
Kayyum hizmeti bitirdi
Şişli Belediyesi’nin ‘kayyum başkanı’ ilçede temizlik hizmetlerini durma noktasına getirdi. Yurttaşlar sokakların çöp ve sinek içinde olduğunu söyleyerek isyan etti.
Şişli Belediyesi’nin ‘kayyum başkanı’ ilçede temizlik hizmetlerini durma noktasına getirdi. Yurttaşlar sokakların çöp ve sinek içinde olduğunu söyleyerek isyan etti.
Mâlûm "İmralı Açılımı - Yeni Çözüm Süreci - Terörsüz Türkiye girişimi/süreci" gibi başlıklarla ve büyük bir tantana ile kurulmasına karar verilen komisyon, çalışmalarına başlamasına rağmen, hâlâ tartışılıyor. Konunun, "TBMM çatısı altında bir özel komisyon tarafından sahiplenilmesi ve üstlenilmesi" fikrine, kimsenin karşı çıkması mümkün olmamasına rağmen, gündeme getiriliş ve hayata geçirilişi kabul edilemez bir "karambol" örneğidir. İktidardaki AKP - MHP ittifakının, yanlarına da konuyla en yakından ilgili DEM Parti ’yi alarak bu girişimi adeta "apar topar" parlamentoya ve Türkiye’ye dayatılmıştır. Kuruluşu, çalışma kapsamı, kompozisyonu, üye sayıları vs. bile ilk toplantısına kadar tartışma konusu olan, ülkenin şu anda başlıca tüm anketlere bakıldığında birinci partisi konumundaki Ana Muhalefet Partisi CHP’ nin son ana kadar girip girmemekte tereddüt ettiği komisyonun adı bile ilk toplantıda koyuldu. "Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu" gibi bir "abur cubur" isim yakıştırdılar. Kim kiminle ne dayanışması içinde olacak? Kim kimle düşmandı da, kardeşlik kurulmaya çalışacak? Komisyon çalışmaları marifetiyle ülkeye, 23 senedir neredeyse tamamen toprağa gömülen şey, yani demokrasi nasıl bir anda geri gelecek? Tüm bu soruları sorduran bir komisyondan söz ediyoruz. Bugüne kadar (dünkü ile birlikte) 7 toplantı yapan komisyonun, resmen üyesi bile olmayan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un her ne hikmetse, her toplantıda konuşma yapması ve sadece onun konuşmalarının televizyonlardan (üstelik canlı) yayınlanması, başkaları konuşurken ya da tartışmalar sırasında TV yayınının yasak olması, sadece yazılı basına haber yapabilme izninin verilmesi bile, acayiplikler silsilesinin önemli bir parçası değil mi? Her ne kadar "demokrasilerde hiçbir şeyin halktan gizlenemeyeceği" fikrini savunan benim gibiler için kabul edilemez olsa da, MİT’in, Savunma ve İçişleri Bakanlarının bilgi verdikleri oturumların gizli olması garipliğini de, üstelik muhalefetin de onayıyla bunlara eklediler. Bakın, şu ana kadar sadece bu yazıda kullandığım sıfatları şöyle bir hatırlatayım: Karambol, apar topar, abur cubur, acayiplik, gariplik... Hiç, "es geçilmemesi" gereken bir başka ayrıntı da, CHP’nin komisyonda yer alması meselesidir. Bu da, kimsenin tam olarak ne olduğunu anlayamadığı bir garabet ortamında gerçekleşti. Önce, uzunca bir süre (mealen) "Biz, iktidarın (Recep Bey’in) rejimine can suyu verecek bir anayasa değeşikliğini hedefleyen, terörün bitirilmesi fikrini de kamuflaj olarak kullanan, geri planda yürütülen gizli görüşme ve pazarlıkların bizden saklandığı bir inisiyatifin zoraki ortağı olmayız" fikri ile sırt çevirdi CHP. Sonra, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açıkladığı bir formülasyonla, katılma kararı alındı. "CHP, yıllardır bu meselenin (Kürt meselesi? Terör meselesi? Doğu meselesi?) çözümü için bir komisyon önerisinde bulunuyordu. Şimdi komisyon denilince dışında kalmamız çelişki olur. Üstelik bizim içinde olacağımız bir komisyon, dışında kalacağımız bir komisyondan daha hayırlı olur" tezi ile bir anda "pat" diye görüş değiştirdi ana muhalefet. Alın size yeni bir sıfat daha: "Pat diye..." Özgür Bey’in, kendi partisinin en önemli karar organlarından TBMM Grubu’na, Parti Meclisi’ne getirip, bırakınız oylamayı, müzakere ettiğini bile duymadığımız, MYK’da nasıl tartışılıp nasıl oyladığını (oya sunulmuşsa dahi) öğrenemediğimiz bir şekilde bu kararı alması, üstelik de (örneğin benim gibi) bu kararı eleştirenlere her fırsatta sert bir üslûpla "laf dokundurmaları" bile bir yığın soru işaretini beraberinde taşımıyor mu? Sonra da " Acaba geri planda birkaç günde ne oldu (pazarlık filan deyip de biraz daha kızdırmayayım) da, CHP’yi razı ettiler?" sorusu da en azından sorulmayı hak etmiyor mu? Şu anda gelinen aşamada, konuşulanlardan anladığımız kadarıyla, Ana Muhalefet Partisi "Bakın, Türkiye’nin bu en önemli sorunlarından birinin çözümüne (en azından dışarıda kalarak) engel oldu" suçlamasına baştan muhatap olmamak için bu adımı atmış, "gerekirse içeride, sonuca varılamayınca tartışma çıkarsa öyle ayrılmış ya da dışlanmış" olmayı yeğlemiş gibi görünüyor. Bir nevi "Biz elimizden gelen desteği, verilebilecek noktaya kadar verdik. Günah bizden gitti" durumu. Tam doğru bulmasam da, anlaşılabilir bir tercih. Siyaset ince iş. Komisyonun şu ana kadarki çalışmalarında "Tek tek titizlikle seçildiği çok belli olan" şehit yakını ve gazilerin verdiği reaksiyon, bunun ne kadar etkili olup olmadığı, Çarşamba günü konuşan Türkiye Barolar Birliği (TBB) başkanı Av. Erinç Sağkan ’ın yaptığı son derece haklı " Anayasaya, AİHM kararlarına, insan haklarına, basın özgürlüğüne ve demokrasinin temel kurallarına uyum" vurgusu, "sınırlı kapsamlı değil, TBMM’nin çıkaracağı iyi tanımlanmış ve nitelikli çoğunlukla çıkarılacak bir af yasası gerekliliği" vurguları da son derece dikkat çekiciydi. Nitekim MHP’nin bu vurgulara (mealen) "Bulandırmayın suyumuzu" tepkisi de, kafa karışıklığını ve şüpheleri iyice arttırmıyor mu? Hani, büyüklerimizin sık sık kullandıkları tabirle, tam bir "Allah hayretsin" durumu. Lafı orta yerde asılı bırakmamak adına, son söz olarak şunu söylemem lazım: Benim bir beklentim ya da umudum yok. BİLGİ NOTU: 1 Eylül Pazartesi gününden itibaren BirGün bünyesinde, BirGün TV’nin günlük canlı yayınlarında da hafta içi her gün MEDYATERAPİ programıyla karşınızda olacağım. İzlemeniz dileğiyle.
İktidar, itiraz eden herkesi cezalandırmak için yargı sopasını eline alırken İBB operasyonları, Gezi ve HDK davaları ile onlarca kişi cezaevine atıldı. İktidarın amacı hazırda beklettiği davalarla rejimi ayakta tutmak.
İsrail’in Gazze’deki saldırıları devam ediyor. Dünyanın gözü önünde hastaneler bombalanıyor, bir halk, bebekler, kadınlar açlığa, susuzluğa, ölüme mahkum ediliyor. Buna karşın sözlerin ötesine geçemeyen tepkiler insanlığın binlerce yılda biriktirdiği değerlere, uluslararası belgelere, anlaşmalara sahip çıkamadığını, zorbalığa, kötülüğe engel olamadığını gösteriyor. Söz konusu olan İsrail ve arkasında ABD olunca silahın, paranın gücü insanlığa, yaşama ağır basıyor. BM, uluslararası hukuk çaresiz. Hekimler ses çıkarmaya, katliamları durdurmak için mesleklerinden ve insanlıklarından gelen yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışıyor. Ne kadar yazıp çizsek, uyarsak da kötülüğün sonu gelmiyor. Artık Gazze’de açlık “resmileşti”, kalan son hastaneler de içinde gazeteciler ve yardım personeli ile birlikte bombalanıyor. NASIR HASTANESİ Bu haftanın Gazze için sıradanlaşmış korkunç olayı Han Yunus’taki Nasır Hastanesi’nin acil servisinin İsrail Güvenlik Güçleri tarafından vurulması oldu. Saldırıda beşi gazeteci, dördü sağlık çalışanı, biri sivil savunma görevlisi olmak üzere 20 kişinin öldüğü belirtiliyor. İsrail ordusunun önce hastanenin dördüncü katını vurduğu, ölü ve yaralılar çıkarılırken ikinci saldırının yapıldığı, gazetecilerin bu saldırıda öldüğü belirtiliyor. Ölenler arasında mezuniyetine aylar kalmış son sınıf tıp öğrencisi Muhammed el-Habibi de var. Hastane çalışamaz durumda, ağır yaralılar oldu, tedaviler yapılamadı. Ne denebilir, ne yazılabilir ki? Önceki yazılarımda İngiliz Tabipler Birliği’nin (BMA) Yıllık Temsilciler Toplantısı’nda (ARM) aldığı önemli kararlara değinmiştim. Dünya Tabipler Birliği (WMA) açıklamalarındaki tıbbi tarafsızlığa aykırılıklara işaret etmiş, İsrail Tabipler Birliği (IMA)’nin de uluslararası raporlarda açıkça ortaya konan Gazze’deki sağlık çalışanlarına ve tesislerine yönelik saldırılara sessiz kaldığını bildirmişti. ARM, IMA ile tıbbi tarafsızlığı teyit edene ve Gazze’deki sağlık hizmetlerine yönelik saldırıları kınayana kadar ilişkileri askıya alma çağrısı yapmıştı. Bu ve TTB dahil tabip birliklerinin çabalarının ve son Nasır Hastanesi saldırılarının etkili olduğu anlaşılıyor ki IMA bir açıklama yapmak durumunda kaldı. IMA üç gün önce, Etik Bürosu Başkanı Dr. Yossi Walfisch imzasıyla Israil Güvenlik Güçleri Komutanı General Eyal Zamir’e bir mektup gönderdiğini bildirdi. Mektupta sağlık kurumlarına, sağlık ekiplerine, hastalara ve masum sivillere verilen zarardan dolayı derin endişe duyulduğu anlatılıyor ve tekrarlamaması için önlemlerin alınması isteniyor. WMA da bu mektuba dayanarak benzer bir açıklama yaptı. Önemlidir. Uluslararası çabaların özellikle güçlü çevrelerden itirazların tutarlı biçimde gelmesinin değerini gösteriyor. BELGELENMİŞ AÇLIK Aylardır Gazze’de çocukların açlıktan ölüm haberleri nedeniyle çığlık atılıyor. Hal böyleyken geçtiğimiz hafta Gazze’deki açlığı, kıtlığı uluslararası olarak teyit eden bir rapor yayımlandı. Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) analizine göre, Gazze’de yarım milyondan fazla insan yaygın açlık, aşırı yoksulluk ve önlenebilir ölümlerin gözlemlendiği kıtlık koşullarına hapsolmuş durumda. IPC, BM ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarından oluşan 21 ortaklı bir girişim. Gıda güvenliği ve beslenmeye ilişkin analizlerin ve karar alma süreçlerinin geliştirilmesini amaçlıyor. Rapora göre Gazze Şeridi boyunca 640 binden fazla insan, Eylül ayı sonuna kadar felaket düzeyinde (IPC Aşama 5) gıda güvencesizliğiyle karşı karşıya kalacak. Ek olarak, 1,14 milyon insan acil durum (IPC Aşama 4), 396 bin insan ise kriz (IPC Aşama 3) koşullarında olacak. Bölgedeki insanların yüzde 39’u günlerce yemek yemediğini, yetişkinler ise çocuklarını besleyebilmek için düzenli bir şekilde öğünlerini atladığını belirtiyor. Yetersiz beslenme, Gazze’deki çocuklar arasında felaket düzeyinde hızla artıyor. Sadece Temmuz ayında 12 binden fazla çocuğun akut yetersiz beslendiği tespit ediliyor. Hamile ve emziren kadınlar tehlikeli düzeyde yetersiz beslenmeyle karşı karşıya, bebekler erken ve düşük kilolu doğuyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Genel Direktörü Qu Dongyu, “Gazze’deki insanlar hayatta kalabilmek için mümkün olan tüm yolları tüketti. Açlık ve yetersiz beslenme her gün can almaya devam ediyor; ekili alanların, hayvancılığın, seraların, balıkçılık ve gıda üretim sistemlerinin tahribatı durumu daha da vahim hale getiriyor. Geniş ölçekli gıda yardımlarına güvenli ve sürdürülebilir erişimin sağlanmasını önceliklendirmeliyiz. Gıdaya erişim bir ayrıcalık değil, temel bir insan hakkıdır,” açıklamasında bulunuyor. Acil ateşkes ve insani yardımların kesintisiz ulaştırılması gerekiyor. Sizin anlayacağınız durum korkunç. Dünyanın efendisi rolündeki Trump ve bölge temsilcisi Netanyahu açlıklardan ve katliamlardan kârlı bir mülk, Ortadoğu Rivierası yaratma peşinde. Bu kötülüğü durdurmak insanlığın acil meselesi ve ülke yöneticilerinin “insafına” bırakılacak gibi değil. Herkesin bulunduğu yerden harekete geçmesi gerekiyor.
Milli Eğitim Bakanı’nın göreve başladığı dönemde ilk yaptığı açıklamalardan biri “Eğitimin karma olmasını zorunlu kılan bir düzenleme yok. Halkın istediği şekilde Milli Eğitim Bakanlığı gerekli düzenlemeyi yapar” cümleleri olmuştu. Çocukların kamusal eğitim hakkından sorumlu kişi pedagojik bir gereklilik olan ve kamusal eğitimin ayrılmaz bir parçası olan bir hakkın çocukların elinden alınacağının cümlelerini kurmuştu. Karma eğitimin kaldırılması meselesi siyasi iktidarın uzun yıllardır sürdürdüğü temel politikalardan biri. 2018’de Cumhurbaşkanı sözcüsü olan İbrahim Kalın da liselerde karma eğitimin kaldırılmasının önünü açan bir yönetmelik değişikliği sonrası “Hiç kimse hiçbir veliye çocuğunu karma ya da olmayana göndermek zorundasın diye bir şey empoze etmiyor, alternatifleri sunuyoruz” diyerek Bakan ile benzer cümleler kurmuştu. Tercih, halkın isteği gibi gerekçelerle bir hakkın, haklarımızın ortadan kaldırılması 23 yıldır siyasi iktidarın kesintisiz sürdürdüğü bir takti. İmam hatip ortaokul ve liselerinde, ilkokuldan sonra hafızlık eğitimi veren yerlerde, okullarda, camilerde, vakıf, dernek adı altında tarikat yapılarına bağlı açılan yerlerdeki 4-6 yaş, 7-10 yaş Kuran kurslarında, “İhtiyaç Odaklı Kuran kursları” adıyla liselerde, üniversitelerde, yurtlarda, pansiyonlu okullarda ve tüm liselere yönelik karma eğitimin uygulanmamasına yönelik çıkarılan yönetmeliklerle karma eğitim büyük ölçüde kaldırılmış durumda. Ankara’nın göbeğinde “Ankara’nın tek kız ortaokulu” reklamıyla açılan meslek ortaokulu ile karma eğitimin kaldırılması adımlarının hızlandırılacağını görüyoruz. İktidarın patronların ihtiyacı, talebi olan çocuk işçiliğinin artışı ve yeni rejime uygun nesil inşası için okullaşma politikası iktidar oldukları günden bugüne meslek liselerinin, MESEM’lerin ve imam hatip okullarının artırılması, akademik liselerin sayısının, kontenjanlarının (fen, Anadolu, sosyal bilimler) azaltılması yönünde oldu. 2024 verileri ile meslek liseleri ile imam hatip liselerinin genel ortaöğretime oranı devlet liseleri içinde yüzde 44’e ulaştı. Liselerde üç öğrenciden biri meslek liselerinde veya MESEM’lerde. Lise çağındaki üç çocuktan biri çırak veya stajyer adıyla çocuk işçi olarak çalıştırılıyor. İmam hatip lise sayısının genel ortaöğretime oranı yüzde 13. İmam hatip liselerinde yarım milyona yakın (442. 952) çocuğun karma eğitim hakkı ihlal ediliyor. İmam hatip ortaokullarındaki artış ise yüzde 20 ile devasa boyuta ulaşmış durumda. Ülke genelinde beş ortaokuldan biri imam hatip ve bu okullarda karma eğitim yok. Binalar veya sınıflar kız-erkek olarak ayrıştırılmış durumda. İller ve bölgeler açısından ise bu oran çok daha yükselebiliyor. Ülke genelinde 15 ilde (Bayburt, Muş, Gümüşhane, Konya, Yozgat, Bolu, Bursa, Çorum, Çankırı, Giresun, Hakkari, İstanbul, Kayseri, Mardin, Kırşehir) yaklaşık olarak iki ortaokuldan biri imam hatip ortaokulu. Yine 12 ilde (Antalya, Bingöl, Karabük, Kastamonu, Nevşehir, Rize, Artvin, Bartın, Burdur, Kırıkkale, Ordu, Trabzon) üç ortaokuldan biri imam hatip ortaokulu. Çok sayıda mahallede imam hatip ortaokulu dışında başka bir seçenek yok. Ekonomik kriz, yoksulluğun artışı, adrese dayalı kayıt sistemi, servis, yemek ücretlerinin yüksekliği gibi nedenlerle veliler çocuklarını akademik eğitim veren devlet ortaokullarına gönderemiyor. Bu yüzden imam hatip ortaokulları yoksulluğun çaresizliğinin zorunlu mekânları. Liseye geçiş sistemi nedeniyle aynı durum imam hatip liseleri için de geçerli. Akademik lise sayısı ve kontenjanları az, sınırlı olduğu için akademik liselere yerleşemeyen çocuklar zorunlu olarak imam hatip liselerine yerleştiriliyor. Din görevlisi yetiştirme amaçlı diyerek açtıkları okullar çocukların zorunlu olarak bu okul türlerine yerleştirildiği yerler haline getirildi. ∗∗∗ 4+4+4 yasası sonrası lise türleri içerisinde yalnızca imam hatip liseleri bünyesinde ortaokul açılabiliyordu. Geçen sene yapılan düzenleme ile meslek liseleri bünyesinde de meslek ortaokulları açılmaya başlandı. Fen, Anadolu, Sosyal bilimler liseleri gibi okul türleri bünyesinde ortaokul açılmıyorken imam hatip ve meslek liseleri bünyesinde neden ortaokul açılıyor? Ya da soruyu tersine çevirerek te sorabiliriz. Cevap ise ideolojik, sınıfsal. Devlet okulları hızla çocuk işçiliğin ve rejime uygun nesil inşasının mekânları haline getiriliyor. Siyasi iktidar tarafından eğitim bir hak değil ayrıcalık olarak görülüyor. Akademik, bilimsel eğitim özel okullardan parayla satın alabileceklerin ulaşabildiği bir meta haline getiriliyor Parasız, zorunlu eğitimin kısaltılması ile ilgili iktidar sözcülerinin, sermaye ve şirketleşmiş tarikat yapılarının kurduğu cümleler açıkladıkları raporda aynı ifadeler kullanılıyor; Eğitim devlet için yük, isteyen eğitimi özel kurumlardan satın alabilir. Sermayenin erken yaşta iş gücüne ihtiyacı var. Devlet okullarının çoğunluğu (en az %60 ifadeleri kullanılıyor) meslek okulu olmalı. Meslek okullarındaki öğrenciler genellikle en yoksul hanelerin çocukları. Sınıfsal oldukları kadar cinsiyetçi iş bölümünün de hâkim olduğu bu yüzden karma eğitimin fiilen ortadan kalktığı mekanlar. Örneğin erkek öğrenciler genellikle makine, motorlu araçlar gibi alanlarda iken kız öğrenciler kuaför ve güzellik, yiyecek-içecek gibi alanlarda. Kız meslek liselerinin ve alan, dal seçimleri ile birlikte tüm meslek liseleri bünyesinde açılan ve açılacak ortaokullarda imam hatip ortaokullarından sonra meslek ortaokullarında da karma eğitimin kaldırılmasının hızlandırılmasının önü açılacak. Amaç sınıfsal. Din de her zaman olduğu gibi çocuk emeği sömürüsü için rıza aygıtı olarak devrede. Onların deyimiyle “Fıtratlarının gereği kadınlar, kız çocukları cinsiyetlerine uygun işleri yapmalı ve dinin gereği karma eğitim olamayan bir sistemde eğitim almalı.” ∗∗∗ Son söz YOL Dergisi’nin Ağustos sayısındaki “Barrack ve BOP’un Kısa Anatomisi” yazısından bir alıntı olsun. “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) açısından işgal ve mezhepçi savaşlar birinci tercih değildi. Piyasanın gerektirdiği istikrar için bölgede radikal İslam’dan çok Müslüman Kardeşler ve AKP gibi yapılar destelendi. Ilımlı İslam’ın aktör olarak seçilmesinin nedenleri üzerine ABD yönetimlerine ve CIA’ya stratejik arge hizmeti veren ‘RAND Cooperation’ adlı düşünce kuruluşu tarafından ‘Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Syratejiler’ başlıklı 88 sayfalık raporda değiniliyordu. Raporu hazırlayan Fuller ve Henze Müslümanları köktenciler, gelenekçiler, ılımlı İslamcılar ve laikler olarak dört gruba ayırıyordu. Köktencileri geçici taktikler dışında desteklemenin doğru olmadığı, gelenekçiler içinde batı değerlerini kucaklamasalar da barışçı bir görüntü verilmesi gerektiği ifade ediliyordu. En dikkat çeken değerlendirmeler ise ılımlı İslamcılara ve laiklere dairdi. Ilımlı İslamcıların küreselleşmeye en fazla eklenmek isteyen kesim olduğu vurgulanarak en uygun vasıta olduğu ifade ediliyordu. Laikler için ise genellikle sol düşünceleri benimsedikleri, o yüzden ABD’ye karşı oldukları ve bu sebeple müttefik olarak kabul etmenin doğru olmayacağı ifade ediliyordu.” Karma eğitimin kaldırılması sınıfsal bir mesele. Onların cümlesiyle yaparsa AKP yapar.
Et fiyatlarını düşürmek bahanesiyle başlayan büyükbaş ithalatına milyon dolarlar akıyor. Temmuz sonu itibarıyla 486 bin 303 büyükbaş hayvan ithal edildi. Faturası ise 764 milyon 425 bin dolara ulaştı.
Ümraniye Topağacı Mahallesi’ndeki altyapı kesintilerinin ardından evlerinden çıkarılan yurttaşların direnişi, 30. gününü geride bıraktı. Yurttaşlar dün Üsküdar Belediyesi’ne ve Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü’ne dilekçe verdi.
Haber Merkezi SOL Parti, Muğla’da Parti Meclisi Üyesi Alper Taş’ın katılımıyla, Köyceğiz İlçe Örgütü ve Dayanışma Kültür Evi’nin açılışını gerçekleştirdi. Taş, açılışın ardından Dalaman Kitap Fuarı’nda bir söyleşi gerçekleştirdi. Açılışa önceki dönemde Dersim Belediye Başkanı olan Fatih Mehmet Maçoğlu da katıldı. Alper Taş açılışta yaptığı konuşmada, “Hep beraber, dayanışma içinde olmamız gereken önemli bir dönemden geçiyoruz. Dayanışma ilişkilerini güçlü tutmalıyız. Toplumsal bir siyaset yapmak lazım ve en büyük derdimiz bu. Toplumsal örgütlenmeleri geliştirmezsek siyasi çalışmamız toplumsallaşamıyor. Kültürel, sanatsal örgütlenmeleri, dayanışma örgütlenmelerini başarmamız lazım. Sosyalistlerin, demokratların, devrimcilerin ülkedeki bu karanlık ortamdan çıkmak için çok önemli işler var. Bu işlerin üzerine kafa yormalıyız” dedi. SOL Parti olarak bir tarihsel sorumluluklarının olduğunun altını çizen Taş, şunları söyledi: “Bugün sosyalizme daha fazla ihtiyacımız var. Bu dünyaya sosyalizmden daha iyi bir seçenek sunamayız. Türkiye’deki güncel devrimci görevimiz, öne çıkarmamız gereken görev bugünkü tek adam rejimini yenmek. Bunun için mücadele edeceğiz. Bunu yapabilirsek tarihsel görevimiz için alan açabiliriz. Geniş halk kesimlerinde bu rejime karşı birikmiş bir öfke var ve bu öfkenin örgütlenmesi gerekiyor. Bizim birleşik bir halk hareketini örgütlememiz gerekiyor.”
8 Eylül sabahı milyonlarca çocuk sıralarına oturacak. Çantalarında defterler, kalemler, belki rengârenk silgiler… Ama yüreklerinde eşitsizliklerin ağırlığı. Türkiye’nin eğitim sistemi, uzun süredir sessiz bir alarmın gölgesinde. Eurostat’ın 2023 verileri, Türkiye’nin Avrupa’da öğretmen başına düşen öğrenci sayısında zirvede olduğunu söylüyor. Bu durum, aslında yıllardır göz ardı edilen bir gerçeğin kanıtı: kalabalık sınıflar, çocukların geleceğini de ülkenin yarınını da karartıyor. Sorunun kaynağı sadece öğretmen açığı değil. Bütçe verileri, iktidarın eğitime bakışının en somut göstergesidir. 2016’da bütçenin yüzde 19’u eğitime ayrılırken bugün bu oran yüzde 13’e düşmüştür. Aynı yıllar içinde faiz ödemelerinin payı yüzde 16’ya yükseldi. Yani devletin kasası çocuklara değil, faiz kazananlara açık. “Kaynak yok” diyerek kamu hizmetlerini kısıtlayanların parayı nereye harcandığını açıkça görüyoruz. Eğitim harcamaları maliyet olarak değil, bir toplumun geleceğine yapılan yatırım harcaması olarak görülmelidir. DERİNLEŞEN UÇURUMLAR Bu tercihin sonucu, kalabalık sınıflarda nefes alamayan çocuklar ve tükenmiş öğretmenler. Her çocuğun gözlerine bakmak, ihtiyaçlarını fark etmek imkânsızlaşıyor. Türkiye’nin geleceği ekonomik imkânı olan ve olmayan ailelerin çocukları arasındaki uçurumun içinde kayboluyor. Bu uçurum, sadece eğitime değil, toplumsal barışa ve eşitliğe de büyük bir tehdit oluşturuyor. Türkiye’de milyonlarca çocuk sabah aç karnına okula gidecek. Dünyanın pek çok ülkesinde ücretsiz okul yemeği bir sosyal hak olarak görülürken bizde bu uygulama tartışmalara bile konu edilmiyor. Oysa sağlıklı ve ücretsiz bir öğün, yalnızca yoksul ailelerin yükünü hafifletmez; çocukların akademik başarısını, psikolojik gelişimini ve sosyal uyumunu da doğrudan etkiler. Eğitim, açlıkla sınanan çocukların değil, potansiyeli desteklenen nesillerin hakkıdır. Veliler için eğitim yılı, heyecandan çok stres kaynağına dönüşmüş durumda. Defter, çanta, kalem, kitap fiyatları milyonlarca ailenin bütçesini zorluyor. Çocuğu okula hazırlamak artık ciddi bir ekonomik yük getiriyor. Kamu kaynakları bu yükü ailelerin sırtından almak için kullanılmak zorunda. Eğitim, her çocuğun eşit biçimde sahip olması gereken bir haktır. GÜVENCESİZ ÇALIŞAN ÖĞRETMENLER Bir diğer çelişki de yüz binlerce genç öğretmenin işsiz olmasıdır. Bu potansiyeli değerlendirmek yerine ücretli öğretmenlik gibi geçici ve güvencesiz modellerle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Pek çok okulda çocuklar sürekli değişen öğretmenlerle karşı karşıya kalıyor, öğretmenler ise açlık sınırına yakın maaşlarla mesleğini sürdürmek zorunda bırakılıyor. Bu, yalnızca iflas etmiş bir istihdam politikasının değil, aynı zamanda eğitimde çöküşün bir göstergesidir. 8 Eylül’de çalacak ders zili, yalnızca yeni bir eğitim-öğretim yılının başlangıcına değil; ülkenin geleceğine dair de bir uyarı olacaktır. Çocuklarımızı sınıflarda yalnız bırakmaya, öğretmenlerimizi güvencesizliğe mahkûm etmeye mecbur değiliz. Kamu kaynaklarının önceliği çocukların sağlığı, beslenmesi, eğitimi olmalıdır. Türkiye, eğitimdeki çöküşü kabullenirse geleceğini kaybeder. Bugün yapılması gereken, çocukların geleceğine yatırım yapmaktır. Eğitim hakkını gerçek anlamda hayata geçirmeden, eşitsizliği ve yoksulluğu aşmak mümkün değil.
AKP iktidarlarında yargı, büyük tahribatlara uğratıldı. Yurttaşın adalete olan inancı günden güne azalırken Türkiye, yargının siyasallaşmasının sayısız örneğine tanık oldu. Mahkemelerin muhaliflere yönelik adil olmayan kararları, yargıya güveni yerle bir etti. Muhaliflere yönelik cadı avı, cezaevlerinin tıka basa dolmasına yol açtı. Aralarında muhalefet belediyelerinin başkanları ve gazetecilerin de yer aldığı onlarca kişi, uzun süreler boyunca yazılmayan iddianameler nedeniyle özgürlüklerinden edildi. Muhalefet, AKP hükümetleri döneminde tutuklamanın bir tedbir olmaktan çıkarılarak adeta bir cezalandırma aracına dönüştürüldüğü gerekçesiyle tepki gösterdi. REKOR SAYI Tutuklama uygulanmasının bir cezalandırma aracı olarak sıkça kullanıldığı yönündeki eleştirilerin haklılığı, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine yansıdı. 1 Ağustos 2025 itibarıyla Türkiye’deki tutuklu sayısında rekor kırıldığı öğrenildi. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, 2023 yılının sonunda Türkiye’deki tutuklu sayısı 38 bin 537 ile ifade edildi. Tutuklu sayısı, muhalefete yönelik baskının artırıldığı 2024 yılının sonunda ise kayıtlara, 55 bin 240 olarak geçti. İBB OPERASYONLARI Türkiye, 19 Mart sabahına İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyonlarla uyandı. Operasyonların ardından İmamoğlu tutuklanırken devam eden soruşturmalar, İBB bürokratları ve CHP’li belediye başkanlarına da sıçradı. Çok sayıda bürokrat ve belediye başkanı tutuklanırken onlarca kişi hakkındaki iddianameler henüz hazırlanmadı. Tutuklu yargılamanın istisna olmaktan çıkarılmasına yönelik eleştirileri akıllara getiren operasyonların bilançosu da Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün istatistiklerine yansıdı. Buna göre, 2024’te 38 bin 537, 2024’te ise 55 bin 240 olan tutuklu sayısı, 1 Ağustos 2025 itibarıyla 57 bin 503’e tırmandı.
TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, yedinci toplantı için bir araya geldi. Komisyonun yedinci toplantısına TBMM eski başkanları çağrıldı. İlk sözü, TBMM’nin 20’nci Dönem Başkanı Hikmet Çetin aldı. Suça bulaşmamış PKK mensuplarının affedilmesi gerektiğini söyledi. Çetin’in ardından, 21’inci Meclis Başkanı Ömer İzgi “Suç işleyen herkes, mutlaka cezasını çekecektir” görüşünü dile getirdi. Komisyonda söz alan üçüncü isim Bülent Arınç oldu. Türkiye’nin yüzde 90’ının süreci onayladığını savunan Arınç, mevcut Anayasa’ya uyulmamasını eleştirdi. Türkiye’nin çağdaş bir Anayasa’ya ihtiyacı olduğunu belirtti. Arınç’ın konuşmasında dile getirdiği talepler de dikkati çekti. AYM ve AİHM kararlarına uyulması gerektiğini kaydeden Arınç, aralarında umut hakkının da olduğu diğer taleplerini, “Umut hakkı mutlaka uygulanmalıdır, genel bir affa zaruri ihtiyaç olarak bakıyorum, KHK ile ihraç edilenler, görevlerine iade edilmelidir ve ifade özgürlüğünün sınırları kaldırılmalı” şeklinde sıraladı. TBMM 23’üncü Başkanı Mehmet Ali Şahin, komisyonun tek hedefinin, “Terörsüz Türkiye” olması gerektiğini anlattı. Cemil Çiçek de sorun tanımlanmadan üzerinde çözüm üretilmesinin mümkün olmadığını kaydederek, “Biz bu komisyonda bir konuyu mu çok konuyu mu yoksa her konuyu mu konuşacağız?” diye sordu. 27’nci Meclis Başkanı İsmail Kahraman, “15 Temmuz’da tüm siyasi partilerin tek vücut olduğunu” söyleyerek, TBMM’de kurulan çözüm komisyonunda da “15 Temmuz ruhunun” yakalanması gerektiğini savundu. Binali Yıldırım ise Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin kırmızı çizgilerinin tartışmaya kapalı olduğunu dile getirdi. 27’nci Dönem Meclis Başkanı Mustafa Şentop ise sürecin şeffaf, hesap verebilir ve meclis denetiminde olmasının önemine dikkati çekti.
İktidarın ele geçirdiği hakem mekanizmasıyla yürürlüğe soktuğu kamuda sefalet sözleşmesi, birleşik mücadele hattının gerekliliğini ortaya koyuyor. KESK’li Berdicioğlu ve Pınar, “Bu garabet düzeni değiştireceğiz” diyor.
Fahrettin Altun’un oğlu Mustafa Bilge Altun’un inanılmaz yükselişi hayrete düşürüyor. Henüz 20 yaşındayken 500 bin TL sermaye ile MBA Tarım şirketini kurarken 3 yılda şirketin sermayesi 210 milyon TL’ye ulaşıyor.
Haber Merkezi İktidarın her ile üniversite projesine tepkiler sürerken açılan üniversitelere her geçen gün yeni fakülteler eklenmeye devam ediyor. Bunun son örneği ise Bitlis Eren Üniversitesi (BEÜ) bünyesinde tıp fakültesinin kurulması oldu. BEÜ Rektörü Prof. Dr. Necmettin Elmastaş, AA muhabirine yaptığı açıklamada önceki rektörlerin de Bitlis'te tıp fakültesini kurmak için müracaatta bulunduğunu ifade etti. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından rektör olarak atanmasının ardından ilk hedefinin tıp fakültesinin açılması olduğunu söyleyen Elmastaş, şöyle konuştu: “Sayın Cumhurbaşkanımız geçen yıl 25 Ağustos'ta ilimize teşrif ettiklerinde Eren Holding ailesiyle bu talebimizi kendilerine ilettik. Cumhurbaşkanımız, kurulması için talimatını verdikten sonra gerekli çalışmaları yürüttük.
Veli-der, eğitimin sorunları ve ne yapılması gerektiğini konuşmak için çalış-tay düzenliyor. Çalıştay sonrası bir sonuç metni de paylaşılacak. Veli-Der Genel Başkanı Yılmaz, çocuklara dair söz hakları olacağını vurguladı.
Şahin Aybek yazdı: Yapay zeka ve dijital devrim eğitimde nasıl fırsatlar ve zorluklar yaratıyor?