soL Haber
Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan, son dönemde yaşanan gelişmelere ilişkin Yeniçağ’ dan Murathan Demircioğlu ’nun sorularını yanıtladı. Okuyan, Türkiye’nin rekabet ve gerilim içinde olduğu bütün ülkelerin ABD’nin yakın müttefiki olduğuna işaret ederken, "İsrail ve Yunanistan örneğin. ABD bu rekabeti kızıştırıyor ve hep daha fazlasını alıyor bu ülkelerden. Sonuçta Türkiye’nin şu ana kadar “savaş”tan uzak durması elbette iyi bir şeydir ama emperyalizmin planlarına savaş dışı yollarla hizmet etmek de büyük sorundur. Şu anda onu görüyoruz. Türkiye hızla daha NATO’cu ve Amerikancı bir çizgiye çekiliyor. Bu daha fazla silahlanma, daha fazla çatışma, daha kötü ve bağımlı bir ekonomi demek. Halk açısından yoksulluktur bunun biricik sonucu" dedi. 'İnsanlık ne olursa olsun, bu kuşatmayı yaracak' Yurttaşın yaşamındaki sorunlara ve Türkiye'deki tartışmalara değinmeden önce bir parantez; TKP'nin politikasını ve gündeme ilişkin açıklamalarını takip ettiğimizde, küresel ve yerel ölçekteki sorunların kaynağı olarak mevcut dünya düzeninin temel işleyişine işaret ediliyor. İnsan hayatındaki mikro sorunlara kadar bu işleyiş somut olarak ifade edilirken toplumda kitlesel olarak kırılmaların yaşanmamasını nasıl açıklayabiliriz? Kırılmaların önündeki en önemli engeller sizce nelerdir? Genel olarak akla gelen ilk açıklama “korku” ve “sindirilme” olur. Ancak zaten sözünü ettiğiniz kırılmalar genellikle korku duvarının aşıldığı anlarda yaşanır. Tarihte geniş halk yığınları birçok kez korkuyu aşabildi. Bugün dünyada ve ülkemizde onca eşitsizlik ve adaletsizliğe rağmen mevcut duruma ilişkin yaygın kabullenişin temel kaynağının korku olduğunu düşünmüyorum. Temel mesele, toplumların uzun sayılabilecek bir süredir sistematik bir biçimde iradesizleştirilmeleridir. Bugün insanlık bundan 100 yıl öncesine göre daha kentlidir. Kent yaşamı daha organize bir yaşamdır ama insanlık 100 yıl öncesine göre aynı zamanda daha örgütsüzdür. Bu çok ilginç bir durumdur. Nüfus yoğunluğu artmış, teknoloji gelişmiş, iletişim ve enformasyon alanında göz kamaştırıcı bir sıçrama kaydedilmiş ama insanlık daha örgütsüz hale gelmiş. Örgütsüz insan yalnız insandır. Yalnız insan çaresizdir. Yalnız insan toprakla baş başa kaldığında o kadar çaresiz hissetmeyebilir kendisini ama günümüzün karmaşık ve insanı ezen kapitalist toplumlarında yalnız insan umutsuz, pısmış, kaçak güreşen, en iyi olasılık kendini aldatan insandır. Buraya tesadüfen gelmedi insanlık. Öncesi bir yana, yaklaşık 50 yıldır küçük bir azınlık paranın gücüne yaslanarak örgütlülüğünü artırırken yoksul emekçi yığınların örgütsüzleşmesi için her şey yapıldı. Siyaset anlamsız itiş kakışlardan ibaret hale getirilip değersizleştirildi. Sözde aydınlar koro halinde “kimlik siyasetinin büyük kurtuluş reçetelerinden daha işlevli olduğu”nu tekrar edip durdular. Oysa insanlar, “büyük kurtuluş reçeteleri” ile heyecanlanıyor, harekete geçiyorlardı. En temel mesele olan sınıfsal çelişkileri merkeze koyan yaklaşımların yerine “kimlik eksenli” bir konumlanış geçti. Bütün bu müdahaleleri hafife almamak gerekiyor. Halk kesimlerinin çaresizlik içinde kabuğuna çekilmesi, her tür değişimin daha fazla kötülük getireceğine ilişkin bir kanaatin yerleşerek insanların kanaatkârlaşması, sosyal devlet uygulamalarının adım adım yok edilerek insanların bireysel kurtuluş yollarına ve dolayısıyla bencilliğe zorlanması, örgütlü mücadelenin kriminal bir olgu haline getirilmesi, bütün bunlar aynı doğrultuyu gösteriyor. Fabrikaların kent yaşamının dışına çıkarılması, üniversitelerin benzer biçimde izole edilmesi, esnek üretim, taşeronlaştırma gibi saldırılar da emekçilerin örgütlü mücadele alanını daraltmaya dönük hamleler olarak görülmeli. Bütün bunlar var evet ama insanlık ne olursa olsun, bu kuşatmayı yaracak. Çünkü dünyada son yaşananlarla iyice ortaya çıktı ki, emperyalizm-kapitalizm işçi sınıfının oluşturduğu tehdit azaldığında daha da fazla saldırıyor. Makul ya da kontrollü bir kapitalizm olmaz. Dolayısıyla, bütün saydığım olumsuzluklara rağmen, bütün dünyada emekçilerin ayağa kalkışına tanık olacağız. Nitekim bunun belirtileri daha fazla görülmeye başlandı. ''Tek adam rejimi'ne indirgenmiş bir muhalefet tarzı işe yaramaz' Buradan güncel siyasete gelirsek; bölgedeki son gelişmelerle Türkiye adeta bir ateş çemberinin ortasında. Bir yangın da ülkemizin tam içinde ve derinlerinde: Yoksulluk. AKP iktidarı ile yoksulluk, her geçen gün daha hissedilir ve yaygınlaşan bir olgu. Emekçiler, emekliler, gençler... Ancak bu yakıcı başlık karşısında Meclis'te temelde 'AKP gitsin' politikasının haricinde baskın, etkili, toplumda yankı bulan somut çözüm stratejileri duyamıyoruz. Tam da kırılmaların yaşanacağı bu dönemde bu siyaset biçimi bilinçli bir tercih mi? Mesele burada. AKP iktidarının bu ülkedeki tahribatı listelenemeyecek kadar büyük bir hacme ulaştı. Geniş bir kesimin bütün bu tahribatın birinci dereceden sorumluluğunu üstlenenlere odaklanması doğal. Ancak şu sorunun da sorulması gerekiyor: 85 milyon nüfuslu, geniş kaynakları olan, yüz yıl kadar önce özgün bir kurtuluş-kuruluş deneyimi yaşayan bir ülkede bütün bunlar nasıl mümkün oldu? AKP, karşısında kararlı bir biçimde direnç gösteren geniş bir kesimin varlığına rağmen, ülkeyi nasıl bu noktaya getirdi? Bu sorulara gerçekçi yanıtlar vermek zorundayız. Bu sorular bizi şu sonuca götürür: AKP Türkiye’de büyük holdinglerin ve emperyalist dünyanın ihtiyaçları doğrultusunda tarihsel bir müdahaleye öncülük etmiştir. Cumhuriyet’in kazanımlarının ortadan kaldırılmasını dar anlamıyla bir “ideolojik” tercih olarak göremeyiz. Bu kazanımlar arasında Türkiye’de güçlü bir kamu bilinci ve kamusal alanın yaratılması da vardı. AKP, 12 Eylül faşizmi ve ardından Turgut Özal döneminin başlattığı çokuluslu tekellere ve büyük sermayeye sınırsız hareket özgürlüğü sağlama operasyonunda benzersiz bir fütursuzlukla hareket etmiştir. Bugün herkesin şikayetçi olduğu denetimsizlik ve yargının yürütmenin elinde araçsallaşması ile özelleştirmeler arasında mutlak ilişki vardır. Türkiye’de yargıda bir dönüşüm olmasaydı, Turgut Özal “benim memurum işini bilir” diyemezdi, dahası Türkiye’deki bütün önemli özelleştirme ihaleleri iptal edilirdi. Bunu örnek olarak söylüyorum. Bu bağlantıları ortaya koymadan “tek adam rejimi”ne indirgenmiş bir muhalefet tarzının işe yaramayacağını bilmemiz gerekiyor. Sonuç alınabilir belki bir gün ama yine işe yaramaz. Ayrıca halkımız bu karmaşada, “tek adam olsun, istikrar gelsin” de diyebilir. Nitekim bütün kriz dönemlerinde böyle oluyor. 'Bunun biricik sonucu halk açısından yoksulluktur' Son olarak bölgedeki duruma değinirsek; ABD ve İsrail'in saldırılarına karşı İran'ın büyük direnişine şahit oluyoruz. Gelinen noktada İran'ın ABD'yi istediği şartlarda masaya oturtması dahi söz konusu. Türkiye'nin birçok defa İran ile karşı karşıya getirilmesi istense de iktidar net bir pozisyon almadı. Ancak Amerikancılığa tam gaz devam etti. Kısaca; ülkemiz ve Ortadoğu'yu yakın gelecekte ne bekliyor? ABD ve İsrail’in İran’a dönük saldırganlığı, birkaç yıldır Ortadoğu’da sürmekte olan köklü bir tasarımın uzantısı. Bu saldırganlığın bütün aşamalarında bir biçimde İran’ın etkisinin kırılması hedefinin baskın rolünü görüyoruz. Tek başına bu değil elbette ama Filistin’den Lübnan’a, Suriye’den Irak’a ABD-İsrail operasyonlarının hepsinde karşı tarafta İran var. Bu aynı zamanda İran’ın söz konusu tasarımın önünde bir engel olduğu anlamına da geliyor. İran’daki mevcut sistemin ve iktidarın savunucusu değiliz, olamayız ama aynı zamanda böyle bir gerçek var. AKP iktidarının tutarsızlığı burada başlıyor. Filistin’de İsrail katliamlarına karşı durdu ama İsrail’in ekonomik ve siyasal açıdan tecridi için gerçek girişimlerde bulunmadı. Dahası Hamas yönetiminde daha radikal ve mücadeleci olan ve İran’la yakın ilişkileri bulunan bir ekibin tasfiyesi için uğraştı. Yani İsrail çok güçlenmesin ama İran’ın etkisi kırılsın! Suriye’de HTŞ denen yapıyı İsrail, ABD, İngiltere, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye başa getirdi. Burada da İran’ın Suriye’den çıkarılması bütün bu ülkelerin ortak hedefiydi. Lübnan’a dönük İsrail saldırıları Hizbullah’ı zayıflattığı sürece AKP tarafından pek önemsenmedi. Bir yandan da yandaş medyada yıllardır İran’ın ne kadar zayıf düştüğü, füzelerinin teneke olduğu, devlet yapısının karikatüre dönüştüğü işlendi. Ancak iş İran’da ABD ve İsrail eliyle rejim değişikliği ve açık işgal noktasına gelince AKP iktidarı frene bastı. Bunu istemezler. Çünkü bunun devamının geleceğini ve kendilerine de dokunacağını bilirler. Acıklı bir durumdur bu. Türkiye’nin rekabet ve gerilim içinde olduğu bütün ülkeler (İran istisnasıyla) ABD’nin yakın müttefiki. İsrail ve Yunanistan örneğin. ABD bu rekabeti kızıştırıyor ve hep daha fazlasını alıyor bu ülkelerden. Sonuçta Türkiye’nin şu ana kadar “savaş”tan uzak durması elbette iyi bir şeydir ama emperyalizmin planlarına savaş dışı yollarla hizmet etmek de büyük sorundur. Şu anda onu görüyoruz. Türkiye hızla daha NATO’cu ve Amerikancı bir çizgiye çekiliyor. Bu daha fazla silahlanma, daha fazla çatışma, daha kötü ve bağımlı bir ekonomi demek. Bunun biricik sonucu halk açısından yoksulluktur.
Go to News Site