Çocuklara Ramazan çizelgesi dağıtıldı

Çocuklara Ramazan çizelgesi dağıtıldı

İlayda SORKU Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB)  "Ramazan Genelgesi" kapsamında tüm kademelerde başlattığı “Maarifin Kalbinde Ramazan” temalı etkinliklerine tepkiler sürüyor. Bunun son örneği İstanbul Çekmeköy'deki Hatice Mehmet Ekşioğlu Ortaokulu'nda yaşandı. Okulda öğrencilere Ramazan çizelgesi dağıtılırken çocuklardan tutukları oruç, kıldıkları namaz, verdikleri sadaka, gittikleri teravih ve Kuran okuma sayılarını tutmaları istenildi. Ayrıca öğrencilere oruçlarını açarken edecekleri duaların yazılı olduğu kâğıtlar dağıtıldı. Eğitim Sen İstanbul 2 No’lu Şube Hukuk Sekreteri Çayan Çalık, MEB’in okullara gönderdiği genelgenin ‘‘kanunsuz ve dayanaksız emirler silsilesi içerdiğini’’ söyeledi. Çalık, ‘‘Genelge Anayasa’nın birçok maddesine aykırı. Bu gerici faaliyetin dayanağını oluşturmaya çalışmışlar ancak buna rağmen dayanaklandıramamışlar" dedi. Çalık özetle şu ifadeleri kullandı: "Bu diğer inançları yok sayan bir faaliyet ve dolayısıyla yazının derhal geri çekilmesi gerekiyor. Fakat toplumsal muhalefet bu gidişatı engelleyemezse önümüzdeki dönemde gerici saldırılar yalnızca eğitim alanıyla sınırlı kalmayacak." ∗∗∗ ANAYASA’YA AYKIRI DEĞİLMİŞ! Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, okullara gönderilen Ramazan genelgesine ilişkin dün açıklamalarda bulundu. Genelgenin Anayasa’ya aykırı olmadığını ileri süren Tekin, "Bunu bu şekilde sunmanın cehaletten başka hiçbir açıklaması yok. Eleştirilerin elle tutulur hiçbir tarafı yok. Okullarımızda Noel ağaçları süslenirken bu kişilerin sesinin çıkmasını beklerdim. Kültürümüze Noel nereye oturuyor? Bunu söylemelerini beklerdim" dedi. Öte yandan Tekin yaptığı açıklamada "Okullarda ara tatiller kaldırılacak mı?" sorusuna yanıt verdi. Tekin bu konuda alan araştırması yaptıklarını kaydetti.

Önemli bir adım!

Önemli bir adım!

Dün; TBMM Başkanı Numan Kurtuluş’un başkanlığında “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”, 21. ve son toplantısını yaptı… Kurtulmuş, ortak raporun 7 bölümden oluştuğunu belirterek başlıkları komisyona sundu… Başlıklar şöyleydi… 1- Komisyon çalışmaları. 2- Komisyonun temel hedefleri. 3- Türk-Kürt kardeşliği tarihi. 4- Komisyonda dinlenen kişilerin analizleri. 5- Terör örgütü PKK'nin kendini feshetmesi. 6- Sürece ilişkin yasal düzenleme önerileri. 7- Demokratikleşmeye yönelik öneriler. Tartışmalar sonrası rapor, “Komisyonda” kabul edildi… ∗∗∗ Raporun takdimi sırasında Kurtulmuş’un vurguladığı; “Bu mesele farklılıkları derinleştiren ezber kalıplarla değil, basiretli bakış, samimi yaklaşım ve kararlı adımlarla çözüme kavuşacaktır. Bu konu varlığımızı ve yarınımızı ilgilendiren niteliğiyle dar siyasi çıkarların veya risk hesaplarının konusu asla olamaz, dar siyasi çıkarların ve risk hesaplarının çok ötesinde bir realitedir. Kalıcı sükunetin sağlam temeller üzerinde yükselmesi, güvenliğin yanında hukuk devleti pratiğini, demokratik siyaset ahlakını ve milli dayanışma iradesini aynı anda kuvvetlendiren birliği gerektirmektedir” uyarısı, raporun temel dayanağını açıklıyordu… ∗∗∗ Komisyonda kabul edilen “Ortak Raporun” uygulanması sırasında bazı tartışmaların yapılacağı şimdiden belli… Rapora oy veren ancak şerh de düşen siyasi partilerin yapılacak tartışmalarda dikkat etmeleri gereken husus, alınan kararları yok sayan ve yeni çözümsüzlüklere yol açan bir duruma düşmemeleri… ∗∗∗ Rapora "evet" oyu veren DEM Parti, ortaya çıkan metne dair eleştirilerini ve görüşlerini düştüğü  şerhte açıkladı! DEM Parti şerhinde; “Ortak rapor taslağının hazırlık sürecinde DEM Parti olarak ısrarla uzlaşma zeminini zorladıklarını, taslakta yer alan “Terörsüz Türkiye süreci", "terör örgütü", "terör belası" gibi kavramların kullanılmasını uygun bulmadıklarını, bu kavramlar ve yaklaşımlar hakkında farklı düşündüklerini aktarmalarına rağmen değerlendirilmediğini vurguladı… Oysa mevcut süreci PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısına ismini veren “Barış ve Demokratik Toplum” süreci olarak tanımladıklarını, "Kürt meselesinin 'terör' kavramı ile anılamayacağını, Kürt meselesi vardır ve bu bir terör sorunu olarak görülemez, onca zulme, baskıya rağmen özgür ve eşit yaşam tutkusundan başka bir amacı olmayan Kürt halkı, bu tanımlamaları kabul edemez” ifadeleri yer aldı. ∗∗∗ CHP Grup Başkanvekili Murat Emir ise rapora itirazlarını şu şekilde yaptı; “ilk 5 bölümde kullanılan dil hariç raporun değerli bir metin olduğu, ancak  AİHM ve AYM bölümü dışında tümüyle kendi partilerini yansıtmadığını kaydetti. AYM Kararlarına rağmen şehir plancısı Tayfun Kahraman ve HDP eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş gibi isimlerin cezaevinde tutulması, kayyum uygulamalarının devam ediyor olması ve Türkiye siyasetinin adliye koridorlarında tasarlanmasının rapora gölge düşürdüğünü belirtti… Emir, "Maalesef adalete ait bir ilerleme kaydedilmemiştir. Bu açıdan, komisyon çalışmaları beklenen umudu doğurmamıştır" derken, aynı zamanda raporun "lafta ve rafta" kalmaması gerektiğini vurguladı.  Emir, raporun içeriğine ilişkin yasal düzenlemeler ile yargının ve iktidarın atması gereken adımların ivedilikle atılması gerektiğini bildirdi… ∗∗∗ Komisyon çalışmalarına haklı bir itiraz CHP Milletvekili Türkan Elçi’den geldi… Elçi, Genel Başkanı Özgür Özel’in bilgisi dahilinde raporda, “faili meçhul cinayetlerle” ilgili bir bölüm bulunmaması nedeniyle olumlu noktalarına rağmen kabul oyu veremeyeceğini açıkladı… ∗∗∗ Türkan Elçi çok haklı! Komisyon kuruluşu sırasında bölgede yaşanan “faili Meçhul “cinayetlerin de çözüm çalışmaları yapılacağı umudu herkeste oluşmuştu… Ancak komisyon sürecinde faili meçhulleri bırakın “faili belli “olanlarla ilgili bir tek söz dahi söylenmedi, ciddi araştırma yapılmadı… Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin öldürülmesi, AKP iktidarı zamanında oldu. Tahir Elçi çok önemli bir kişilikti… İktidar yetkililerinin faillerin bulunması için yeterli özeni göstermemiş olması, kamuoyunda büyük bir tepki yaratmıştı… Kaldı ki, toplamsal barışın oluşabilmesi devlet egemenliğinin adaleti oluşturmasına bağlıdır… Barış için, hak ve özgürlükler için, kardeşlik için ve laik demokratik sosyal hukuk devletinin yeniden oluşturulması için önemli bir adım atıldı… Dillerim kalıcı olur… Ve umarım ki bu adım, birileri ya da bir partinin çıkarı için atılmamıştır…

Laikliği savunuyoruz

Laikliği savunuyoruz

“Yasaklanan saçlarımız şimdi kardeşlerimizin boynunda idam ipi.” İran’da “rejimin istediği gibi örtünmediği için” Mahsa Amini’nin katledilmesi sonrası gericiliğe, baskılara, yoksulluğa karşı yapılan eylemler sonrası eylemlere katılıp tutuklanan gençlerin art arda idam kararları açıklanmıştı. İranlı kadınlar gericiliğin tüm toplumu eşitsizlikle, baskıyla, yoksullukla nasıl kuşattığını sokaklara astığı bu pankartla haykırmıştı. Afganistan’da kız çocuklarının eğitim hakkının ilkokul sonrası tamamen yasaklanması ile eş zamanlı kölelik te resmileştirildi. 4 Ocak 2026 ile birlikte Afganistan’da insanlar artık “özgür” ve “köle” olarak gruplara ayrılıyor. Gericiliği yaygınlaştıran, kadınları, kız çocuklarını hedef alan rejimlerin nasıl tüm toplum için eşitsizliğe, yoksulluğa, siyasal şiddete dönüştüğüne ilişkin Afganistan’dan, İran’a, Hindistan’dan, Macaristan’a çok sayıda örnek sayabiliriz. Dünya’da ve ülkemizde sermayenin, iktidarların gerici dayatmaları, kadınlara, kız çocuklarına yönelik  şiddetin, ayrımcılığın sınırsız ve uluslararası boyutları zamansız ve evrensel bir ataerkilliğin sonucu sınırı ile değerlendirildi. Kültürel boyutlar sınırında yaklaşımlar bu olgunun siyasal boyutlarının göz ardı edilmesine ve kültür tanımlarının muktedir siyasal aktörlerin elinde olduğunun unutulmasına yol açtı. Bu sapma muktedirler ve kimlikçi ideolojiler tarafından güçlendirildi ve desteklendi. Gericiliğin ana hedefi kadınlar ve çocuklar oldu. Devletler, siyasal aktörler kadınların, çocukların -toplumsal muhalefetin mücadelesi sonucu- yaşamını ve güvenliğini korumaya yönelik kısmi mevzuat değişiklikleri yapsa bile ailelerin ve tarikat gibi yapıların işleyişlerine asla müdahale etmedi. Tam aksine namus cinayetleri denilip hafif cezalar öngörüldü. Tecavüzcüler mağdurlarıyla evlenirse denilip çocuk yaşta evliliklerin önü açıldı. Çocuğun rızası diyerek kadınlar ve kız çocukları üzerindeki denetimi, eril imtiyazlarını devam ettirdiler. DİN ARAÇSALLAŞTIRILDI Bu politik hat dünya genelinde yalnızca kadınlar ile kız çocuklarını değil, ırk, kast, din, etnisite veya diğer aidiyetler temelinde seçilen toplulukları da bir bütün olarak hedef aldı. Afganistan örneği amaçlananı en açık biçimde anlatan örneklerden oldu. Kadınların recmedildiği, kırbaçlandığı, çalışma, eğitim hatta sokağa çıkma hakkının dahi yasaklandığı uygulamalar kamuya ait her alanın dini, şeri hükümlere göre dizaynı, hem toplumsal denetim aracı olarak hem de yöneticilerin iktidar ve meşruiyetinin bir teyidi olarak kullanıldı. Yine ele geçirilen IŞİD belgeleri arasında, gayrimüslim bir kadın köleye kimin tecavüz edip edemeyeceği konusunda İslami kuralları açıkladığı iddia edilen fetvalar yayımlandı. Hindistan’da alt kasttan kadınlara yönelik tecavüzlerde, mülteci kamplarındaki çocuk evlilikler ile genç kızların organize biçimde ticareti benzer örneklerden oldu. Dini, şeri hükümler; çocuk yaşta evliliklerin, tecavüzün, şiddetin gerekçesi ilan edildi. Tüm eşitsizliklerin, ayrımcılıkların, baskıların yaşama geçirilmesi için din araçsallaştırıldı. Emperyalizmin, kapitalizmin ve siyasal aktörlerinin emeğin, derelerin, dağların, toprakların, madenlerin sonsuz sömürüsü için temel hattı laiklik, eşitlik karşıtı politikaların hayata geçirilmesi oldu. Son birkaç hafta içinde “Şeriata ve faşizme karşı Devrimci Demokratik Cumhuriyet” pankartı astıkları için altı SOL Parti üyesine ev hapsi cezası verildi. 2012’de başlatılan 2021 Şura sonrası yaygınlaştırılan 4-6 yas Kuran kurslarının her köyde, her mahallede, okullarda, hastanelerde her yerde daha da yaygınlaştırılması için yönetmelik yayımlandı. 4-6 yaş çocuklarının camilere götürülmesi, okullarda çetelelerin tutulması gibi içeriklerle Ramazan Genelgesi yayımlandı. TARİHİ SORUMLULUK Laikliğin kaybedildiği her ülkede kaybeden çocuklar, kadınlar, emekçiler oldu. Laikliği kaybettiğimiz her gün hep birlikte kaybettik. Korkut Boratav, Taner Timur, Müjde Ar, Ayşe Kulin, Timur Soykan gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 168 yazar, sanatçı, akademisyen, gazeteci, demokratik kitle örgütü temsilcileri “Laikliği Savunuyoruz” imza metni ile hep birlikte laikliğe sahip çıkma çağrısı yaptı. Laikliği Savunuyoruz metnine atılan her imza memleketimizin geleceği için bir umuttur. Aydınlanma mücadelesi damarının, direncinin bu topraklarda ne denli güçlü olduğunun kanıtıdır.  Karanlık kuşatmaya karşı birleşik mücadele için yan yana gelmenin tarihi sorumluluğudur.

Experiential Learning and Authentic Education: Tonguç in Antalya

Experiential Learning and Authentic Education: Tonguç in Antalya

The Village Institutes created a remarkable impact not only on Türkiye’s education system but also on the global educational landscape. At a time when concepts such as experiential and authentic learnıng had not yet even been named, they implemented these innovative approaches in practice. They strengthened teacher training and professional development, addressed structural challenges in rural education, contributed to the preservation of cultural heritage, supported the idea of social justice through education, and fostered international cooperation in reform efforts. Considering these multi-layered contributions, it is inevitable that they have left a lasting legacy in the history of global education. Professor Dr. Hilmi Uysal from Antalya, together with Mualla Aksu and Pakize Türkoğlu , authored an important research study in July 2023 examining the health dimension of the Village Institutes. The study, titled Village Institutes Through the Lens of Health – Revitalizing the Village Through Health Education , was also published as a book by the New Generation Village Institute Members Association . As a physician, Hilmi explains that viewing and examining the contributions of the Village Institutes to our country’s health system from a researcher’s perspective affected him profoundly and transformed into an unbreakable bond with the philosophy of the Institutes. Today, Hilmi is involved in a learning initiative aimed at sustaining the legacy of İsmail Hakkı Tonguç —who was not merely a practitioner but the intellectual architect of the Village Institutes—and at drawing lessons from his educational philosophy for our present day. In short, Hilmi has brought Tonguç to Antalya. During his tenure as Director General of Primary Education, Tonguç transformed the idea of achieving rural development through education into a systematic model and institutionalized the principle of “learning through work, for work.” His approach positioned the teacher not merely as a transmitter of knowledge but as a leading actor in the social and economic transformation of the village. His vision rested on a holistic understanding that united education with production, culture, and social responsibility. For this reason, the Village Institutes were not ordinary teacher-training schools but were shaped as a comprehensive project of social transformation. Tonguç ’s role was decisive both in terms of pedagogical innovation and public courage. Harun Karadeniz , one of the leading figures of the youth movements of the 1960s, was arrested following March 12 coup in the Dev-Genç case and died on August 15, 1975, from cancer he contracted in prison. Although he was not an education specialist, in his book Education Is for Production he analyzed the shortcomings of the education system and proposed solutions. In that work, he wrote the following about the Village Institutes: “Because with the establishment of the village institute, production methods in the village improved, the tools used in production moved toward refinement, changes in the infrastructure began to affect power structures, and the village was moving toward an entirely new economic structure. The institutes were not merely producing; they were cultivating people capable of creating the new, and then the next new. They were training students who developed all their human capacities in the face of nature in order to create something new. However, this movement toward creation could take place only in a few villages. It was not enough.” I asked Hilmi what gap the idea of the Village Institutes fills in today’s educational debates and why it is important to rethink this legacy in our contemporary world. He explains that the reason the idea of the Village Institutes continues to generate strong interest is precisely because of what we are currently experiencing. “The practices of those who determine education policy today inevitably lead people to question what had once been done, drawing on our collective memory. For example, the Vocational Education Center system (MESEM). Within an educational mechanism where child labor is exploited, dozens of children lose their lives in workplace accidents. In the Village Institutes, students aged 13 to 18, together with institute directors, teachers, and master instructors, built their own buildings with their own labor, cultivated their fields and gardens, and created a miracle of self-sufficiency. Yet those who opposed the Village Institutes led destructive campaigns, distorting the reality by accusing them of exploiting child labor. In fact, what was done was part of an education that taught prospective teachers—who had already performed much heavier labor in their villages—modern skills useful to their communities, such as construction, agriculture, animal husbandry, and sewing, through work and within work. Moreover, the products of their labor belonged to them; they were the owners of what they created, and it would serve their younger siblings and the village children who came after them. Today, however, children of the same age are being brutally exploited, and the educational system itself is turned into an instrument of this merciless order. The understanding embodied in the Village Institutes makes clear what this approach in MESEM truly means and helps the truth be better understood.” Hilmi explains that the fundamental reason for initiating this educational program was his recognition of our ignorance. In friendly gatherings and meetings where the Village Institutes are discussed, he observed that much of what is said consists of formulaic expressions, and he frequently encountered misinformation and distortions, which he finds deeply saddening. He emphasizes that there is a rich body of knowledge about the Village Institutes, including works such as Tonguç ’s The Village to Be Revitalized , yet very few people have actually read them. The educational program organized by the Antalya Branch of the New Generation Village Institute Members Association is structured around participants studying the sources in advance and arriving prepared with research and reflection. At times, direct readings from texts are conducted, much like Fakir Baykurt practiced all the time. Participants consist of association members and others interested in the subject. Although teacher candidates are not yet involved, the participation of retired teachers carries a distinct significance. Hilmi states that his intention is precisely to confront these challenges and approach the subject with a genuine desire to understand. “ Pakize Türkoğlu had already done the hard part by writing Tonguç and the Institutes . That book addresses the subject in exactly the content and sequence I was seeking, explaining it meticulously.” Building on that work, Hilmi developed a program designed to provoke reflection. “Teachers need to free their minds from rote learning and classroom-bound education and transform them in line with the contemporary spirit of the Village Institutes.” Professor Dr. Hilmi Uysal and Pakize Türkoğlu’s book Tonguç and the Institutes , which forms the backbone of the educational program. While working at the World Health Organization, I implemented experiential and authentic learning within the framework of Tonguç ’s educational principles through the Global Learning Opportunities network I established. My greatest hope is that Hilmi ’s efforts will resonate, expand, and touch the lives of those who participate in this learning programme. “The central element of the Village Institutes’ legacy is their philosophy of education. Through the principle of ‘education through work, within work, for work,’ they demonstrate that a new human being can emerge only through an approach that is not based on rote memorization, not confined within classroom walls, but embedded in life itself—an education that nourishes democratic and free creative thought, inspires and encourages, fosters self-creation and self-discovery, and strengthens the joy and enthusiasm for living and learning within each person. In short, we must show that such a contemporary educational philosophy—one that truly makes a human being human—has existed, was achieved in the past, and can be achieved again today.”

Deneyimsel öğrenme ve otantik eğitim: Tonguç Antalya’da

Deneyimsel öğrenme ve otantik eğitim: Tonguç Antalya’da

Köy Enstitüleri yalnızca Türkiye’deki eğitim sistemi üzerinde değil, küresel eğitim dünyasında da dikkate değer bir etki yaratmıştır. Kuruldukları dönemde henüz kavramsal adları bile konulmamış olan deneyimsel öğrenme ve otantik eğitim gibi yenilikçi yaklaşımları hayata geçirmiş; öğretmen eğitimini ve mesleki gelişimi güçlendirmiş, kırsal eğitimin yapısal sorunlarına çözüm üretmiş, kültürel mirasın korunmasına katkı sağlamış; sosyal adalet fikrini eğitim yoluyla desteklemiş ve reform çabalarında uluslararası iş birliğine zemin hazırlamışlardır. Bu çok katmanlı katkılar düşünüldüğünde, küresel eğitim tarihinde kalıcı bir miras bırakmış olmaları kaçınılmazdır. Hilmi Uysal, Pakize Türkoğlu ve Mualla Aksu “Sağlık Ekseniyle Köy Enstitüleri – Sağlık Eğitimi ile Canlandırılacak Köy” çalışması sırasında. Antalya’dan Prof. Dr. Hilmi Uysal , Temmuz 2023’te Mualla Aksu ve Pakize Türkoğlu ile birlikte Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği ’nce kitap olarak da yayınlanan, köy enstitülerinin sağlık eksenini inceleyen önemli bir araştırmaya imza atmıştı: Sağlık Ekseniyle Köy Enstitüleri – Sağlık Eğitimi ile Canlandırılacak Köy . Hilmi, hekim olması nedeniyle Köy Enstitülerinin ülkemiz sağlık sistemine katkılarını bir araştırmacı gözüyle görüp incelemenin, onu çok çok daha fazla etkilediğini ve içinde köy enstitüsü anlayışıyla kopmaz bir bağa dönüştüğünü söylüyor. Hilmi, şimdilerde Köy Enstitülerinin yalnızca uygulayıcısı değil, düşünsel mimarı olan İsmail Hakkı Tonguç ve onun eğitim felsefesinin yaşamasına, günümüze yönelik dersler çıkarılmasına katkı amaçlı bir eğitimin içinde. Kısaca, Tonguç ’u Antalya’ya getirmiş Hilmi . Tonguç , İlköğretim Genel Müdürü olarak görev yaptığı dönemde, kırsal kalkınmayı eğitim yoluyla gerçekleştirme fikrini sistemli bir modele dönüştürmüş; “iş içinde, iş için eğitim” ilkesini kurumsal yapıya yerleştirmiştir. Tonguç ’un yaklaşımı, öğretmeni yalnızca bilgi aktaran bir figür değil, köyün sosyal ve ekonomik dönüşümünde öncü bir aktör olarak konumlandırıyordu. Onun vizyonu; eğitimi üretimle, kültürle ve toplumsal sorumlulukla birleştiren bütüncül bir anlayışa dayanıyordu. Bu nedenle Köy Enstitüleri, sıradan bir öğretmen okulu değil; aynı zamanda bir toplumsal dönüşüm projesi olarak şekillendi. Tonguç ’un rolü, hem pedagojik yenilik hem de kamusal cesaret açısından belirleyicidir. 1960’lı yılların gençlik hareketlerinin öncülerinden biri olan, 12 Mart sonrasında Dev-Genç davasından tutuklanan, cezaevinde yakalandığı kanser nedeniyle 15 Ağustos 1975’te yaşamını yitiren, eğitim uzmanı olmamasına rağmen Eğitim Üretim İçindir kitabında eğitim sistemindeki aksaklıkları analiz ederek çözüm önerileri sunan Harun Karadeniz , bu eserinde Köy Enstitüleri hakkında şunları söyler: “Çünkü k ö y enstitüsünün kuruluşuyla köydeki üretim metotları gelişiyor, kullanılan üretim araçları mükemmelleşmeye yöneliyor, alt yapıdaki değişmeler iktidarı etkiliyor ve köydeki yepyeni bir ekonomik yapıya doğru yöneliyordu. Enstitüler salt üreten değil, yeniyi, bir sonraki yeniyi yaratabilecek insanları geliştiriyordu. Enstitüler tabiat karşısında insanın bütün yetilerini geliştirip bir yeniyi yaratacak yapıda öğrenci yetiştiriyordu. Ne var ki bu yaratmaya yöneliş yalnızca birkaç köyde olabiliyordu. Yetmedi.” Hilmi ’ye, Köy Enstitüleri fikrinin günümüz eğitim tartışmalarında hangi boşluğu doldurduğunu ve bugünün dünyasında bu mirası yeniden düşünmenin neden önemli olduğunu sordum. Hilmi , Köy enstitüleri fikrinin halen güçlü ilgi uyandırıyor olmasının sebebinin yaşadıklarımız olduğunu söylüyor. “Bugün eğitim politikasını belirleyenlerin uygulamaları, ister istemez, toplumsal belleğimizde bulunan, eskiden ne yapılmıştı sorgulamasına götürüyor insanları. Örneğin Mesleki Eğitim Merkezi, MESEM; Çocuk emeğinin sömürüldüğü bir okul çarkında, iş kazalarında onlarca çocuk can veriyor. Köy enstitülerinde 13-18 yaş arasındaki öğrenciler 21 yerleşkede enstitü müdürü, öğretmenleri ve usta öğreticilerle hep birlikte kendi emekleriyle binalarını kurup, tarlalarını, bahçelerini canlandırıp kendi kendine yeten bir mucize yarattılar. Ama köy enstitüsüne karşı duranlar; çocuklar çalıştırılıyor, sömürülüyor diye çarpıttıkları suçlamalarla yıkıcı kampanyanın bayraktarlığını yaptılar. Halbuki köylerinde çok daha ağır işleri yapmış öğretmen adaylarına, köylerine döndüklerinde inşaat, tarım, hayvancılık, dikiş gibi köye yararlı çağdaş bilgi ve becerileri, iş içinde iş ile öğreten bir eğitimin parçasıydı yapılanlar. Hem de yaptıklarının ürünleri kendilerinindi, sahibi kendileriydi, artlarından gelen kardeşlerinin, köylü çocuklarınındı. Şimdi, bugün aynı yaşlardaki çocukların emekleri vahşice sömürülüyor. Düzenledikleri eğitim çarkı da aracı haline getiriliyor bu vicdansız düzenin! Köy enstitülerindeki anlayış işte MESEM’deki bu anlayışın ne olduğunu, anlamı açığa çıkarıyor ve gerçeğin daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. ” Hilmi, bu eğitim programı fikrinin temel nedenini cehaletimizi görmesiyle açıklıyor. Köy enstitülerinin konuşulduğu dost ortamlarında, toplantılarda konuya ilişkin büyük ölçüde kalıplaşmış sözler edildiğini, yanlış bilgiler ve çarpıtmalarla sıkça karşılaştığını ve bunun çok üzücü olduğunu söylüyor. Köy enstitüleriyle ilgili zengin bir bilgi birikimi olduğunun, Tonguç ’un Canlandırılacak Köy kitabı gibi kitapların olduğunu, ama okuyanların parmakla sayılacak kadar az olduğunu gördüğünün altını çiziyor. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Antalya Şubesi ’nin düzenlediği bu eğitim programı, katılımcıların kaynakları önceden inceleyip araştırarak gelmelerine dayalı olarak kurgulanmış. Zaman zaman Fakir Baykurt ’un yaptığı gibi, metinlerden doğrudan okumalar da yapılıyor. Katılımcılar, dernek üyeleri ve konuya ilgi duyanlardan oluşuyor. Öğretmen adayları henüz yer almasa da emekli öğretmenlerin katılımı ayrı bir anlam taşıyor. Prof. Dr. Hilmi Uysal ve eğitimin temel çatısını oluşturan Pakize Türkoğlu’nun Tonguç ve Enstitüleri kitabı. Hilmi , isteğinin zaten bu zorlukları tartışmak ve samimiyetle anlamak açlığıyla konuyu ele almak olduğunu söylüyor. “İşin zor kısmını Pakize Türkoğlu öğretmen zaten yapmış, Tonguç ve Enstitüleri kitabını yazmıştı. Bu kitap tam aradığım içerikte ve sıralamada konuyu ele alıyor, ince ince anlatıyordu.” Hilmi de üzerinde düşünülmesini sağlayarak bu eseri temel alan bir program oluşturmuş. “ Öğretmenlerin ezbere eğitim, sınıf içinde eğitim anlayışından kurtulup, köy enstitülerinin çağdaş anlayışına dönüştürmeleri gerek zihinlerini.” Dünya Sağlık Örgütü’nde çalışırken oluşturduğum Küresel Ögrenme Fırsatları eğitim ağında, Tonguç ’un eğitim ilkeleri ışığında, deneyimsel öğrenme ve otantik eğitimi hayata geçirmiştim. En büyük dileğim, Hilmi ’nin bu çabalarının ses getirmesi, yayılması ve eğitim programının katılanların hayatlarına dokunması. “Köy enstitüleri mirasının ana noktasını eğitim anlayışı oluşturuyor ve “iş içinde iş ile iş için eğitim” felsefesi ile yeni insanın, ancak böylesi ezbere dayanmayan, sınıfa hapis olmamış, yaşamın bir parçası olan, demokratik ve özgür yaratıcı düşünceyi besleyen, ilham veren, cesaret veren, kendi kendini yaratmayı içeren, kendi kendisini bulmayı sağlayan, insanın içindeki yaşama ve öğrenme sevincini, neşesini yüreklendiren, kısacası insanı insan yapan bir eğitim anlayışının, çağdaş eğitim anlayışının var olduğunu, geçmişte başarıldığını, bugünde başarılabileceğini göstermemiz gerekiyor.”

Sonraki yılların insanı!

Sonraki yılların insanı!

Türk edebiyatının benzersiz ismi Memet Fuat’ ın 100. yaş günü 16 Şubat 2026 Pazartesi İstanbul’da Minoa Pera kitapevinde kutlandı. Tam da Memet Fuat’ın kabul edebileceği tarzda mütevazı, katılanı az, niteliği çok bir toplulukla selamlandı 100. yaşı… Bu güne özel bir de kitap hazırlamıştı: “Memet Fuat Kitaplığı Kitabı!” Handan Durgut’ un titiz çalışmasıyla ortaya çıkan kitabın girişinde Turgay Fişekçi ’nin kısa ama çok derinlikli bir yazısı yer alıyordu: 100 Yaşındaki Arkadaşımız Memet Fuat! Fişekçi, Memet Fuat’ın yakın çalışma arkadaşıydı. Onu en iyi tanıyanlardandı: “Memet Fuat Gölgede Kalan Yıllar adlı anı kitabının başlangıcında annesi Piraye Hanımı şu sözlerle tanımlar: -21 Mart 1995 Salı günü gece yarısına doğru, bataklığa dönüşmüş dünyamızdan; iyiliğin, dürüstlüğün, onurun, bağlılığın, özverinin simgesi bir kadın ayrıldı… Bu cümle aslında Memet Fuat’ın kendisini de anlatıyor. Memet Fuat her şeyden önce örneği pek görülmeyen bir ahlakın insanıydı. Bu ahlak anlayışı, ilerici bir dünya görüşüyle soyluluğun kusursuz bir bileşiminden oluşuyordu.” ∗∗∗ Memet Fuat, Piraye Altınoğlu’nun ilk evliğinden oğluydu. 31 Ocak 1935’te Nâzım Hikmet ile evlendiğinde Memet Fuat dokuz yaşındaydı. Nâzım, öz oğlundan öte bir sevgiyle benimsedi Memet Fuat’ı… Cezaevlerinden yazdığı mektuplar “Canım Evladım Memetim” diye başlıyordu. Memet Fuat İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Öğretmen olma isteği “Nâzım’ın oğlu” damgasıyla mümkün olamadı. Dergilerde yazarak ve çeviriler yaparak edebiyat dünyasına girdi. Turgay Fişekçi onun hakkında “Yayıncılığı kendisi için hiçbir şey istemeyen insan tavrıyla sürdürdü” dedikten sonra şöyle devam ediyor: -Kendi yazarlığını ancak hayatının son yedi yılında tam zamanlı olarak yapabildi! Memet Fuat’ın bu hallerini ben de yakından biliyorum. Altunizade’de yirmi yılı aşkın süre kapı komşusu yaşamının bana bir armağanıydı bu yakınlık. Bir gün evinin bahçesinde oturuyordu. Kucağında –her zaman olduğu gibi- kalın bir dosya vardı. Elinde kalem sürekli notlar düşüyordu. Sonra bana döndü “Bu kitabı basmayacağım ama okurken imla hatalarını da düzeltiyorum, faydam olsun” dedi. Sonra da ekledi: -Benim o kadar çok yazacak şeyim var ki, bunları okumaktan kendi kitaplarımı yazamıyorum. Ben devamlı olarak kendimi erteledim Nazım! Piraye Hanım ise bunu başka türlü yorumluyordu. Onunla baş başa kaldığımızda bana hep Nâzım Hikmet’li hikâyeler anlatırdı. Sonra bu hikâyelerin ne zaman yazılabileceği konusunda tahminde bulunurdu: -Memet yazacak ama üzülmemem için benim ölmemi bekliyor! ∗∗∗ Memet Fuat’ın 100’üncü yaşını kutladığımız mütevazı toplantıda olanlardan Turgay Fişekçi, Kenan Kocatürk, Turhan Günay, Hakan Savlı, İsa Çelik, Selahattin Özpalabıyıklar, Merve Küçüksarp, Kenan Bengü, Mehmet Ali Yasavul, Murat Yalçın, Aslıhan Dinç, Sevengül Sönmez, Yalçın Armağan, Leyla Çapan, Petek ve Nâzım Tokuz’ un isimlerini not alabildim. Bu isimlerin hepsini tek tek arayarak olağanüstü “Memet Fuat 100 Yaşında” Gününü hayata geçiren ise Yeşim Bilge idi. O gün pek çok Memet Fuat anıları paylaşıldı. Turhan Günay’ınki diğerlerinden biraz farklıydı: -Memet Bey’in son dönemlerinde Hollandalı eşimle onu ziyaret ediyorduk. Memet Bey hastanedeki günlerini anlatırken ‘Ben öbür tarafa gittim döndüm, sadece koyu bir karanlık var’ dedi. Eşim de itiraz etti. Babasını kaybettikten sonra dua ederken bir pencere açıldığını oradan da babasının yüzünü gördüğünü söyledi. İkisi arasında tatlı bir tartışma sürüyordu ki Hollandalı son noktayı koydu: Memet Bey siz yeterince ölmemişsiniz! Oğlu Kenan Bengü ise Memet Fuat’ın zamanında veda ettiğini söyledi: -Babam 19 Aralık 2002’de hayata veda etti. İyi ki de o tarihte gitmiş, bizim yaşadıklarımızı görmedi! Memet Fuat’ın çok yönlü bir edebiyatçı olması yanında kişilik ve ahlak olarak tanımlamak gerekirse şöyle diyebiliriz: -Sonraki yılların insanı!

Avrupa’da grev masayı zorluyor

Avrupa’da grev masayı zorluyor

Avrupa’da bir uçuşun iptal edildiğini duyduğunuzda, anonsun devamı genellikle bellidir: “Grev nedeniyle uçuşunuz iptal edilmiştir.” Yolcular için mağduriyet, şirket için maliyet, hükümet için baskı demektir bu. Ama aynı zamanda işleyen bir toplu pazarlık düzeninin göstergesidir. Almanya’da Lufthansa pilotları ve kabin ekipleri 12 Şubat’ta gerçekleştirdikleri 24 saatlik grevle 800’den fazla uçuşu durdurdu. Yaklaşık 100 bin yolcu etkilendi. Talepler yalnızca ücret artışı değildi; emeklilik hakları, çalışma süreleri ve iş yükü de masadaydı. Grev, masayı zorladı ve müzakereyi hızlandırdı. Fransa’da Alliance Police Nationale polis sendikası kaynak yetersizliğini protesto etti. Güvenlik güçlerinin grevi, hükümet üzerinde doğrudan siyasal baskı yarattı. Avrupa’da grev sadece ekonomik bir talep değil; aynı zamanda kamu politikası üzerinde somut etkisi olan bir demokratik araç olarak işliyor. TÜRKİYE’DE GREV HAKKI KAĞIT ÜSTÜNDE Türkiye’de tablo farklı. Devlet Hava Meydanları İşletmesi çalışanları, havacılık tazminatı ve performans primlerindeki adaletsizliklere dikkat çekmek için iş bırakma eylemi yaptı. Talepler adil bir tazminat düzenlemesi, ayrım yaratmayan performans sistemi ve sendikaların karar süreçlerine etkin katılımını içeriyordu. Ancak eylemin etkisi sınırlı kaldı. Türkiye’de grev hakkı özellikle stratejik ve kamu hizmeti sayılan alanlarda ya yasaklı ya da erteleme mekanizmalarıyla fiilen etkisizleşiyor. Cam işçilerinin grevi 2015’te “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelendi; Akbank çalışanlarının grevi daha başlamadan yasaklandı; enerji sektöründeki grevler defalarca ertelendi; maden işçilerinin grevi 2025’te Cumhurbaşkanı kararıyla 60 gün ertelendi. Erteleme çoğu zaman yasak anlamına geliyor; süreç zorunlu tahkime gidiyor ve grevin pazarlık gücü ortadan kalkıyor. Sonuç olarak Avrupa’daki gibi uçuşlar durmadı, işçiler çoğu zaman sadece uyarı niteliğinde bir ses çıkarabildi. GREV YASAKLARININ TARİHÇESİ Türkiye’de grev hakkı 1961 Anayasası ile tanındı, ancak 1963’te çıkarılan yasalar grev hakkını ciddi biçimde sınırladı. 1980 darbesi sonrası yürürlüğe giren 2822 sayılı yasa, grev yasaklarını daha da genişletti. Bu dönemde siyasi grevler, genel grevler, dayanışma grevleri yasaklandı. 1990’larda cam işçileri, bankacılık ve enerji sektöründeki grevler sık sık “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelendi. 2012’de yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ise bu erteleme mekanizmasını korudu. Bugün hâlâ grev hakkı, “milli güvenliği bozucu” veya “genel sağlığı tehdit edici” gerekçelerle 60 gün ertelenebiliyor. AKP iktidarı boyunca grev ertelemeleri sistematik hale geldi. Resmî verilere göre bugüne kadar 20’den fazla grev erteleme kararı alındı ve doğrudan etkilenen işçi sayısı 200 bini aştı. Grev hakkı kağıt üzerinde mevcut olsa da, fiilen kullanım alanı daraltıldı. GREV HAKKI: EKONOMİK Mİ, DEMOKRATİK Mİ? Oysa toplu pazarlığın mantığı basittir: Masada denge yoksa adil sözleşme de zorlaşır. Grev hakkı, işçi ile işveren arasındaki güç asimetrisini dengeleyen son araçtır. Eğer bu araç sürekli sınırlandırılırsa, toplu sözleşme düzeni zayıflar, sosyal diyalog göstermelik hâle gelir. Bugün Türkiye’de farklı sektörlerde işçilerin ve emeklilerin artan hayat pahalılığına, yoksulluğa ve bastırılan ücretlere karşı gösterileri yükseliyor. Metal işçilerinden belediye emekçilerine, sağlık çalışanlarından maden işçilerine kadar geniş bir kesim, yalnızca ücret değil, insanca yaşam talebiyle sokakta. Emekliler meydanlarda “geçinemiyoruz” derken, genç işçiler güvencesizliğe karşı ses çıkarıyor. GÖKYÜZÜ AYNI, UFUK FARKLI Kamu hizmetinin sürekliliği elbette önemli. Ancak kamu hizmetini üretenlerin söz hakkı daha az önemli değildir. İdeal bir demokraside bu iki kavram birbirine rakip değil, tamamlayıcıdır. Yasaklarla değil, müzakereyle; ertelemeyle değil, uzlaşmayla çözüm üretilir. Avrupa’da uçuşlar durabiliyor çünkü grev hakkı fiilen var. Türkiye’de ise çoğu zaman uçuşlar devam ederken işçiler hak arıyor. Aynı sektör, aynı küresel rekabet baskısı, aynı gökyüzü ama grev hakkının genişliği, demokrasinin ufkunu gösteriyor. Gökyüzünde yükselen grev dalgası, hem Avrupa’da hem Türkiye’de havacılık emekçilerinin sorunlarını görünür kılıyor. Avrupa’da grev masayı zorlayıp müzakereyi hızlandırırken, Türkiye’de işçiler seslerini duyurmaya çalışıyor. Bu tablo, grev hakkının yalnızca ekonomik değil, demokratik bir hak olduğunu hatırlatıyor. Ve bugün ülkemizde yükselen işçi ve emekli gösterileri, bu hakkın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.