Çayyolu'nda itfaiye alanına ticaret planı: Belediye meclisinin ilahlaştığı anlara tanıklık
soL Haber

Çayyolu'nda itfaiye alanına ticaret planı: Belediye meclisinin ilahlaştığı anlara tanıklık

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin 10.02.2026 tarih ve 226 sayılı kararı ile Çankaya İlçesi Çayyolu Mahallesi 43376 ada 1 ve 2 parsellerde 5000 ve 1000 ölçekli imar planı değişikliği yapılıyor. Söz konusu plan değişikliği ile, mülkiyeti belediyeye ait olan ve uzun yıllardır kamu hizmetine tahsisli bulunan alanların bir bölümünün “ Ticaret Alanı ”na dönüştürülmesine karar veriyorlar. Ancak bu kararı almak için gerekli olan ne bir fizibilite çalışması var ne de bir ihtiyaç programı… Kamu varlığının ticarileşmesine neden olacak bu hamlenin sebebini anlamak Ankaralılar için artık bir muamma değildir. Kentte son çeyrek asırlık zaman diliminde bu tür plan değişikliklerinin, kamu yararı söylemi ile özel çıkarların nasıl iç içe geçtiğine, karar süreçlerinin kimin ihtiyaçlarına göre şekillendiği sorusunu her seferinde yeniden gündeme taşımaya tanıklık etmiştir. Söz konusu ada/parselin planlama geçmişine bakıldığında, bu alanların “İtfaiye Alanı” ve “Gaz ve Abone İşleri Müdürlüğü Alanı” olarak ayrıldığı ve 1 parsel üzerinde aktif olarak hizmet veren Çayyolu İtfaiye İstasyonu hizmet veriyor iken Ankara Büyükşehir Belediyesi Meclisinin onaylamış olduğu plan değişikliğinin yalnızca bir fonksiyon değişikliği olmadığını, aynı zamanda kentsel ölçekte kritik bir kamu hizmetinin mekânsal sürekliliğine doğrudan müdahale niteliği taşıdığını ortaya koyuyor. İtfaiye hizmetleri, kamu güvenliği ve afet müdahalesi açısından kritik, vazgeçilmez ve ertelenemez hizmetlerdir . Bu tür alanlar, planlama literatüründe “ stratejik kamu kullanım alanları ” olarak tanımlanır ve korunmaları esastır. Ancak yapılan plan değişikliği ile bu alanların bir kısmının “Ticaret Alanı” na dönüştürülmesi, bunu talep edenlerin de bu talebi kabul edenlerin de niyetini açıkça ortaya koyuyor ve kamu mülkiyeti el değiştirmeye yakın bir pozisyona taşınıyor. Kamusal varlıkların mülkiyet ve kullanım rejiminin dönüştürülmesi sorunu Söz konusu parsellerin belediye mülkiyetinde bulunması, bu alanların yalnızca fiziksel birer mekân değil, aynı zamanda toplumsal kullanım hakkına konu olan kamusal varlıklar olduğunu göstermektedir. Belediye başkanlıkları ve meclis halkın varlıklarını halkın çıkarları doğrultusunda kullanmak üzere kamu görevi yapmak üzere emanet edilmiş yapılardır. Emanete ihanet olmaz. Ancak bizler maalesef, imar hareketleri içerisinde yapılmakta olan bu plan değişikliği özeline baktığımızda yani bir kamu alanının “Ticaret Alanı”na dönüştürülmesi örneğinde olduğu gibi nerede ise çeyrek asırdır , değişikliklerin çoğunun salt bir fonksiyon değişikliği olmanın ötesinde, kamusal mülkiyetin kullanım rejiminin piyasa mekanizmalarına açılması ve dolaylı biçimde mülkiyetin el değiştirmesine zemin hazırlayan bir süreç olduğunu görüyor ve tanıklık ediyoruz. Kentsel planlama literatüründe bu tür müdahaleler, kamusal varlıkların “metalaştırılması” ve “özelleştirilmesi” süreçlerinin mekânsal tezahürü olarak tanımlanmakta, kamuya ait alanların, kamusal yarar üretme işlevinden uzaklaştırılarak ekonomik değer üretme araçlarına dönüştürülmesi olarak ele alınmaktadır. Bu durum, doğrudan bir mülkiyet devri gerçekleşmese dahi, kullanım hakkının ve mekânsal kontrolün kamusal alandan piyasa aktörlerine geçmesi anlamına gelmektedir ve dolayısıyla fiili bir mülkiyet dönüşümünü beraberinde getirdiğini artık hepimiz bilmekteyiz. Bu bağlamda, itfaiye gibi kritik bir kamu hizmetine tahsisli alanın bir bölümünün ticari kullanıma açılması, kamusal bir hizmet alanının parçalanmasıyla birlikte, o alana ilişkin kamusal tasarrufun zayıflatılması ve kamusal önceliklerin ikincilleştirilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu tür plan kararları, kentteki ortak kullanım alanlarının giderek daralmasına, kamusal hizmetlerin mekânsal sürekliliğinin kesintiye uğramasına ve uzun vadede kamusal mülkiyetin parçalı biçimde el değiştirmesine neden olabilecek bir süreci tetiklemektedir. Dolayısıyla söz konusu plan değişikliği, yalnızca mevcut bir kullanım kararının değiştirilmesi değil, aynı zamanda kamusal mülkiyetin niteliğini dönüştüren , kamu yararı ilkesini zayıflatan ve kentsel mekânın piyasa odaklı yeniden üretimine hizmet eden bir müdahale niteliği taşıdığını artık biliyoruz. Dolayısıyla Ankara Büyükşehir belediyesinin yapmış olduğu bu plan değişikliğinin eşitlik, kamusal erişim ve toplumsal fayda ilkeleri açısından ciddi sakıncalar içerdiği de… Kamusal varlıkların tasfiyesi, kentsel rant aktarımı Burada anılan ve nerede ise sadece küçük bir örnek olarak bu satırlara taşıdığım plan değişikliği, belediye mülkiyetinde bulunan ve uzun yıllardır kamusal hizmet üretimine tahsisli olan alanların bir bölümünün “Ticaret Alanı”na dönüştürürken, yalnızca teknik bir imar düzenlemesi olarak karşımıza çıkmıyor olmasıdır. Bu plan değişikliği aynı zamanda kentsel mekânın yeniden üretimine ilişkin ideolojik ve ekonomik bir tercihtir. Bu müdahale, planlama disiplininde sıklıkla tartışılan “ kamu mülkiyetinin tasfiyesi ” ve “ kentsel rantın yeniden dağıtımı ” süreçlerinin yerel ölçekteki bir yansıması niteliğinde olacaktır. Bu plan değişikliği, ilk bakışta teknik bir düzenleme gibi sunulsa da, gerçekte kentsel mekânın nasıl paylaşıldığına dair politik bir tercihtir. Burada temel mesele şudur: Kentte üretilen değer kimin için ve kimin lehine dağıtılmaktadır? Kentler elbette rant üretir. Ancak mesele rantın varlığı değil, onun nasıl dağıtıldığıdır. Bu örnekte olduğu gibi, kamusal bir alanın ticari kullanıma açılmasıyla ortaya çıkacak değer artışı, toplumun ortak faydasına mı sunulacaktır, yoksa belirli sermaye çevrelerine mi aktarılacaktır? Ne yazık ki Ankara’da uzun süredir verilen yanıt açıktır. Planlama kararları, kamusal faydayı büyütmek yerine, kentsel rantı belirli kullanımlar üzerinden yoğunlaştırarak piyasa lehine aktarmaktadır. Böylece planlama aracı, kamusal bir düzenleme mekanizması olmaktan çıkarak, rant üretimi ve transferi sağlayan bir araç haline gelmektedir. Kamusal mülkiyete konu olan bu alanlar, yalnızca mülkiyet anlamında değil, kullanım hakkı bakımından da topluma ait olup, kamusal yarar üretme işlevi taşımaktadır. Ancak bu alanların ticari kullanıma açılması, bu işlevin ikinci plana itilmesine, kamusal kullanımın daraltılmasına ve alanın ekonomik değer üretme aracı haline getirilmesine yol açmaktadır. Bu durum, doğrudan bir mülkiyet devri gerçekleşmese dahi, kamusal varlıkların piyasa aktörlerinin kullanımına sunulması yoluyla fiili bir özelleştirme sürecini ifade etmektedir. Bu davranış biçimi kamudan gelmektedir. Belki de en acı tarafı budur. Kamu kendi eliyle vatandaşın malını dağıtmaktan , tasfiye etmekten hiç imtina etmemekte, kentsel toprak üzerinde oluşan değerin kamu yararına yeniden dağıtılması yerine, belirli kullanımlar üzerinden yoğunlaştırılarak piyasa lehine aktarılmasında bir beis görmemektedir. Ticaret alanı kararı ile birlikte ortaya çıkacak yapılaşma hakkı ve kullanım değişikliği, söz konusu parsellerde önemli ölçüde bir kentsel rant artışı yaratacak, bu rantın kamusal fayda üretmek yerine piyasa mekanizmaları üzerinden dolaşıma girmesine neden olacak ve böylece planlama aracı, kamusal yararı gözeten bir düzenleme olmaktan uzaklaşarak, rant üretimi ve aktarımı sağlayan bir mekanizmaya dönüşecektir-dönüşmeye hızla devam etmektedir. Neoliberal planlama pratiklerine uygun bir ABB Meclisi Bu süreç, literatürde “neoliberal planlama” olarak tanımlanan yaklaşımın tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Neoliberal planlama anlayışı, kamusal alanların ve hizmetlerin piyasa dinamiklerine açılmasını, planlama kararlarının ekonomik getiriler üzerinden şekillenmesini ve kamu mülkiyetinin parçalı biçimde dönüştürülmesini içermektedir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, itfaiye gibi hayati bir kamu hizmetine ayrılmış bir alanın ticari kullanıma konu edilmesi; kamusal önceliklerin geri plana itilerek piyasa odaklı bir mekânsal organizasyonun tercih edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Özellikle itfaiye gibi afet ve acil durum yönetimi açısından kritik öneme sahip bir kamusal kullanımın bulunduğu bir alanda bu tür bir dönüşümün gerçekleştirilmesi, yalnızca mekânsal bir müdahale değil; aynı zamanda kamusal hizmetlerin sürekliliğini ve niteliğini zayıflatan yapısal bir kırılma anlamına gelmektedir. Bu tür müdahaleler, uzun vadede kamusal alanların parçalanmasına, kamu hizmetlerinin mekânsal bütünlüğünün bozulmasına ve kentteki ortak kullanım alanlarının giderek daralmasına yol açmaktadır. Ankara Büyükşehir Belediyesi bir kez daha, kamusal mülkiyetin tasfiyesine zemin hazırlayan, kentsel rantın kamu yararı yerine piyasa aktörlerine aktarılmasına olanak tanıyan ve planlama disiplinini teknik bir düzenleme aracı olmaktan çıkararak ekonomik bir araç haline getiren bir yaklaşımı yansıtmıştır. Bu yönüyle ABB Meclisi “ oybirliği” ile eşitlik, kamusal erişim, toplumsal fayda ve sürdürülebilir kentleşme ilkeleri açısından ciddi sakıncalar barındırmakta olan bir karara daha imza atmışlardır. Üst ölçek plan kararlarına bakıldığında durum nedir? Tüm bu süreçler, tesadüfi değil, belirli bir yönetim anlayışının sonucudur. Literatürde “neoliberal planlama” olarak tanımlanan bu yaklaşım, kamunun doğrudan hizmet üretiminden çekilmesini, kamusal alanların piyasa dinamiklerine açılmasını ve planlama kararlarının ekonomik getiriler üzerinden şekillenmesini esas almaktadır. Bu tür müdahaleler, plan kararlarının öngörülebilirliğini ortadan kaldırarak, planların yönlendirici ve düzenleyici niteliğini aşındırmakta, kentsel gelişmenin bütüncül bir çerçevede değil, parsel bazlı ve kısa vadeli kararlarla şekillenmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla yalnızca yerel ölçekte bir fonksiyon değişikliği değil, planlama hiyerarşisini ihlal eden ve üst ölçek plan kararlarını işlevsizleştiren bir müdahale niteliği taşımaktadır. Bu anlayışta olan belediyeler ise, kamusal hizmet üreticisi olmaktan çıkarak, kentsel rantı yöneten ve dağıtan aktörlere dönüşmektedir. İtfaiye gibi yaşamsal bir kamu hizmetinin bulunduğu bir alanın dahi ticari kullanıma açılabilmesi, kamunun geri çekilmesinin ne kadar ileri bir aşamaya ulaştığını göstermektedir. Bu yalnızca bir plan değişikliği değildir, kamunun kent üzerindeki rolünün yeniden tanımlanmasıdır . Artık kamusal alanlar korunması gereken ortak değerler değil, ekonomik olarak değerlendirilecek varlıklar olarak görülmektedir . İdare hukukunun yerleşik ilkeleri ve yüksek yargı kararları, imar planı değişikliklerinin keyfi biçimde yapılamayacağını, özellikle kamu hizmetine ayrılmış alanların daraltılmasının veya ortadan kaldırılmasının ancak açık, zorunlu ve kamu yararına dayalı gerekçelerle mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır. Danıştay’ın süreklilik kazanmış kararlarında, imar planlarında yer alan sosyal ve teknik altyapı alanlarının azaltılmasına yönelik plan değişikliklerinin, kamu yararını zedelediği ve şehircilik ilkelerine aykırılık teşkil ettiği açıkça ifade edilmektedir. Nitekim Danıştay kararlarında özetle; “imar planlarında öngörülen sosyal ve teknik altyapı alanlarının azaltılmasına yönelik değişikliklerin, zorunlu ve eşdeğer alan ayrılmaksızın yapılmasının planlama esaslarına ve kamu yararına aykırı olduğu” vurgulanmaktadır ancak ne fayda!!!! Yüksek yargı organları, bu tür değişikliklerin plan bütünlüğünü bozduğunu, kamu hizmetlerinin sürekliliğini zayıflattığını ve kamu yararı ilkesine aykırı sonuçlar doğurduğunu ortaya koymasına rağmen, aktif olarak kullanılan bir itfaiye alanının bir bölümünün ticaret alanına dönüştürülmesi, açık bir zorunluluk ve eşdeğer bir kamu hizmet alanı önerisi bulunmaksızın bu kararı alan Ankara Büyükşehir Belediyesi meclisi başkan ve üyeleri, hukuka aykırı davranmış, kamu varlıklarımızın el değiştirmesi konusunda halka rağmen, halkın onayı almadan bu kararı almış ve dahi belediye meclis başkanı ve üyeleri “kimi” temsil ettiğini çoktan unutmuştur. Kent hakkı ve kamusal mekan: Bu kararı alma yetkisi kimde? Kent dediğimiz şey yalnızca beton, yol, parsel ya da yapı adalarından ibaret değil. Kent, birlikte yaşamanın, kamusal hayatın, ortak kullanımın ve en önemlisi de hakların mekânsal karşılığıdır. Bu nedenle “kent hakkı” dediğimiz şey, herhangi bir idari kararın konusu olabilecek teknik bir başlık değil; doğrudan kentte yaşayan herkesin eşit, adil ve kolektif biçimde kenti kullanma ve ondan yararlanma hakkıdır. Tam da bu noktada sormak gerekiyor: Bir kamu alanını alıp ticari kullanıma açma yetkisini, kentlilerin ortak kullanım hakkını daraltma hakkını, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’ne kim vermiştir? Seçilmiş olmak, kent üzerindeki ortak hakları sınırsız biçimde tasarruf etme yetkisi anlamına gelmez. Tam tersine, bu tür karar mekanizmaları, kentlilerin ortak varlıklarını korumakla yükümlüdür. Ancak bugün gelinen noktada alınan kararlar, bu yükümlülüğün giderek göz ardı edildiğini açıkça göstermektedir. Söz konusu plan değişikliği ile kamusal kullanımda olan bir alanın ticari kullanıma açılması, aslında yalnızca bir fonksiyon değişikliği değildir. Bu karar, kent hakkının en temel dayanaklarından biri olan kamusal alanların daraltılması anlamına gelmektedir. Kamusal alan daraldıkça, kentlilerin ortak kullanım alanları azalmakta; kamusal hizmetlere erişim zorlaşmakta ve kent giderek daha fazla piyasa kurallarına göre şekillenen bir yapıya bürünmektedir. İtfaiye gibi doğrudan yaşam hakkı ile ilişkili bir hizmet alanının bir bölümünün ticarete açılması ise bu meselenin en çarpıcı örneklerinden biridir. Burada artık yalnızca mekânsal bir dönüşümden söz etmiyoruz. Bu karar, kentlilerin güvenli yaşama hakkını, acil durumlara erişim hakkını ve kamusal hizmetlerden eşit yararlanma hakkını dolaylı biçimde zayıflatan bir müdahaledir. Dolayısıyla bu plan değişikliği, kent hakkı kavramının özünde yer alan toplumsal adalet, eşitlik ve kamusal fayda ilkeleriyle açık bir çelişki içindedir. Kentin ortak değerleri, ortak ihtiyaçları ve ortak güvenliği yerine, piyasa odaklı kararların öncelik haline getirilmesi, kent yönetiminin hangi yönde evrildiğini de net biçimde ortaya koymaktadır. Artık halk olarak şunu görmeliyiz: Bu noktada mesele yalnızca bir planlama tercihi olmaktan çıkmakta, doğrudan kamu yararı ve halkın güvenliği meselesine dönüşmektedir. İtfaiye gibi yaşamsal bir kamu hizmetinin alanının daraltılması ya da işlevinin zayıflatılması, kentlilerin can ve mal güvenliği üzerinde doğrudan risk oluşturabilecek bir karar anlamına gelmektedir. Bu tür müdahaleler, yalnızca mekânsal bir dönüşüm değil, olası bir afet ya da acil durumda müdahale kapasitesini etkileyerek telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açabilecek niteliktedir. Bu nedenle söz konusu plan değişikliği, dolaylı değil, somut biçimde halkın güvenliğini riske atan ve kamusal sorumluluk ilkesini zedeleyen bir karar olarak değerlendirilmelidir. Kamusal bir hizmet alanını ticari kazanç uğruna dönüştürmek, kentlilerin yaşam hakkını piyasa koşullarıyla karşı karşıya bırakmak anlamına gelmektedir ve bu da kamu yönetiminin temel varlık sebebiyle açık bir çelişki oluşturmaktadır.

Go to News Site