BirGün Gazetesi
Bir yandan halkı kin ve nefret yoluyla ayrıştırmak için başta din ve milli değerleri kullandıkları, çoğunlukla “Cumhurbaşkanına hakaret” gibi suçlamalarla ilişkilendirdikleri bir nefret diliyle “onlar” yaratıyorlar. Bir yandan teşvik ettikleri bu nefret dalgasını; din yayma, dincileştirme misyonunu üstlenen vakıfların, kamu kurumlarının içinde olup biten skandalları saklamak için kullanışlı yasalar yaratıyorlar. Dezenformasyon yasası, KHK’lar ve uydurma suçlamalar bu düzenin dayanakları olarak işletiliyor. Yarattıkları biz ve onlar kamplarının gücünü, şimdilik seçim sonuçlarının %51 üstünlüğünde sahipleniyorlar. Bu oran sandıkta ortaya çıkan oran, iddia ettikleri gibi değişmez bir çoğunluğu değil; çözülmekte olan, çelişkilerle dolu bir dengeyi ifade ediyor. Oysa sandık sonuçlarıyla ilan edilen, “biz” diye sahiplendikleri sözde çoğunluk da bir aldatmaca. Bu oran kati ve değişmez bir tercihi temsil etmiyor. Gerici, baskıcı, şeriatçı yapılar aracılığıyla kin ve nefret üreten, küçücük çocukların beyinlerine, bedenlerine göz diken cemaat ve tarikatların kontrol ettiği gruplar içinde bile kopuşlar yaşadıkları bir dönemdeyiz. Ekonomik yoksulluk, sınıf ayımı ve emek üzerindeki baskı, giderek genişleyen tepkiyi büyütüyor. Çıkar çatışmalarıyla partiler içinde yaşanan iktidar savaşları ve bunun yarattığı çözülmelerin etkisi de azımsanamaz. Kararsızların; yani öyle ya da böyle daha önceki oy tercihlerinden kopan, oy verebileceği partiye ilişkin güven ve aidiyet sorunu yaşayanların oranı bugün seçim olsa birinci partiyi aşıyor. Bu kitle içinde hem iktidardan hem de muhalefetten uzaklaşan güçlü bir karma var. Siyasetin bu kadar araçsallaştığı, siyasetin finansmanının bu denli bulanık olduğu, partilerin kuruluş ilkelerinden, davalarından bu ölçüde ödün verdiği bir dönem daha olmamıştır. Buna bağlı olarak seçilmişler arasında hiçbir ideolojiye bağlı olmayan, neden / sonuç ilişkisiyle izah edilemeyecek boyutlara ulaşan ve tamamen kişisel konum ve fayda odaklı gelişen partiler arası geçişler kafa karıştırmaya devam ediyor. Onlar yönetemedikçe halkın isyanı artıyor, oy kaybı hissediliyor. Her zaman lehlerine sonuç aldıkları dezenformasyon yöntemi artık aynı etkiyi getirmiyor. Bunun en güncel örneklerinden biri; laiklik çağrısı yapan bildirgeye yönelik karalama kampanyasının aranan karşılığı bulmaması. Ramazan ayı ya da inançlarla hiç ilgisi olmayan; tersine laiklik güvencesiyle herkesin inanç özgürlüğü gibi, bilimsel eğitim özgürlüğü, daha iyi yaşam hakkını savunan bu metnin halkı inançları nedeniyle hedefe koyduğu, kin ve nefrete sürüklediği iddia edildiyse de toplumda yaratmak istedikleri infial karşılıksız kaldı ve bildirgeye verilen destek imzaları da yağmur gibi çoğaldı. Madem dezenformasyon işe yaramıyor bari yasası olsun! Bu yasayı halkı kin ve düşmanlığa sevk eden tahrik gibi muğlak suçlamalarla yani hukuk sopasıyla, tutuklamalara dönüştürmekten medet umuluyor. Toplumda infial yaratan artık onların hedef gösterdikleri değil. Cemaat yapılarında ortaya çıkan çocuk tecavüzleri, kurumlarda yeni doğan skandalları, uyuşturucu baronları, mafya ve rant ilişkileri, orantısız zenginlikler, ayrıcalıklar açığa çıktıkça canı burnunda yaşam mücadelesi veren kesimin soruları, uyanışı, isyanı büyüyor. Öyleyse koşulları iyileştirmek yerine gerçekleri gizlemek, halkın tepkisini önlemek için gazetecileri susturmak bu düzeni sürdürmek için en etkili çözüm olarak görülüyor. AKP iktidarının özellikle 2012–2019 arası döneminde Türkiye, onlarca gazetecinin aynı anda cezaevinde tutulduğu, kimi yıllarda dünya toplamının neredeyse üçte birine ulaştığı bir tabloyla “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” olarak nam saldı. Bugün sayılar görece düşmüş görünüyor; uluslararası raporlarda Türkiye artık ilk sırada değil. Ancak bu düşüşün nedeni, basın özgürlüğünde gerçek bir iyileşme değil. Baskının biçim değiştirmesine yani yine “dezenformasyona” dayalı. Uzun tutuklulukların yerini, adli kontrol, seyahat yasakları ve yüksek cezalar, yaptırımlar aldı. Basın kartı iptalleri yardımıyla ve tutuklama gerekçeleri gazetecilik faaliyetinden farklı gösterilerek istatistikler özel gayretle geri sıralara çekilse de; “en kötü ülkeler listesinden” hiç çıkamadık. Son tutuklamalar ve habercilere yönelik keskinleşen tutuma bakılırsa ülkeyi yeniden altın harflerle en tepeye yerleştirecekler. Yani konu rakamların azalması değil, gazeteciliğin hâlâ bir suç gibi gösterilerek kriminalize edilmesi. Nitekim son dönemde Merdan Yanardağ, Alican Uludağ ve İsmail Arı hakkında yürütülen süreç bu sürekliliği açıkça gösteriyor. İsmail Arı; “yalan haber yapmakla ve bunu alenen yaymakla” suçlanıyor. Hangi haberin yalan olduğu iddia ediliyor belirtilmeden, iddia edilen yalanı açığa çıkaracak kanıtlar sunulmadan! Tam tersine; örneğin Yunus Emre Vakfı ile ilgili skandalın soruşturması açılmış, haberin açığa çıkardığı mali haritaya bağlı operasyon düzenlenmiş, iş iddianameye taşınmış ve davası açılmışken iddia edilen suçun tam olarak çürüdüğü bir süreç yaşanıyor. Hani çelişkisiyle insanı gülümseten bazı isimler vardır. Oldukça kilolu bir Fidan hanım meselâ, ya da Eren adında bir yobaz, Barış adında saldırgan bir milliyetçi gibi irkilten örnekler. İsmiyle müsemma derler ya; İsmail Arı bana hep bunu hatırlatır. Arı; çalışkanlığıyla bilinir. Çiçekten çiçeğe konarken özü toplayan, onu damıtıp en saf haliyle balını kovana taşıyan canlıdır. Gazetecilik de böyledir aslında: dağınık bilgiyi toplamak, gizli kalanı, görünmeyeni açığa çıkartmak, hakikati süzmek. Ama arının bir başka özelliği daha var; gerektiğinde iğnesini sakınmaz. Çünkü bilir ki, en savunmasız anda koruyucu olan o iğnesidir. İsmail de sessizliğe razı olmayan, savunmasız olanın yanında duran onurlu bir gazeteci. Türlü baskı ve yozlaşmayla tüketilen, aşındırılan “araştırmacı gazetecilik” tanımının hakkını veren, o meşakkatli yolda bedel ödemekten kaçınmayan ustalarının yolunu yol bilerek cesaretle ve başarıyla meslek onurunu taşıyan bir isim. İğnesi kalemi. Tıpkı arı gibi asla boş yere kullanmadığı; mesleğine, kimliğine, inandığı ve savunduğu değerlere bağlılığıyla, hataya yer bırakmayan titizliğiyle kullandığı kalemi evet keskindir. Çünkü gerçekler can yakıcı! Arı kelimesinin bir başka anlamı daha var. Duru, saf, katışıksız. Onun gazeteciliğinde de tam olarak bu berraklık vardır. Sözü eğip bükmeden, bulanıklaştırmadan, olduğu gibi aktarma çabası. Dürüst, namuslu, hak yemeyen bir yol… Onunki hem emekle bezeli hakikat arayışı, hem de gerektiğinde bedel ödemeyi göze alan bir direniş. Belki de tam bu yüzden, adı; sorumluluk isteyen, zor ve daima hedefte olan bu mesleğin nasıl yapılması gerektiğine dair güçlü bir hatırlatma. Ne var ki iktidarın beslendiği toplumsal çatışma hali toplumun her kesimine bir şekilde istem dışı da olsa sirayet etti. Tek ses, tek doğru, tek adam anlayışı; buna itiraz edenleri de zaman zaman kendi diline, yöntemine esir etti. Buna sık değiniyorum. Yandaş medya düzeninin yöntemleri muhalif medyaya da sıçradı. Parti ya da lider odaklı yayıncılık, trolleşme, sorgusuz sahiplenme… Bu tablo yalnızca gazeteciliğe değil, hakikat arayışına da zarar veriyor. Bugün susturulmak istenen her ses, aslında tek bir şeyi hatırlatıyor. Hakikat ortada ve hâlâ rahatsız ediyor. İktidar da bu rahatsızlıktan rahatsız oluyor. Gazetecilere suç icat edildikçe toplumun tepkisi büyüyor. Çünkü gerçek gizlenemiyor. Bizi bu karanlıktan çıkaracak olan ise meselenin özü yani hakikatin kendisi. Açığa çıkaranların, yazanların cesareti ve bu cesarete gösterilen dayanışma. En önce gerçeğin yargılandığını, gazetecilikten suç yaratıldığını anlatarak, gazeteciliğin suç olmadığını hatırlatarak özgürleştirebiliriz halkı savunanları. Hâlâ görmeyen varsa görülmesini sağlayarak büyüteceğiz dayanışmayı. Gazeteciler ajanlıkla suçlandıkça, uydurma yasalarla tutuklanınca toplumun itirazı ve ülkeye yayılan tepkiler gerçeği gizleyemediklerini ve gizleyemeyeceklerini gösteriyor. İsmail Arı’nın ifadesi bile alınmadan tutuklanmasıyla büyüyen bu dalga tam da korktukları yerden birleşiyor. Öte yandan yolumuzu da, mücadeleyi de kime ve neden karşı olduğumuzu unutmadan yürütmek zorundayız. İlkelerimize, dilimize, önceliklerimize bağlı karşıtlığımızı da iktidarın tuzaklarından koruyarak mücadele etmezsek varacağımız yer en iyi ihtimalle kötünün daha iyisi olmaktan öteye geçmeyecek. Bunun panzehri de bağımsız, hakikatin yanında duran, temelli ve daha iyiye odaklı yol gösterici gazeteciliktir. Çünkü hakikat er ya da geç yolunu bulur. Bazen o yol bir arının sabrı, emeği ve besleyici ürünüyle açılır.
Go to News Site