçimlerden 30 gün önce ve 30 gün sonra protestoları yasaklamaya çalışıyor. İki yıl önceki siyasi olaylarda iktidarı eleştiren 13 televizyon kanalı ve düzinelerce internet sitesi kapatıldı. Kapatılanlar arasında Sputnik Moldova’nın web sitesi, Komsomolskaya Pravda, Rossiyskaya Gazeta, Orizont TV, Prime TV, Publika TV de yer aldı.