Independent Turkish
Yaşadığımız çağ, bizi sürekli bir yerlere yetişmeye zorlayan, zamanı sadece tüketilmesi gereken bir nesneye dönüştüren tuhaf bir hız sarmalı. Günler bildirim sesleri, bitmeyen toplantılar ve yetişmesi gereken işler arasında akıp gidiyor. Oysa insan ancak durduğu zaman hem kendisinin hem de etrafındaki dünyanın farkına varabiliyor. Belki de bu yüzden son yıllarda yeme ve içme kültürüne olan ilgi giderek artıyor. Pizza, ekmek, su, şarap, viski, kahve… Her şeyin tadımı yapılıyor, üretim süreçleri anlatılıyor, teknik özellikleri konuşuluyor. Fakat bir lezzetin yalnızca tekniğini bilmek yetmiyor. Onun yarattığı hissi anlamak, hikâyesini duymak ve o anın içinde kalabilmek de en az teknik kadar önemli. Tam da bu noktada kahve üzerine yeniden düşünmek gerekiyor. Kahve, her geçen gün daha fazla ilgi görüyor. Yeni demleme yöntemleri öğreniliyor, çekirdekler konuşuluyor, aromalar tartışılıyor. Peki, kahveye olan bu ilgi, o kahvenin içildiği mekânların ruhuna ve kafe kültürüne de aynı ölçüde yansıyor mu? Geleneksel motiflerle süslenmiş bu gümüş sunum takımı, cezve ve fincanlarıyla otantik bir kahve deneyimi Kahve bana hiçbir zaman yalnızca yavaşlamayı çağrıştırmadı. Tam tersine, kahve biraz da hızlanarak yavaşlamaktır benim için. Bir fincan kahvenin başında otururken düşünceler hareketlenir, zaman ise garip bir şekilde ağırlaşır. Belki de kahve ritüelini bu kadar özel kılan şey tam olarak budur. Ben bu sorgulamayı Bebek'teki Cafe Nero'da yapmaya başladım. İtiraf etmeliyim ki karton bardak kültürünü ve kahvenin bir yakıt gibi tüketilmesini sık sık eleştiririm. Buna rağmen sabahları yolum düştüğünde uğramayı sevdiğim yerlerden biridir burası. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Belki de sebebi kahveden çok müziktir. İçeri girdiğinizde sabahın erken saatlerinde sizi çoğu zaman klasik batı müziği karşılar. Boğaz'ın sabah sakinliğiyle Bach'ın, Mozart'ın ya da Vivaldi'nin notaları birbirine karışır. Kahvesini de doğrusu beğenirim. Ama beni oraya tekrar tekrar götüren şey kahvenin kendisinden çok, müzikle Boğaz'ın sabah sessizliğinin kurduğu o kısa süreli uyumdur. İşte o sabahlardan birinde, kahvemi yudumlarken ve etrafı izlerken aklıma şu geldi: Bir zamanlar Avrupa'nın ve memleketimizin büyük yazarları, filozofları ve sanatçıları da günlerinin önemli bir bölümünü kafelerde geçiriyordu. Ancak onlar için kahve yalnızca içilen bir şey değil; düşünmenin, gözlem yapmanın ve dünyayla baş başa kalabilmenin bahanesiydi. Bir fincan kahve, sadece kafein almak için geçiştirilen bir araç değil; zamanı askıya alma, bulunduğun mekânı hissetme ve kendi iç sesinle yeniden buluşma ritüeliydi. Avrupa'nın yüksek tavanlı, döküm sandalyeli tarihi kafeleri yüzyıllar boyunca bu sanatın mabetleri oldu. Edebiyat akımları burada doğdu, felsefi fikirler burada tartışıldı, romanlar ve manifestolar mermer masaların üzerinde şekillendi. Gelin bugün adımlarımızı biraz yavaşlatalım ve kahve kokulu bir zaman tünelinde, büyük isimlerin kafelerde bıraktığı izleri birlikte sürelim. Venedik'teki San Marco Meydanı'nda bulunan Caffè Florian, 1720 yılında kurulmuş olup İtalya'nın sürekli faaliyet gösteren en eski kahve evidir Caffè Florian – Venedik Caffè Florian'ı ilk kez Ahmet Güneştekin'in Venedik'te satın aldığı ve sanat sarayına çevirdiği Palazzo Gradenigo'yu görmek için yaptığım seyahat sırasında ziyaret etme fırsatı buldum. Bir haftalık Venedik yolculuğum boyunca beni en çok etkileyen mekânlardan biri oldu. 1720 yılında San Marco Meydanı'nda açılan Caffè Florian, yaldızlı aynaları, 18'inci yüzyıl yaşamını tasvir eden freskleri ve kırmızı kadife localarıyla ziyaretçilerini adeta başka bir zamana taşır. Bu tarihi mekânın dönemine göre dikkat çekici bir özelliği de vardır: Kadınların girmesine izin verilen nadir kafelerden biriydi. Bu nedenle, dünyaca ünlü İtalyan maceracı, yazar ve diplomat Giacomo Casanova'nın Florian'ı kendine mesken tutması şaşırtıcı değildir. 18'inci yüzyılın ünlü İtalyan serüvencisi, yazarı ve çapkınlığıyla tanınan Giacomo Casanova Firarları, aşk hikâyeleri ve Venedik hapishanesinden kaçışıyla dönemin en renkli figürlerinden biri olan Casanova, sabahları mermer masalardan birine yerleşir, sert ve şekersiz kahvesini sipariş ederdi. Onun için kahve içmek sıradan bir alışkanlık değil, hayatı gözlemleme sanatının parçasıydı. Meydandan geçenleri izlerken yeni planlarını, anılarını ve gelecekteki maceralarını düşünürdü. Florian'ın büyüsüne kapılanlardan biri de Alman edebiyatının büyük ismi Johann Wolfgang von Goethe idi. Goethe'nin ritüeli ise oldukça farklıydı. Mermer masaya oturur oturmaz sıcak çikolata sipariş ederdi. Akdeniz güneşinin aynalarda yarattığı yansımaları izlerken sıcak çikolatasını yudumlar, zihnindeki düşünceleri dinginleştirmeye çalışırdı. Goethe'nin bu alışkanlığını ilk okuduğumda şaşırdığımı hatırlıyorum. Belki de içten içe ona yakıştıramamıştım. Bir dönem ben de yazılarımı sıcak çikolata eşliğinde yazmayı denedim. Ne yalan söyleyeyim, ciddi şeyler yazamadım. Çok geçmeden sert kahvelerime geri döndüm. 1686 yılında kurulan ve Paris'in en eski faal kafesi olarak bilinen ünlü Café Procope Café Procope – Paris Paris'te 1686 yılında açılan Café Procope, kristal avizeleri, ağır perdeleri ve tarih kokan salonlarıyla yalnızca bir kafe değil, Aydınlanma Çağı'nın sembollerinden biridir. Buraya adım attığınızda kendinizi bir kahvehaneden çok fikirlerin çarpıştığı bir düşünce sahnesinde hissedersiniz. Bu mekânın en ünlü müdavimlerinden biri Voltaire'di. Kilise dogmalarına ve mutlak monarşiye yönelttiği sert eleştiriler nedeniyle sık sık sürgün ve hapisle karşılaşan filozof için kahve adeta düşüncenin yakıtıydı. Rivayetlere göre günde onlarca fincan kahve ve çikolata karışımı tüketirdi. Avrupa'nın siyasi ve entelektüel dönüşümüne yön veren düşüncelerinin bir kısmı burada şekillendi. O dönemde Procope'un masalarında yalnızca kahve değil, yeni bir dünyanın hayali de dolaşıyordu. Filozoflar, yazarlar, siyasetçiler ve devrimciler aynı salonlarda buluşuyor; özgürlük, eşitlik ve akıl üzerine saatler süren tartışmalar yapıyordu. Tarihin yönünü sadece kürsüler değil belki de kahveler değiştirdi. Paris'in Saint-Germain-des-Prés bölgesindeki ünlü tarihi kafe Les Deux Magots Les Deux Magots – Paris Saint-Germain-des-Prés Bulvarı'ndaki Les Deux Magots, Paris'in en ünlü edebiyat duraklarından biridir. Ahşap panelleri, geniş kaldırımlara bakan masaları ve değişmeyen atmosferiyle bir asrı aşkın süredir sanatçıların, yazarların ve düşünürlerin buluşma noktası olmayı sürdürüyor. Burası, "Kayıp Kuşak" ın güçlü kalemi Ernest Hemingway'in Paris yıllarında sıkça uğradığı mekânlardan biri olarak anılır. Macera tutkusu ve savaş muhabirliğiyle geçen hayatına rağmen Hemingway için kahve masası, hayatın karmaşasından korunabildiği sakin bir sığınaktı. Sabahın erken saatlerinde gelir, önüne defterini, kurşun kalemlerini ve notlarını koyar, sert bir espresso eşliğinde saatlerce çalışırdı. Paris'in sert kış günlerinde ise içini ısıtan kahveli karışımları tercih ederdi. Hemingway'in yazı anlayışı da oturduğu masalar kadar sadeydi. Kısa cümleler, süsten uzak anlatım ve doğrudan hayatın içine bakan bir dil… Onun için ilham beklemek yerine masaya oturup çalışmak gerekiyordu. Bugün Deux Magots'nun kaldırımı boyunca yürürken insan, Paris'in eski edebiyat günlerinden geriye kalan görünmez bir uğultuyu hâlâ duyabiliyor gibi hissediyor. Garsonların adımları, fincanların sesi ve kaldırımdan geçen insanların telaşı arasında Hemingway'in daktilosunun ritmi hâlâ yaşamaya devam ediyor sanki. Paris, Fransa'nın Saint-Germain-des-Prés semtinde bulunan ünlü Café de Flore Café de Flore – Paris Saint-Germain-des-Prés Bulvarı'nın köşesinde, yeşil tenteleriyle yıllardır Paris'i selamlayan Café de Flore, yalnızca bir kafe değil, 20'nci yüzyıl düşünce tarihinin yaşayan tanıklarından biridir. Kahve fincanlarının, sigara dumanlarının ve bitmek bilmeyen tartışmaların arasında sayısız fikir burada filizlenmiş, sayısız kitap burada yazılmıştır. Bu ikonik mekânın en ünlü müdavimleri, Fransız varoluşçuluğunun öncü isimleri Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'dı. Yalnızca felsefi eserleriyle değil, dönemin yerleşik ahlak anlayışına meydan okuyan yaşam biçimleriyle de Paris'in en çok konuşulan çiftlerinden olan bu iki düşünür için Flore adeta ikinci bir evdi. Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'ı, Paris'teki ikonik kafelerde çalışma ve tartışma kültürlerinin bir yansıması Her sabah aynı saatlerde gelir, kendilerine ait köşedeki masaya yerleşir ve öğlene kadar çalışırlardı. Sartre'ın masasındaki vazgeçilmezler siyah kahve ve hiç eksik olmayan sigarasıydı. Beauvoir ise daha sakin bir ritüelle filtre kahvesini ya da bitki çayını yudumlayarak yazardı. Fransız yazar Albert Camus (solda), arkadaşlarıyla birlikte Paris'in Saint-Germain-des-Prés semtindeki Les Deux Magots kafesinin terasında, 1945 yılında Flore'un geniş pencerelerinin önünde zaman geçirmeyi seven bir başka büyük isim ise Albert Camus'ydu. Camus'nün yazdıklarında sık sık rastladığımız o dingin gözlem gücünün birazını burada aramak mümkündür. Kahvesini yudumlarken Paris sokaklarını izler, gelip geçen insanları seyreder, bazen hiçbir şey yazmadan yalnızca düşünürdü. Bazı insanlar dünyayı değiştirecek fikirleri konuşarak bulur, bazıları ise yalnızca pencereden dışarı bakarken. Camus'nün Café de Flore'da yaptığı biraz da buydu. Bugün Café de Flore'un önünden geçenler hâlâ aynı masaları, aynı tenteleri ve aynı pencereleri görür. Ancak asıl hissedilen şey, yıllar önce burada yapılan o büyük tartışmaların bıraktığı görünmez izlerdir. Paris bana o köşede biraz daha yavaş akar gibi hissettirir. Viyana'daki tarihi ve ünlü Café Central Café Central – Viyana Viyana'ya yıllar içinde birçok kez gittim. Kimi zaman bir opera için, kimi zaman bir senfoni konseri için… Ancak her gidişimde uğramadan dönmediğim yerlerden biri mutlaka Café Central olmuştur. Şehrin kalbinde yükselen bu görkemli mekân, yüksek kemerli tavanları, devasa sütunları ve Neo-Rönesans mimarisiyle bir kafeden çok eski bir sarayı andırır. İçeri adım attığınız anda Viyana'nın o ağırbaşlı kültür geleneği sizi sessizce kuşatır. Benim değişmeyen siparişim ise bellidir: Süt köpüklü bir Melange ve yanında sıcak bir Apfelstrudel. Kahvem gelirken etrafı izlemeyi severim. Benim için Café Central, yalnızca bir kafe değil, düşünmek için inşa edilmiş bir mekân gibidir. Bu salonların müdavimlerinden biri olan Stefan Zweig için de burası dünyanın gürültüsünden uzaklaşabildiği bir sığınaktı. Gazete askılarından topladığı dünya gazetelerini masasına taşır, Melange kahvesi eşliğinde satır satır okur, yaşadığı çağın karmaşasını anlamaya çalışırdı. Dünyayı anlamak için olağanüstü bir çaba vardır onun satırlarında. Ben de Zweig'e özenirim. Gazeteleri dikkatle okumaya çalışırım ama onun kadar dünyayı anlamlandırabildiğimi söyleyemem. Bir süre sonra dikkatim dağılır. Karşı masadaki insanlar, mimarinin zarafeti ya da pencerenin ardından geçen hayat daha ilgi çekici gelir. Belki de benim kusurum budur. Belki de güzelliğe karşı dikkatim fazla dağınıktır. İnsan zihninin karanlık koridorlarını aydınlatmaya çalışan Sigmund Freud da Viyana'nın bu kültürel atmosferinden beslenen isimlerden biriydi. Psikanalizin kurucusu olan Freud için insanlar hiçbir zaman yalnızca insan değildi; her davranışın, her jestin ve her sessizliğin ardında çözülmeyi bekleyen bir hikâye vardı. Kahvesini yudumlarken çevresindeki insanları izler, davranışların görünmeyen sebeplerini düşünürdü. Benim de insanları gözlemleme alışkanlığım vardır. Elbette benimkisi Freud'unki kadar bilimsel değil. Daha çok dedikodu kıvamında bir merak belki de. Ama dedikodu deyip geçmeyelim; insan tanıma konusunda mütevazı davranamayacağım. Yıllardır kafelerde oturup insanları izlemekten epey tecrübe kazandım doğrusu. Sanki Zweig'in gazetelerinin hışırtısı, Freud'un meraklı bakışları ve eski Viyana'nın zarif ruhu da masalar arasında dolaşmaya devam eder. İstanbul Beyoğlu'ndaki İstiklal Caddesi üzerinde yer alan ve şehrin en ikonik kültürel miraslarından biri olan tarihi Markiz Pastanesi Markiz Pastanesi ve Beyoğlu Kahvehaneleri – İstanbul Avrupa'nın mermer masalarından yükselen bu gelenek, İstanbul'a ulaştığında Beyoğlu'nun kendine özgü ruhuyla birleşir. Bugün İstiklal Caddesi'nde yürürken ne kadar yavaşlarsak yavaşlayalım, Markiz Pastanesi 'nin kapalı kapısının önünde hüzünlenmeden geçmek kolay değildir. Zamanın o her şeyi ezip geçen, yavaşlamaya tahammülü olmayan hoyrat hızına yenik düşen Markiz, kapısına vurulan kilitle derin ve melankolik bir sessizliğe gömülmüş durumdadır. Oysa bu mekânın hafızasında Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ayak sesleri saklıdır. Tanpınar için kahve içmek sıradan bir alışkanlık değil, düşünmenin ve zamanı duyumsamanın bir yoluydu. Markiz sadece bir pastane değildi… Markiz, durup düşünme ve incelikli yaşama kültürümüzün de bir parçasıydı… Markiz'in kapalı kapısından ayrılıp sokağa karıştığımızda ise bizi bambaşka bir dünya karşılar. Türk şiirini kalıplarından kurtarıp sokağın sesini şiire taşıyan Orhan Veli Kanık, lüks pastanelerden çok Beyoğlu'nun mütevazı kahvehanelerini tercih ederdi. Önündeki ince belli bardakta koyu demli çayıyla oturur, İstanbul'u dinlerdi gözleri kapalı… 1950'li yıllarda İstanbul Karaköy'de bulunan meşhur Baylan Pastanesi Baylan Pastanesi ve Beyoğlu'nun şairleri Markiz'in kapalı kapısının önünden ayrılıp Beyoğlu sokaklarında yürümeye devam ettiğimizde, İstanbul'un kültür hayatında önemli bir yere sahip olan bir başka mekânı hatırlarız: Baylan Pastanesi. Ne yazık ki Beyoğlu'nun o meşhur Baylan'ı da artık yok. Bir zamanlar şairlerin, gazetecilerin ve edebiyatçıların buluştuğu o masalar bugün yalnızca hafızalarda yaşamaktadır. Tıpkı Markiz gibi Baylan da İstanbul'un kültürel belleğinde yerini korusa da Beyoğlu'nun değişen yüzü içinde eski günlerinden geriye yalnızca hatıralar kalmıştır. Bu masalarda sıkça görülen isimlerden biri Attilâ İlhan'dı. Türk edebiyatının önemli şair, romancı ve düşünürlerinden biri olan Attila İlhan Paris'te geçirdiği yılların izlerini taşıyan, şiirlerinde ve romanlarında modern şehrin yalnızlığını, aşklarını ve siyasi çalkantılarını anlatan Attilâ İlhan için kafeler yalnızca vakit geçirilen yerler değildi. Elinde sigarası, önünde kahvesi ve not defteriyle saatlerce oturur, insanları izlerdi. Beyoğlu onun için başlı başına yaşayan bir romandı. Sokaktan geçen insanların yüzlerinde hikâyeler arar, duyduğu bir cümleyi ya da gördüğü bir bakışı şiirine taşıyabilirdi. Baylan'ın müdavimleri arasındaki bir başka büyük şair de Cemal Süreya'ydı. Türk edebiyatının önemli isimlerinden şair Cemal Süreya Türk şiirine zarafeti, ironiyi ve aşkı bambaşka bir dille taşıyan Cemal Süreya için kafe masaları biraz da hayatı seyretme yeriydi. İnsanlarla sohbet etmeyi, etrafı gözlemlemeyi ve kalabalığın içindeki küçük ayrıntıları yakalamayı severdi. Belki de bu yüzden şiirlerinde hayatın içinden gelen sıcaklık ve samimiyet hissedilir. Bugün Beyoğlu'nda yürürken insan düşünmeden edemiyor… Markiz'in kapıları kapalı, Baylan'ın o eski masaları artık yerinde değil. Fakat Tanpınar'ın, Attilâ İlhan'ın, Cemal Süreya'nın ve Orhan Veli'nin bıraktığı izler hâlâ sokakların arasında dolaşıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar (sağda), Adalet Cimcoz (ortada) ve Adalet Cimcoz'un ağabeyi Ferdi Tayfur (solda) Bu farklı şehirleri, farklı çağları ve insanlığın hafızasına yön vermiş büyük isimleri düşündüğümüzde tek bir gerçek öne çıkıyor: Yaratıcılık aceleyle üretilen bir şey değildir. O; yavaşlığın, dinginliğin, gözlem yapmanın ve dünyaya dikkatle bakmanın meyvesidir. Bir fincan kahvenin başında geçirilen zaman, boşa harcanmış zaman değildir. Tam tersine, insanın kendine geri döndüğü zamandır. Kahve zihni canlandırır, düşünceleri hareketlendirir evet; ama iyi bir kahve ritüeli insanı aynı zamanda bulunduğu ana bağlar. Belki de bu yüzden kahve, hızlanarak yavaşlamanın en güzel hallerinden biridir. Bugün kahvemizi çoğu zaman yürürken içiyoruz. Bir toplantıdan diğerine yetişirken, gözümüz telefonda, elimizde karton bardaklarla şehrin kalabalığına karışıyoruz. Oysa Casanova'dan Voltaire'e, Hemingway'den Tanpınar'a kadar bu yazıda yol arkadaşlığı yaptığımız isimlerin elinde kahve, şık bir porselen fincanda ağır ağır soğurdu. Belki de o fincanların en büyük marifeti kahveyi sıcak tutmaları değildi. İnsanları aynı masada biraz daha uzun süre oturmaya, biraz daha düşünmeye ve biraz daha etraflarına bakmaya ikna etmeleriydi. Dünya dışarıda ne kadar hızlı akarsa aksın, bazen bir masaya oturup hayatın yanımızdan geçişini seyretmek gerekir. Kahvenden bir yudum al. Kalemi eline al. Ve biraz dur… *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. kafe kültür yaşam kahve Selçuk Ramazanoğlu Selçuk Ramazanoğlu Independent Türkçe için yazdı Selçuk Ramazanoğlu Pazar, Haziran 7, 2026 - 09:00 Main image: Görsel: ChatGPT/Independent Türkçe TÜRKİYE'DEN SESLER related nodes: Aynı özlemin şarkıları Mazi kalbimde bir özlemdir… İlham gelmiyorsa amuda kalkın! Type: news SEO Title: Zarafete hasret copyright Independentturkish:
Go to News Site