Paris'te Trumpizm kaybetti: Fransa'da yerel seçimlerin anatomisi
BirGün Gazetesi

Paris'te Trumpizm kaybetti: Fransa'da yerel seçimlerin anatomisi

Derya UZUNKALA Fransa’da 22 Mart’ta yapılan yerel seçimlerde Paris’i Sosyalist Parti (PS) adayı Emmanuel Grégoire kazandı. Yeni başkan seçim zaferini öğrendikten sonra belediye binasına araba ile gitmek yerine, Paris’in simgelerinden biri olan Vélib bisikletini tercih ederek pedal çevirirken, kendisine çok sayıda Parisli de bisikletleriyle eşlik etti. Sevinç çığlıkları ve alkışlar eşliğinde ilerleyen kortej sosyalist belediyecilik anlayışında öne çıkan, otomobil kullanımını azaltmak, bisiklet ve toplu taşımayı merkeze almak gibi ekolojik yerel yönetim politikalarına selam niteliğindeydi. Oldukça sembolik anlamlarla yüklü bu an başkanın belediye binasında yaptığı konuşmasındaki politik mesajla tamamlandı: “Bu akşam Parisliler Bardella ve Marine Le Pen’e bir mesaj gönderdi: Paris aşırı sağın şehri değildir ve olmayacaktır.” Bu sözler şüphesiz bir tesadüf değildi. Kampanya boyunca Bardella açıkça Rachida Dati’yi desteklerken, Le Pen de aynı yönde çağrı yaptı. Dati sadece Sarkozy çizgisinden gelen bir merkez sağ siyasetçi değil; aynı zamanda aşırı sağ seçmene de hitap eden bir adaydı. Eski Kültür Bakanı olan Dati’nin ayrıca yakında yolsuzluk ve nüfuz ticareti suçlamalarıyla mahkemeye çıkması da bekleniyor. Dati, merkez sağ ve aşırı sağın desteğini alırken seçim kampanyasında oldukça agresif bir dil kullandı ve rakibini sürekli “aşırı sol” ilan ederek şeytanlaştırdı. Okullarda cinsel şiddet yaşandığı iddiasını ısrarla tekrarlayarak, sanki sorunun sorumlusu sosyalist adaymış gibi kamuoyunu manipüle etmeye çalıştı; sosyal konut politikasına ilişkin gerçek dışı iddialar öne sürdü. Tartışmalar çoğu zaman siyasi suçlamalarla doluydu; televizyon programlarında rakiplerinin sık sık sözünü keserek onları zayıf göstermeye çalıştı. İletişim uzmanları bu tarzı Trump’ın kampanyalarına benzetti: sosyal medya için kurgulanmış kısa ve saldırgan videolar, dezenformasyon ve rakibi köşeye sıkıştırmaya dayalı bir iletişim. Ancak seçmen bu tutuma karşı Grégoire’i %50,52 ile destekleyip Dati’yi yaklaşık 9 puan geride bırakırken, Trump tarzı siyasetin başkentte ideolojik olarak kaybetmesini de sağladı. Grégoire'un zaferi aynı zamanda sol içindeki derin tartışmaların izlerini de taşıyordu. Sosyalist Parti ile Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) arasındaki gerilim Paris'te açık bir hal aldı. Boyun Eğmeyen Fransa’nın Paris’te tek başına aday göstermesi — Sophia Chikirou birinci turda %11,7 aldı, ikinci turda %8'e geriledi — Sosyalist Parti cephesinden sert eleştiriler aldı. Sosyalist Grup Başkanı Boris Vallaud, yaptığı açıklamada Boyun Eğmeyen Fransa’nın seçim stratejisinin solu genel olarak zayıflattığını belirtirken, başkanlık seçimlerine Mélenchon’un olmadığı bir solun girmesi gerektiğini vurguladı. Boyun Eğmeyen Fransa ise bu eleştirileri reddederek, sol içi ittifak kurulan bazı bölgelerde Sosyalist Parti’nin oylarının zaten düşük olduğunu, bu nedenle solun söz konusu bölgelerde yeterli oy alamadığını ifade etti ve kendi seçim sonuçlarının başarılı olduğunu savundu. Bu tartışmanın arka planında, seçim sürecinde Boyun Eğmeyen Fransa’ya yönelik yürütülen sistematik şeytanlaştırma kampanyasının rolünü de göz ardı etmemek gerekir. Nitekim Sosyalist Parti ile Boyun Eğmeyen Fransa arasındaki ittifaklar, bazı siyasi aktörler ve medya organları tarafından “utanç verici anlaşmalar” olarak sunulurken, bu birliktelikler sanki aşırı sağla kurulan ittifaklarmış gibi bir algı dolaşıma sokuldu. Filistin’e verdiği destek nedeniyle parti antisemitizmin merkezi olarak damgalandı; Lyon’daki bir kavgada hayatını kaybeden genç bir aşırı sağ partizanının ölümü de medyada doğrudan LFI ile ilişkilendirildi. Fransız medyasında son dönemde neoliberal iktisada, emperyalist politikalara ve ırkçılığa karşı çıkan muhalif seslere yönelik benzer dışlama mekanizmaları işlerken, Boyun Eğmeyen Fransa bu sürecin başlıca hedeflerinden biri haline getirildi ve “normal” siyaset alanının dışına itildi. Ancak yerel seçim sonuçları, bu tür söylemlerin seçmen davranışını belirleyici ölçüde etkilemediğini gösteriyor. Mélenchon birinci tur sonuçlarını tarihi bir atılım olarak tanımladı. Sonuçlara bakıldığında bu iddia kısmen doğrulanıyor, daha önce hemen hiç yerel varlığı olmayan hareket, Île-de-France'ın en kalabalık ikinci şehri Saint-Denis'yi birinci turda kazandı; Kuzey'in yoksul sanayi şehri Roubaix'de milletvekili David Guiraud ikinci turda %53 ile belediye başkanlığını aldı; Lyon yakınlarındaki Vénissieux'de seksen yılı aşkın komünist kaleyi ikinci turda yalnızca 25 oy farkla devirdi; Paris banliyösü La Courneuve'de yaklaşık yetmiş yıllık komünist yönetim sona erdi; ikinci turda komünistlerin desteğini alan LFI adayı, sosyalist rakibini yalnızca 243 oy farkla geçti.  Bu sonuçların coğrafyasına bakıldığında işçi sınıfı semtleri, göçmen nüfusun yoğun olduğu banliyöler, yoksul halk mahallelerinde Boyun Eğmeyen Fransa'nın aldığı destek dikkat çekiyor. Medyanın "radikal" diye nitelendirdiği bu hareketin söylem ve politikaları tam da bu yoksul kesimlerde karşılık buluyor. Öte yandan Toulouse, Limoges, Strasbourg, Poitiers ve Clermont-Ferrand'da LFI ile kurulan ittifaklar sol için yenilgiyle sonuçlandı — kimin payına ne düştüğü tartışması ise iki taraf arasında hâlâ sürüyor. SAĞIN SAĞI Solda Sosyalist Parti ile Boyun Eğmeyen Fransa arasında süren gerilimlerin bir başka versiyonu, farklı bir düzlemde, merkez sağ ile aşırı sağ arasında yaşanıyor. Tarihsel olarak Fransa’da merkez sağ, aşırı sağla arasına mesafe koyarak seçim kazanıyordu. Jean-Marie Le Pen’in kurduğu, bugün Marine Le Pen’in yön verdiği ve Jordan Bardella’nın temsil ettiği Ulusal Birlik (Rassemblement National, RN) uzun süre siyasal alanın dışında tutuldu. Ancak son yerel seçimlerle birlikte bu sınırın belirgin biçimde zayıfladığı görülüyor. Fransa’nın Akdeniz kıyısı boyunca uzanan güney bölgesinde Marsilya, Nice, Toulon gibi büyük şehirleri barındıran ve Fransızların kısaca PACA dediği Provence-Alpes-Côte d'Azur'da geleneksel merkez sağ seçmeninin bir bölümünün aşırı sağ parti RN’ye yöneldiği gözlemleniyor. Bu seçmenler mülk sahibi, şehirli, muhafazakâr ama ılımlı orta ve üst-orta sınıflar; yıllarca Fransa’nın köklü ana akım sağ partisi Les Républicains’in — Cumhuriyetçiler’in — omurgasını oluşturdular. Chirac ve Sarkozy gibi cumhurbaşkanları çıkarmış, onlarca yıl Fransız siyasetinin ana ekseni olmuş bu gelenek bugün ciddi biçimde eriyor. Cumhuriyetçilerin önde gelen isimlerinden ve 2027 cumhurbaşkanlığı için adaylığını açıklayan Bruno Retailleau, aşırı sağa karşı mesafeyi koruma çağrısı yapsa da hem seçmen tabanında hem de partinin bazı kadrolarında bu çizginin giderek zayıfladığı görülüyor. Marsilya'da ise Cumhuriyetçi aday Martine Vassal, kaybettiği seçmeni geri kazanmak için RN'den rol ödünç alarak onun söylemlerine yaklaştı ve kampanyasını “Travail, famille, patrie” (iş, aile, vatan) sloganıyla yürüttü. Tarihsel olarak aşırı sağın geleneksel cinsiyetçi ve militarist literatürüne gönderme yapan bu slogan tesadüfen seçilmemiş; İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi işgaliyle iş birliği yapan Vichy rejiminin sloganının ta kendisi. Fransa'da Cumhuriyetçiler'in izlediği bu strateji — Almanya'daki merkez sağ CDU'ya benzer şekilde söylemi sağa kaydırarak aşırı sağa giden seçmeni geri kazanmak — Fransa 2026 yerel seçimlerinde işe yaramadı; önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yaramayacağı tahmin etmek zor değil çünkü seçmen genelde taklide değil, aslına yöneliyor. Sağın güçlü olduğu birçok yerde tercih yine Ulusal Birlikten (RN), yani sağın sağından yana oldu. Bu durum artık yalnızca bir seçmen göçünün ötesinde, sağın kurumsal yapısının aşırı sağa eklemlenmesinin göstergesi. Bunun en çarpıcı örneği Éric Ciotti vakası kendisi Cumhuriyetçiler'in genel başkanıyken 2024'te RN ile ittifak yapmak istediğini açıkladı. Parti yönetimi onu oybirliğiyle ihraç etmek istedi; Ciotti bunu tanımadı ve mahkemeye gitti. Paris mahkemesi, ihraç sürecinin usule aykırı olduğuna hükmetti — Ciotti bir süre fiilen genel başkan olarak kalmaya devam etti. Süreç parti içinde derin bir bölünmeye yol açtı; Ciotti ise açıkça RN çizgisine yaklaştı. 2026'da aşırı sağ partinin desteğiyle Nice belediye başkan adayı oldu ve kazandı. Böylece süreç, önce seçmen düzeyinde başlayan bir yönelim olarak ortaya çıktı, ardından liderlerin katılımıyla derinleşti; bu dönüşüm yalnızca seçim hesaplarıyla açıklanamayacak, ideolojik bir yeniden konumlanmayı da ifade ediyor. Retailleau her ne kadar kurumsal bir ittifakı reddetse de, 2027 programı ideolojik düzeyde aşırı sağa kayışı açıkça ortaya koyuyor: göçün referandumla sınırlandırılması, “göç bir şans değildir” söylemi ve güvenlik merkezli siyaset, sağın sağıyla arasındaki mesafenin fiilen ortadan kalktığını düşündürüyor. 2026 yerel seçimleri Fransa'da siyasi merkezin artık tutunacak zemin bulamadığını açıkça ortaya koydu. Onlarca yıl Fransız siyasetinin ana eksenini oluşturan neoliberal merkez — hem solda hem sağda — büyük şehirlerde neredeyse tamamen eridi. Büyük kentlerde ya sol kazandı ya da aşırı sağ ilerledi; merkez siyaset etkisizleşti. Bu tablo, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de büyük ihtimalle sol ile aşırı sağ arasında geçeceğine işaret ediyor. Fransa'nın önündeki soru artık merkezin tutunup tutunmayacağı değil — iki farklı siyasi proje arasındaki bu kutuplaşmada toplumsal dengelerin nereye oturacağı. *Paris 8 Üniversitesi

Go to News Site