Milliyet Yazarlar
Bir milyonu aşkın öğrenciyi ve ailelerini çok stresli bir hafta bekliyor. Önümüzdeki cumartesi yapılacak sınava sayılı günler kala, birçok evde neredeyse bir yıldır süren “olağanüstü hâl” artık ev içi sıkıyönetime dönmüş durumda. Hep merak etmişimdir: LGS yalnızca çocuğun sınavı mı, yoksa büyük bir aile meselesi mi? Tez öğrencim Duygu Bostan ile bu sorunun peşine düştük. Süreci yaşamış ailelerle konuştuk. Anneler ağlayarak anlattı. Babalar gülerek başladı, iç çekerek bitirdi. Görüştüğümüz ailelerde tablo çok açıktı: LGS, birçok evde artık sadece çocuğun sınavı değil, bütün ailenin taşıdığı ağır bir yüke dönüşmüş. Özellikle özel okul ücretlerinin geldiği noktada, nitelikli bir devlet okulu kazanılamazsa özel okul seçeneğini masada tutan aileler için bu sınavın anlamı bambaşka. Çocuğun alacağı sonuç, ailenin gelecek dört yıl boyunca nasıl bir ekonomik yükün altına gireceğini de belirliyor. Bu nedenle aileler tüm kaynaklarını ortaya koyuyorlar. Para, zaman, sabır, dikkat, umut…Sınav yılıyla birlikte evin bütün düzeni de LGS’ye göre yeniden kuruluyor. Görüştüğümüz bir baba, her şeyi çocuğun sınav hazırlıklarına göre planladıklarını anlatıyor. Bir anne, bayramı neredeyse tamamen evde geçirdiklerini söylüyor. Başka bir ailede çocuğun odası yeniden düzenleniyor; dikkat dağıtıcı şeyler kaldırılıyor. Ev yavaş yavaş bir çalışma kampına dönüşüyor. Televizyonun sesi, misafir trafiği, yemek saati, hafta sonu planı...Hepsi aynı cümleye bağlanıyor: “Çocuğun sınavı var.” Manzaranın en acı tarafı da milyonlarca çocuğun, gelecekleri uğruna çocukluklarını tam olarak yaşayamamaları. Sınav baskısı her şeyin önüne geçiyor. Bu süreçte en ağır yük çoğu zaman annelerin omzuna biniyor. Programı takip eden, öğretmenle konuşan, deneme sınavları sonucuna bakan, ortamı toparlayan çoğu zaman anne. “Sadece anne olmak isterdim” Bir anne bu süreci anlatırken, annelikten başka her role büründüğünü söylüyor: yaşam koçu, psikolog, öğretmen, organizatör. Sonra da insanın içine oturan o cümleyi kuruyor: “Bunların hepsinden sıyrılıp sadece anne olmak isterdim.” Tam da çocuğun sığınacak bir anneye en çok ihtiyaç duyduğu yaşta, sistem anneyi “kaç soru çözdün?” diye soran bir sınav nöbetçisine dönüştürüyor. Tabii işin bir de maddi boyutu var. Bir baba, LGS hazırlık sürecindeki harcamaları anlatırken cümleyi fazla uzatmıyor: “Borçlandık, gelecekten yedik.” Aslında mesele tam da burada. Çocuğun önü açılsın diye kredi kartı kabarıyor, tatil erteleniyor, harcamalar kısılıyor. Çocuğun geleceği için evin bugünkü hayatı daralıyor. Bu sınav adil mi? Bir de adalet meselesi var. Kâğıt üzerinde herkes aynı sınava giriyor ama aynı hayattan gelmiyor. Özel dersle, koçla, psikologla hatta diyetisyen desteğiyle hazırlananlar da var, çok zor şartlar altında bu yarışa girenler de. Sonra çocukların hepsini aynı salona alıp “buyurun, adil yarış” diyoruz. Kusura bakmayın ama bu düpedüz kendimizi kandırmak değil mi? Bu yarışta çocuğun emeği kadar ailelerin ekonomik gücü, zamanı, çevresi, eğitim tecrübesi de belirleyici oluyor. Bunu çoğu zaman görmezden geliyoruz. Çocuklarımız arzu ettiğimiz sonucu alamazsa onlara yüklenmek kolaycılığına kaçmayalım lütfen. Diğer yandan çocuklarını başarı için zorlayan aileleri de eleştirmek haddim değil. Sınav sistemini onlar kurmadı. Sadece bu sistemin içinde çocuklarını korumaya, bir adım öne taşımaya çalışıyorlar. Kimse çocuğunun geride kalmasını istemez. Hele bugünkü Türkiye’de. Eğitim hâlâ birçok aile için çocuğa bırakılabilecek tek ciddi miras. Dolayısıyla anne babaların bu kadar kaygılanmasına şaşmamalı. Tam da bu yüzden meseleyi sadece ailelerin omuzuna bırakmamalıyız. Bir lise sınavı; evin sofrasını, ekonomisini, anneliğini, çocukluğunu bu kadar teslim alıyorsa, burada durup düşünmemiz gerekiyor.
Go to News Site