Hep bana, rabbena!

Hep bana, rabbena!

Oldum olası, kulüp profesyonellerinin futbol için kafa yormasının büyük faydası olacağına inananlardanım. Çünkü onlar sahadadır, artıyı, eksiyi bilir, neler olup olmayacağını bir çırpıda söyler. İşi bilenler için tabii ki... Kulüpler Birliği Vakfı geçtiğimiz günlerde bu profesyonelleri bir araya getirdi. Konulara girmeden önce haklarını vermek gerek, Birlik çok doğru işler peşinde... Kimin düşüncesi, kimin çalışması bilmem ama değişik fikirlerin ortaya atılması süper olur. Tabii ki, Süper Lig Kulüpler Birliği Vakfı "Hep bana, rabbena" diyecek. Kendi kulüplerinin iyiliğini düşünecek. Zaten adı üzerinde, "tavsiye"... Bunun uygulanıp uygulanmayacağı da Türkiye Futbol Federasyonu'nun ukdesinde... Yabancı konusu yine sakız gibi ağızlarda... Gelecek sezon, 4'ü 23 yaş altı olmak üzere 14 yabancı uygulaması yürürlükte... Ama büyük kulüpler yine yeni sayı sevdasında... "12+4 olsun, A takım listesi de 28'den 30'a çıksın." Yabancı, yabancı diye diye altyapısından gelecek gençlere de yabancı kaldılar vesselam... Ancak en radikal tartışma, B takımlar için yaşandı. Dileyen kulüplerin B takım kurması konusunda fikir birliğine varıldı. Ama nasıl? U19 ya da Rezerv Lig gibi olmayacak. Kurulan takım, 3. Lig'den başlayarak profesyonel liglere katılacak. 2 ve 3. ligden takım azaltmak isteyen TFF'nin ne diyeceğini bilemem. Profesyonel lige çıkmak için binbir emek harcayan Bölgesel Amatör Lig (BAL) takımlarının nasıl bakacağını da bilemem. Fakat düşünce şu; belli bir yaş grubunda bulunan oyuncular, gerektiğinde A takım, bazen de B takımında oynayabilmeli... Bunun geçişi konusunda sorunsallar tartışıldı. Ayrıca kulüplerin altyapısında bulunan yabancılar burada oynayabilecek mi? Malum, 3. lig ekipleri için yabancı yasağı var. Birine var, diğerine yok olur mu? Başka sorunlar da masada ama teferruatla başınızı ağrıtmamak lazım. Hani herkesin şikayetçi olduğu ve kimsenin düzeltmek için çabasının bulunmadığı, "oyunun hızlanması" meselesi... Önde götürdüğün maçta top toplayıcı biraz geciktirirse, "Aferin aslanıma", hele gerideyken topu jet hızıyla oyuna sokarsa, "İşte fırtına..." Bu da düşünüldü. İngiltere ve Polonya'da uygulanan "multi-ball (çoklu top)" sistemi için konuşuldu. Saha kenarında birçok yerde çok sayıda top hazır bekliyor. Meşin yuvarlak oyundan çıkınca hakem veya oyuncu en yakın topu alıp devam ediyor. Ayrıca kalecideki 8 saniye kuralının daha verimli kullanılması talep edildi. Kulüplerin gündeme getirdikleri taleplerden biri de hak mahrumiyeti cezalarının, lig oynanmadığı zaman da geçerli olması... Bugünkü kuralda, ceza alanların, lig oynanmadıkları zamanda infazı duruyor. Yani üç ay ceza almışsın, bu yaz dönemine denk geldiğinde bekliyorsun, ligle birlikte başlıyor. Şimdi neden bunun değişmesi isteniyor, anlamak mümkün değil... Kulüplerin tabii ki işine geliyor ama biraz insaf, biraz adalet... Takımların daha önce gündeme getirdiği, son toplantıda da konuşulan konulardan biri, altyapıda yabancı antrenör çalışabilmesi uygulamasının hayata geçirilmesi oldu. Eğer gençlerin gelişimine olumlu katkı sağlayacaksa neden olmasın? Ayrıca Kulüpler Birliği Vakfı, saha içi ve dışındaki personel ile sporcuların bilgilendirilmesi amacıyla bir broşür hazırladı. Dağıtılması planlanan broşürde, özellikle bahis ve dopingle ilgili uyarıların bulunduğu ifade edildi. Bunların bir kısmı proje aşamasında, bazıları da TFF'ye iletildi. Bakalım hangileri, nasıl uygulanacak? Türk futboluna katkıları nasıl olacak? Tedesco'nun kredisi büyük! Beğenirsiniz, beğenmezsiniz; Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk, bugün bulunduğu koltuğa, "Galatasaray'ın çocuğu" diye gelmedi. Önce Akhisarspor ile Türkiye Kupası'nı elde etti, sonra Süper Lig'de Başakşehir'i 6. takım olarak şampiyon yaptı. Cim-Bom'a geldi, üç şampiyonluğu arka arkaya dizdi. Bugün yine puan farkıyla birinci, bugün Juventus'a Şampiyonlar Ligi'nde 5 atan takımın teknik lideri... Ama Buruk hala tartışma konusu... Bazı Galatasaraylı gözünde "İmparator" ile kıyaslanamaz bile... Bazıları için de, "Hele bir Avrupa'dan da kupa getirsin" modunda... Galatasaray Başkanı Dursun Özbek bile, yeni sözleşme için, "O bizim kıymetlimiz. Bizde imzalar gönüllere atılır" diyemedi, "Günü geldiğinde görüşülür. O döneme geldiğimiz zaman da kararlar Galatasaray'ın geleceğine yönelik alınır" deyiverdi. Bu cevap, Okan Buruk'un içine ne kadar sindi? Gelelim Fenerbahçe Teknik Direktörü Tedesco'ya... Trabzonspor karşısında biriktirdiği bonusları, bir çırpıda kaybetti. Nottingham Forest karşısında gerek futbolcu tercihi, gerekse taktik dizilişi facia ötesiydi. Ama siz hiç Kadıköy'den, "Hoca, moca değil" diyenini, "Bırakın gitsin" diye söylenenini duydunuz mu? İki hoca arasındaki fark bu işte... Birine verilen kredi, her an geri alınacakmış gibi; diğerinin borç hanesinde "sınırsız" limit misali...

AP’den ‘Terörsüz Türkiye’ sürecine destek

AP’den ‘Terörsüz Türkiye’ sürecine destek

Geleneksel olarak Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerine eleştirel bir gözle bakan Avrupa Parlamentosu (AP), “Terörsüz Türkiye” sürecine destek veren bir karara imza attı. Avrupa Komisyonu’nun, 2025 yılının son çeyreğinde yayımladığı Türkiye Raporu hakkında görüş bildiren AP Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, Ankara’nın siyasi şiddeti ve Kürt sorununu sona erdirmeyi amaçlayan bir süreç yürüttüğünü belirtti. Raporda, “devam eden Terörsüz Türkiye girişimi bağlamında Türk makamlarının ve siyasi partilerin çabalarının takdir edildiği” de vurgulandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yayımlanan Terörsüz Türkiye Raporu’ndan sadece iki gün sonra AP’nin bu sürece destek vermesi kritik bir gelişme olarak dikkat çekti. Stratejik önem ve bölgesel diyalog Türkiye’nin NATO’ya katkıları ile AB açısından stratejik önemine vurgu yapan taslak rapor, Türkiye’nin hâlâ 2,5 milyonu aşkın mülteciye ev sahipliği yaptığının altını çiziyor. Rapor, aynı zamanda Türkiye ile Yunanistan arasında liderler düzeyinde gerçekleşen diyalog ve başlatılan yumuşama sürecine dair teşvik edici ifadelere yer veriyor. Doğu Akdeniz’de gerilimin, yerini yapıcı bir ortama bıraktığını ifade eden rapor, bu süreci ivmelendirmek amacıyla Ankara ile Atina arasında kurulan diyaloğun memnuniyet verici olduğunu belirtiyor. Temel Haklar ve Gümrük Birliği Temel hak ve özgürlükler konusundaki eksiklikleri hatırlatan rapor; bu konunun, AB’nin Türkiye ile Gümrük Birliği modernizasyonu müzakerelerini başlatması önündeki en büyük engel olduğuna işaret ediyor. Söylem değişikliğinin nedenleri AP’nin Türkiye’ye yönelik söylem değişikliği, sadece ABD’nin Avrupa kıtasındaki etkisinin azalmasından kaynaklanmıyor. “Terörsüz Türkiye” söyleminin uzun süre sadece bir slogan olduğunu düşünen Avrupa Birliği; Ankara’nın hem Türkiye içinde hem de komşu ülkelerde bu soruna yönelik attığı adımların samimiyetini ve sonuçlarını görmeye başladı. Öte yandan, ABD’nin terör örgütü PKK’nın Suriye uzantıları PYD/YPG’ye yönelik tutumu karşısında Belçika, Almanya ve Hollanda gibi önde gelen AB ülkelerinin bölücü terör örgütü hakkındaki değişen görüş ve tavırları da bu kararda etkili oldu. Sonuç olarak; Terörsüz Türkiye süreci şeffaf, yapıcı ve toplumsal uzlaşıya dayalı bir şekilde ilerlediği sürece, AP’nin bu desteği sadece “zamanın ruhuna” uygun bir tavır değil, aynı zamanda Ankara’daki siyasi sürecin doğal bir yansıması olarak görülüyor.

Masa muhabbetleri yine yeniden mi?..

Masa muhabbetleri yine yeniden mi?..

Süren davalar, soruşturmalar ve bu kaotik sarmaldan çıkış yolu arayışındaki CHP’de şu sıralar cumhurbaşkanlığı adaylığı meselesi de alevlendi yine... Cumhurbaşkanlığı adaylığı çoktan deklare edilen Ekrem İmamoğlu, diploma sorunu ve hakkındaki yargılamalardan siyasi yasaklı olması halinde aday kim olur ya da olmalı diye… Aslında bu epeydir süren bildik hikaye, sıkça yinelenen konuşma, tartışmalar da Özgür Özel ve Mansur Yavaş isimlerine odaklı hep... Partideki genel hava ise her ne kadar “ben aday değilim” dese de Genel Başkan Özel’i işaret ediyor daha çok... Ama siyasetteki gelişmelerden kaynaklı değişkenlik gösteren seçenek tartışmaları var bir yandan da… Mesela daha üç-beş ay öncesinde böyle bir polemikte CHP’den gelen ses neydi? “O da olur bu da olur şu da olur. Birimiz yapsın da kim yaparsa yapsın...” Adayın kim olduğunun önemi yok. Nasıl olsa kazandık, bitti bu iş, bizden biri olsun da kimi koyarsak koyalım kazanıyoruz egosu yani... Tabii sahibinin sesi anketler ve sosyal medyadaki yankı odaları nabzına göre... Onun için de bir önceki cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet bloğunda birleşe birleşe kazanacağız stratejisi izleyen ve yüzde 48’lik bir oy oranına ulaşmasına rağmen kaybeden CHP bu defa “Ben adayımı belirlerim, iktidarı değiştirmek isteyen takılsın peşime” havasındaydı ağırlıkla.… Bunda da Saraçhane buluşmalarında oluşan rüzgâr ve devamındaki mitinglerin etkisi büyük… Ancak CHP’nin sahada uyguladığı sadece İmamoğlu odaklı söylem, zorlayıcı baskının diğer muhalefet partilerince destek görüp görmediği bir başka tartışma konusu hep. Evet Saraçhane’de başka partilerin destek görüntüsü vardı ama o anlık bir tepkisel, ortaklık, dayanışma gibiydi. Yoksa söylemde tüm muhalefet CHP’nin etrafında birleşti, kenetlendi ya da CHP’nin kurumsal olarak belirlediği, belirleyeceği adayı kabullenmek, peşine takılmak anlamında değil… İYİ Parti Genel Başkanı Dervişoğlu’ndan aylar önce gelen muhalefete ortak aday çağrısı, çıkışı da bunun işaret fişeğiydi zaten... ★ ★ ★ Nitekim şimdilerde yine kulislerde ve ekranlarda hararetlenen cumhurbaşkanlığı adaylık tartışmalarına bakıldığında CHP’deki bakış açısında bayağı bir değişiklik söz konusu. Sandıkta kazanabilmek için gereken 50 artı 1’lik çıta realitesi ve sadece CHP oylarının yetmeyeceğinin fark edilmesinden kaynaklı ittifak arayışlarına dönüş var gibi...Takılın peşime havasından hafiften yine yeniden masa muhabbetleri durumu da hatta… Zira diğer muhalefet partilerinin kendi aralarındaki temas trafiği medyaya yansıyan ortak çatı adayı arayışları ve kafalarındaki aday adayı CHP Genel Merkezi’nin planını da bozacak nitelikte… Niyesini de bizzat parti içinden önemli isimler şöyle açıklıyorlar: “CHP bir arayış içine girebilir çünkü Özel’in aday olması halinde sadece partinin gücü, oy potansiyeli kalacak, bir ittifak söz konusu zor görünüyor. Geçen seçimde sizin belirlediğiniz ismi kabul ettik, destek verdik kazanamadınız diye kazanacak aday tartışması yine başlar. Az çok herkes biliyor bunu.” “O zaman ibre Mansur Yavaş’a mı döner” diye sorulduğunda ise kafaları karıştıran yanıt şu oluyor: “İmamoğlu’nun kendisi de bir arayış içerisinde… Eğer aday olamayacağı kesinleşirse İmamoğlu partide elde ettiği gücü bırakmak istemeyecektir. Kendisinin belirlemediği cumhurbaşkanı adayına onay vermeyecektir. Aday elbette CHP’nin Meclis Grubu’nda belirlenecek ama İmamoğlu bir dönem sonra kendisinin önünü açacak, bir ismi önerecektir. Belki de önermiştir. CHP’deki realite bu aslında...” Olası adayın kimliğinden ziyade İmamoğlu’nun kime güveneceği asıl mesele yani... Dolayısıyla yine yeniden masa muhabbeti mi denildiğinde doğrudan aynı masa mı yoksa yan masa temasları şeklinde mi olur durumu şimdilik flu... ★ ★ ★ Üstelik kafaları daha da karıştıran, denklemi hepten değiştirebilecek asıl kritik detay; 38. Olağan Kurultay’ın iptali istemiyle ilgili davada istinaf mahkemesi süreci var bir de... Hâlâ devam eden tartışmalara göre; oradan çıkacak olası bir kararla CHP’deki bütün dengeler alt üst olabilir. Eğer parti yönetiminde bir değişiklik olursa kartlar yeniden karılır, bütün isimler tamamen de farklılaşabilir. Bugün konuşulan isimlerin her biri çok daha başka yol ayrımına, arayışına gidebilir...Yine yeniden masa muhabbetleri de elbette...

Şart, şerhler ve yeni dönem

Şart, şerhler ve yeni dönem

TBMM’deki komisyon raporunu tamamladı Kimilerine göre zor eşik aşıldı, kimilerine göre asıl sınav şimdi başlıyor. Artık mesele yalnızca silahların susması değil, bu suskunluğun hangi hukuki ve idari mimariyle kalıcı hale getirileceği. Tam da bu noktada ‘Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ yeniden gündemde. Avrupa Konseyi’nin temel metinlerinden biri olan bu sözleşme, yerel yönetimleri bir ‘idari tercih’ değil, ‘demokratik rejimin asli unsuru’ olarak tanımlıyor. Türkiye Şart’a taraf; ancak koyduğu çekinceler sebebiyle tartışma hiç kapanmadı ve Meclis raporuyla mesele yeniden gündemimizde. Rapor ve İmralı mesajı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na, Meclis raporunda ‘demokratikleşme önerileri’ bölümü ‘yerel yönetimler’ başlığı altında, isim vermeden şöyle işaret ediliyor: “Demokratik ve hukuki standardın, anayasadan kaynaklanan idari vesayet yetkisinin demokratik toplum gereklerine uygun olarak kullanılması önerilmektedir”. İmralı ise 18 Şubat’ta gönderdiği mesajda “terörü tasfiye mantığının tek başına yeterli olmayacağı, demokratik entegrasyonun kurumsal çerçevesinin kurulması gerektiğini ve bu Şart’ın bir dayanak olacağını” vurguluyor. Böyle ifade edildiğinde konu pek anlaşılmadığından, meselenin özüne inelim: Türkiye’nin mevcut Anayasası zaten ‘yerinden yönetim’ ilkesini tanıyor. Asıl tartışma, bu ilkenin ne ölçüde genişletileceği ve merkezin yetkisinin nerede sınırlandırılacağı. ‘Şart’ neyi öngörüyor? 1988’de yürürlüğe giren Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, kıta genelinde yerel demokrasinin asgari standartlarını belirleyen ilk uluslararası sözleşme. Yerel yönetimlere görevlerini yerine getirebilmeleri için yetki, idari serbesti ve yeterli mali kaynak sağlanmasını öngörüyor. Türkiye bu Şart’a 1988’de imza attı, 1993’te yürürlüğe koydu ancak bazı maddelere çekince ekledi. Bu çekincelerin ortak paydası, merkezi idarenin yetki alanını koruma refleksiydi. Ankara, bugüne kadar da adem-i merkeziyetçi Avrupa normları karşısında köklü merkeziyetçi geleneğini muhafaza etmeyi tercih etti. Türkiye’nin çekinceleri Anayasa’nın 127. maddesi aslında yerel yönetimleri düzenlerken ‘yerinden yönetim’ ilkesini esas alıyor. Ancak bu ilkeyi ‘idarenin bütünlüğü’ ve ‘kamu görevlerinde birliğin sağlanması’ gibi üst kavramlarla dengeliyor. O dengenin Avrupa Şart’taki şerhlerde karşılık bulduğu maddeler/paragraflar ise şunlar: Örneğin altıncı madde, ‘yerel makamların idari yapılarını, yerel ihtiyaçlara göre belirlemesini’ öngörüyor. Türkiye ‘yerelin kontrolsüz büyümesini engellemek ve kamu personel rejiminde birliği sağlamak’ için bu maddeye karşı çıkmıştı. ‘Yerel yönetimleri doğrudan ilgilendiren planlama ve karar alma süreçlerinde merkezin sınırlandırılamayacağı’ maddesi de Ankara’nın ‘karar merkezden, uygulama yerelden’ politikasıyla çelişti. Yerel yönetimlerin uluslararası kuruluşlara üye olması, doğrudan iş yapmasının devletin bölünmez yetkisine zarar verebileceği endişesi de onuncu maddedeki paragrafa şerh getirdi. ‘Mali kaynakların dağıtımında merkezin mutlak hakimiyetinin yerel yönetimlerle paylaştırılması’, ‘yerel yönetimlerin yargı yoluna başvurma hakkını güvence altına alan’ maddeler de yine şerh listesinde. Rapordaki tek tavsiye Meclis raporunda bu çekincelere dönük bir tavsiye yok ama kayyum düzenlemesine atıf ve sunulan bir öneri var: “Başkanın görevden el çektirilmesi durumunda, belediye meclisi tarafından seçim yapılması için mevzuatın düzenlenmesi...’’ Bu düzenlemenin hayata geçmesinde sorun olmayacak gibi görünüyor zira bu konu Türkiye’nin şerh koyduğu maddelerden değil. Özetle, Türkiye geçmişte uygulamada bazı esnemeler yapsa da şerhlerini kaldırarak hukuki bir sorumluluğun altına hiçbir zaman girmek istemedi. Süreci bundan sonra başka bir boyuta taşıyacaksak, siyasetin arayışı Türkiye’nin üniter yapısını korurken, yerel demokrasiyi işler kılacak bir ara formül olmak zorunda.

Bendeniz bir adım önde

Bendeniz bir adım önde

Altılının üçüncü ayağında formunu devam ettiren Bendeniz'i bir adım önde görüyorum. Rakipleri Kimsesiz Baba ile Azapkapı olur düşüncesindeyim. Günün sürprizi olarak dördüncü ayaktaki Inevitable'yi tavsiye ederim. Herkese bol şanslı bir gün diliyorum.

Sivrisinekler ve bataklık

Sivrisinekler ve bataklık

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Türkiye Futbol Federasyonu ile birlikte yürüttüğü “bahis ve şike” operasyonunda sular durulacak gibi görünmüyor. Resmi rakamlara göre futbolcu, teknik direktör, antrenör, kulüp başkanı, yönetici, menajer, temsilci, gözlemci, kulüp doktoru ve tercüman olmak üzere yaklaşık 2 bin 500 kişi disiplin soruşturmasına uğradı. Aralarında medyada futbol yorumculuğu yapanlar da var. Dün 32 kulüp yöneticisi daha gözaltına alındı. Tablonun özeti; futbol paydaşlarının en az 3’te 1’i “bahis ve şikeyle” anılmış. Öncelikle şunun altını çizelim; bahis oynamak suç mu? Ülkemiz dahil, dünyada yüzlerce yasal bahis sitesi var. Trilyonlarca liralık bir sektör. Her on kişiden üçü kazanma hırsı, futbol bilgisini test etmek veya geçmiş kayıplarını telafi hedefiyle çıkış arıyor kendine. İşin korkutucu yanı ise yasa dışı bahis organizasyonlarının kurduğu tuzaklar. Her türlü manipülasyona açık, illegal kazanca odaklanmış, kirli ilişkilere çanak tutan, şikeyi teşvik eden ve kara para aklayan karmaşık ilişkiler yumağı. Başsavcılık bunların peşinde. Sapla samanı ayırmak Eğer sapla samanı ayırabilecek donanıma, yeterli kanıta sahip değilseniz, “temizlik operasyonu” diye başlattığınız soruşturmada kurunun yanında yaşı da yakarsınız. Diyeceksiniz ki; maskeler teker teker düşüyor. Başsavcılığın yürüttüğü operasyon işin yasal boyutuyla ilgili ve ciddi yaptırımları var. Olayın sportif yönü Futbol Federasyonu’nun yetki alanında. TFF’nin bahis sürecinde bugüne dek verdiği en ağır ceza bir yıl hak mahrumiyeti. Yağlı urgan sadece hakemin boynunda, 45 gün ceza alması yeter. Diğerleri çile (!) çekip işlerinin başına dönebiliyor. Örneğin futbolcu, teknik direktör, menajer veya kulüp yöneticileri. Tuhaf bir durum değil mi? Külahıma anlatın TFF başkanının iddialı sözleriyle bitireyim; “Türk futboluna zarar veren hangi unsur varsa bu operasyondan sonra sistemden çıkarılmalı.” İyi de kim çıkaracak onları sistemden? Federasyonun iradesi ve hukuk kurulları değil mi? Talimatlarınız yetmiyorsa değiştirin. Değiştirme gücünüz yoksa, 6222 sayılı yasayı devreye sokun. İlişemediğiniz bazı temsilci ve gözlemciler niçin hâlâ görev almaya devam ediyor? Masumiyet karinesi neden herkese eşit uygulanmıyor? Sayın İbrahim Hacıosmanoğlu; “temizlenmeli” dediklerinizden onlarcası ya göstermelik cezalardan sonra ya da hiç dokunulmadan sistemde kalmaya devam ediyor. Yakında birilerini milli takımda bile görebiliriz. Atalarımız masal dinlemekten sıkılınca şöyle dermiş; “külahıma anlat.” Soruyorum; amacınız bataklığı kurutmak mı, sivrisinekleri öldürmek mi? Irkçılık ve faşizm! Benfica- Real Madrid maçıyla gündeme gelen ırkçılık konusu, yüz yıllardır devam eden ve insanlığın yüz karası bir travmadır. FIFA ve UEFA’nın en hassas olduğu konudur. Benficalı Prestianni’nin Madrid’in golünü atan Vinicius’a ırkçı söylemlerde bulunduğu iddiası incelenip karara bağlanacaktır elbette. Maçlarda futbolcu ve hakemlerin nabzı 180’i aşar. Kan basıncı yükselir. Beyninin kıvrımları arasına sıkışan zehirli fikirler sözcüklere dönüşebilir. Tıpkı Arjantinli Prestianni’nin ruh hali gibi. Rakibine defalarca “maymun” demediyse, ağzını formasıyla neden kapattığını açıklamak zorundadır. Bu saldırıda referansım Mbappe’dir. Yaşamını ayrımcılığa karşı mücadeleye adamış bir insanın Prestianni’nin yüzüne haykırdıkları soruşturma dosyasına girerse, UEFA’nın işi çözmesi kolaylaşacaktır! Piontek’e saygıyla Y-Z kuşağı hatırlamaz. Sepp Piontek bir futbol devrimcisidir. 90’lı yıllarda Türk futboluna da sihirli dokunuşları olmuştur. A milli takımda kazandığından çok maç kaybetmiştir. Lakin saha başarısı ile değil, tohumlarını attığı sistemle anılmıştır. O sistemin getirisinden nemalanan insanlar vardır. Biri de o dönemki yardımcısı Fatih Terim’dir. Bugün sosyal medyada “Danimarka’lı mı, Alman mı, Polonyalı mı?” tartışması yapan gruplar görüyorum. Ne fark eder, bilgi yarışmasında mısınız? Öğrenmeniz gereken milliyeti değil, Piontek’in mütevazı kişiliği, yaşam ve futbol felsefesidir. Saygıyla anılmayı hak etmiştir.

Dört itiraftan ilginç ayrıntılar

Dört itiraftan ilginç ayrıntılar

Ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonunda gözaltına alınıp, serbest bırakılanlardan İsmail Hacıoğlu, Kemal Doğulu, Kaan Tangöze ve Adem Kılıççı, ifadelerinde uyuşturucu kullandıklarını itiraf etti. Uyuşturucu kullandıklarını kabul eden dört ünlünün ifadelerindeki ayrıntıları önemsediğim için paylaşmak istedim. Gözaltına alınanlardan oyuncu İsmail Hacıoğlu, savcılıktaki ifadesinde şunları söyledi: “Daha önce Hollanda’da bulunduğum bir dönemde merakımdan ilk kez esrar içtim. Zaman zaman bu maddeyi kullandığım dönemler oldu. Maddeyi Telegram’daki uyuşturucu satış gruplarından temin ettiğim numaralardan sipariş ediyordum. Bu kişileri yüz yüze hiç görmedim. Genellikle ikamet adresimde bulunan posta kutuma maddeyi bırakır, oraya bıraktığım nakit parayı alırlar. Aktörlük mesleği gereği stresli dönemler geçirmem sebebiyle rahatlamak amacıyla bu maddeye yönelmiştim. Esrar dışında herhangi bir uyuşturucu madde kullanmadım, kullanılan ortamlarda bulunmadım. Kimseye uyuşturucu temin etmedim.” Trabzon’da gözaltına alınan eski Survivor şampiyonu ve eski milli sporcu Adem Kılıççı ifadesinde, “Trabzon’daki ikametimdeki aramada herhangi bir uyuşturucu madde bulunmadı. Kardeşim bir hafta önce kanser nedeniyle vefat etti. Onun verdiği üzüntüyle bir defaya mahsus esrar kullanmıştım. Pişmanım” dedi. ‘Testlerim pozitif çıkabilir’ Duman grubunun solisti Kaan Tangöze, ifadesinde polisin evinde bulduğu uyuşturucuyu çok önce aldığını, o yüzden bayatlamış bile olabileceğini söyledi. İşte şarkıcının ifadesi: “Evimde bulunan uyuşturucu, iki yıl önce sokakta bir torbacıdan aldığım marihuana. Ne kadar para verdiğimi hatırlamıyorum; şahsı tanımıyorum. Evli ve üç çocuk sahibi, işleri yoğun biriyim. Uyuşturucu kullanma sıklığım bu nedenle azdır. Testlerim pozitif çıkabilir, çünkü yaklaşık bir ay önce konser için Almanya’ya gitmiştim. Almanya’da yasal olduğunu bildiğim için bir shoptan yine marihuana aldım ve içtim. Uyuşturucuyu genelde balkonda tek başıma içmekteyim. Hiçbir konserimde uyuşturucu almadım.” Kılıççı şifresini vermedi Aynı operasyonda gözaltına alınan Kemal Doğulu ise savcılık ifadesinde şunları söyledi: “1.5 sene öncesine kadar esrar kullanmaktaydım. Çok sık olmasa da telefonumda adı kayıtlı, ama soy ismini bilmediğim şahsa mesaj atmak suretiyle esrar söylerdim. Bir defaya mahsus kokain de kullandım, hoşuma gitmediği için bir daha kullanmadım. Gece hayatım yoktur. Partilere gitmem, gelen teklifleri kabul etmem. Uyuşturucuyu 1.5 yıl önce kendi irademle kullanmayı bıraktım. Herhangi bir tedavi de görmedim.” Hacıoğlu, Tangöze ve Kılıççı uyuşturucuyu aldıkları kişiyi deşifre etmedi. Doğulu ise satıcının telefonunu polise verdi. İfade tutanaklarına göre Hacıoğlu, Tangöze ve Doğulu telefonlarıyla yaptıkları görüşme ve yazışmaları incelemeleri için polise şifrelerini verdi, Adem Kılıççı ise şahsi bilgilerinin yayılmasını engellemek için polise telefonunun şifresini vermedi. Gözaltına alınan bazı ünlülere, Kasım Garipoğlu’nun yalısındaki uyuşturucu partilerine katılanlarla ilişkileri olup olmadığı soruldu. 50 kişilik o liste, bende bu operasyonların genişleyerek süreceği kanaati oluşturdu. GÜNÜN SÖZÜ “İnsan düşünmeye başladığında artık etrafa körü körüne saldırmaz.”(Theodor W. Adorno)

Tarih neden tekerrür eder?

Tarih neden tekerrür eder?

Anadolu’nun yetiştirdiği ve “Tarihin Babası” olarak anılan Herodotos, yalnızca geçmişi anlatmaz; güç, zenginlik ve insan talihi üzerine zamansız sorular sorar. Truva’dan Lidya’ya, Krezüs’ten Solon’a uzanan bu anlatı, binlerce yıl öncesinden bugüne seslenir: Gerçek mutluluk nedir ve tarih neden hâlâ tekerrür eder? X. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Konstantinopolisli Suidas, en önemli Antik Yunanca sözlük ve ansiklopedi yazarlarından biri olarak tanınır. Yazdığı ansiklopedide şu ifadeler yer alır: “Herodotos, Lyxes ve Dryo’nun oğlu, Halikarnassos’ta yüksek tabakadan doğma, Theodosros adlı bir erkek kardeşi vardır. Artemisia’nın ikinci halefi Lygdamis yüzünden Halikarnassos’tan kaçıp Samos’a yerleşti. Samos’ta İoncasını ilerletti; Pers Kralı Kyros ve Lydia Kralı Kandaules çağlarıyla başlayan dokuz kitaplık bir tarih yazdı. Halikarnassos’a döndüğü zaman tyranı devirdi; ama politika çekememezlikleri karşısında kendi isteğiyle çıktı ve o sırada Atinalıların kurmakta olduğu Thurium’a (Thurii) yerleşti. Orada öldü. Mezarı orada, agoradadır. Pella’da öldüğünü söyleyenler de vardır.” (s. 7) Suidas’ın bu açıklamasına karşılık, “Encyclopaedia Britannica”da şu değerlendirme yer alır: “Herodotos’un Anadolu’da doğup büyümüş olması, daha sonra buradan ayrılıp Atina’ya ve Batı’ya gitmesi aynı derecede önemli iki olaydır; çünkü ikisi de onun düşüncelerinin gelişmesinde etkili olmuştur.” (C. X, s. 608) Bu açıklama, bir dönem bölgede kültürel faaliyetlerin Atina merkezli değerlendirildiği anlayışının ve her tür gelişmeyi Hellen kültürüne bağlama çabasının bir sonucudur. Batı Anadolu’da bilimsel ve kültürel ortam MÖ 484-430/420 tarihleri arasında yaşadığı bilinen Herodotos bir Karyalıdır. Büyük bir olasılıkla ilk eğitimini Karca almış olup Karca konuşan ve yazan bir kişidir. Suidas, onun İyoncasını Samos’ta geliştirdiğini söyler. Hellenceyi bilip bilmediği veya Hellenceye ne kadar hâkim olduğu meçhuldür. Yaşadığı dönemde bilimsel gelişme Batı Anadolu kıyılarında ortaya çıkmış ve yoğunlaşmıştır. MÖ 610-546 tarihleri arasında yaşayan Miletli filozof Anaksimandros, sonrasında MÖ 550-476 tarihleri arasında yaşayan Miletli Hekataios tarih ve coğrafya üzerine çalışmış ve çeşitli eserler vermiştir. Herodotos, bölgede oluşan bu bilgi birikiminin devamı niteliğindedir. İyoncasını ilerletmek için Samos’a gittiği söylenir; ancak Hellenceyi bilip bilmediği veya Hellenceye ne kadar hâkim olduğuna dair bir bilgi bulunmaz. Suidas’a göre Atina’ya da gitmemiştir. Niçin gitsin ki? Yaşadığı dönemde (MÖ V. yüzyılda) Atina yeni yeni bir siyasal merkez olmakla birlikte, bilimsel eğitim ve araştırma yapmak için yeterli bir düzeyde değildir. Siyasi bir sürgün olarak Atina’yı seçmesi de mantıken mümkün değildir. Çünkü o dönemde Atina, yeni düşünceleri ve aykırı fikirleri kabul etmekte zorlanan bir yerleşmedir. Bir süre sonra (MÖ 399) kendi içinden yetişen filozof Sokrates’i, aykırı düşünceleri nedeniyle ölüme mahkûm edecektir. Böylesi yeni fikirlere mesafeli, tek bir düşünceye kitlenmiş bir topluma katılmak niçin tercih edilir ki? “Klio” kitabı ve Truva anlatısının başlangıcı Herodotos’un, her biri bir “Musa”nın adını taşıyan dokuz kitabının ilk bölümü “Klio”dur. Argoslu İo’nun kaçırılışı ile başlayan bu kitapta, Perslerin söylenceleri esas alınarak İo’nun Hellen değil, muhtemelen Giritli olduğu belirtilir. İo’nun kaçırılışının intikamını almak isteyen Giritliler bu kez Fenike sahilindeki Tyr’i basıp kralın kızı Europe’yi kaçırırlar. Böylece iki taraf ödeşmiş olur. Ancak daha sonra Hellenler uzun bir gemiye binip Karadeniz’e açılır ve Kolkhis Kralı’nın kızı Medeia’yı kaçırırlar. Kolkhis Kralı peşlerine adam salar, hakkını arar ve “Kızımı geri verin” der. Onlar da karşılık olarak, “Siz de Argoslu İo’yu kaçırmıştınız ve karşılığında hiçbir şey vermemiştiniz; biz de size daha fazlasını verecek değiliz” derler. Bu olayın üzerinden iki nesil geçtikten sonra, Perslere göre bu olayları öğrenen Priamos’un oğlu Paris (Herodotos, “Alexandros” demektedir) Yunanistan’dan bir kadın kaçırmak ister. Herhangi bir cezaya çarptırılmayacağına güvenmektedir. Nasıl ki ilk kadın kaçırıcılar herhangi bir ceza almamışlarsa, kendisinin de bir ceza almayacağını düşünmektedir. Truva Savaşı ve siyasi değerlendirme Paris bu düşünceyle, çok beğendiği Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helene’yi kaçırır. Spartalılar önce arabulucular gönderip Helene’yi geri ister, “Özür dileyin” derler. Buna karşılık Medeia’nın kaçırılışını öne sürerek, “Şimdi bizden istediklerinizi o zaman siz vermemiştiniz” cevabıyla karşılaşırlar. O zamana kadar olan şey, karşılıklı kız kaçırmaktan ibarettir. Ama bu kez Hellenler, Perslere göre açıkça suçludur: “Zira onların Asya’ya karşı açtıkları sefer, Perslerin Avrupa’ya karşı açtıkları seferden öncedir. Hem kadın kaçırmayı Persler de hoş görmezler; ama bu çeşit çapkınlıkların öcünü sürdürmek onlara göre akıl işi değildir ve aklı başında kimselerin böyle şeylere pek aldırış etmemeleri gerekir, zira belli bir şey, bu kadınlar kendileri de razı olmasalar zorla kaçırılamazlardı. Onlar, Asyalılar, kendilerinden kadın kaçırılmasını pek umursamamışlardı; ama Hellenler, Spartalı bir kadın uğruna koca bir donanma toplamışlar, Asya’nın üstüne yürümüşler, Priamos’un ülkesini yerle bir etmişlerdi, o günden bu yana Hellenler onlar için artık düşmandır.” (s. 18) Bu açıklamada Herodotos’un iyi niyeti baskındır. Hellenlerin Asya’ya açtığı sefer yalnızca bir kız kaçırma meselesi değildir. Neredeyse hiç ara vermeden birbirleriyle savaşan Hellen şehir devletleri arasında birliği sağlamak için müşterek bir düşmana ihtiyaç vardır. Truva’ya karşı açılan bu sefer, daha sonra görüleceği gibi, bu birliğin sağlanmasına büyük oranda yardımcı olmuştur. Daha da önemlisi, Asya’nın gerek kültürel gerekse maddi açıdan zenginliğidir. Verimsiz Hellen topraklarına karşılık, özellikle Batı Anadolu’nun zengin toprakları ve üretim kapasitesi, büyük ölçüde zenginleşmeye imkân sağlamıştır. Üstelik bu bölgedeki şehir devletlerinin birbirleriyle savaşmaları gibi olumsuz bir durum da yoktur. Bölgenin güneyinde erken dönemden itibaren görülen siyasal birlik yapılanmaları, ilerleyen yüzyıllarda Likya Birliği ile daha kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Bu yapı, temsili özellikleri bakımından demokrasinin erken örnekleri arasında değerlendirilmektedir. Uzun bir dönem boyunca bölgenin istikrarına ve zenginleşmesine katkı sağlayan bu düzen, Perslerin; daha sonra Makedonların ve sonrasında Roma’nın bölgeye olan ilgisini çekmiş ve zamanla büyük ölçüde tahrip olmasına yol açmıştır. Lidya’nın yükselişi Truva Savaşı günümüzde ilginç bir öykü olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak ayrıntılı olarak araştırıldığında, bu hareketin yalnızca mitolojik bir anlatıdan ibaret olmadığı; kültürel ve maddi açıdan zengin coğrafyalara yönelen güç politikalarının erken bir örneği olduğu anlaşılmaktadır. Truva’nın düşüşü, Krezüs’ün (Kroisos) ve dolayısıyla Lidya’nın yükselişini doğurur. Kızılırmak’ın ötesi ile Kilikya ve Likya dışındaki tüm Anadolu topraklarına sahip olan Krezüs döneminde Lidya zenginliğin en üst sınırına ulaşır. Bu arada Atinalı ünlü bilge Solon da Lidya’nın başkenti Sardes’e gelen Grekler arasındadır. Tarihin öğrettikleri Anlaşılan, aradan geçen binlerce yıl boyunca insan yaşamında değişen pek bir şey yoktur. Gerçekte kim mutlu, kim mutsuz bir hayat sürer; bu ancak insanın ölümünden sonra verilecek bir yargıdır. Solon’dan istediği cevapları alamayan Krezüs, elde edilenleri hor görüp her şeyin sonuna bakmayı öğütleyen bu dar kafalı adamı kapı dışarı eder. Çok uzun sürmez; Pers Kralı Kiros’a yenilerek (MÖ 546) hem ülkesini hem de bütün varlığını kaybeder. Bu toprakların yetiştirdiği ve “Tarihin Babası” olarak bilinen Herodotos, bize yalnızca geçmişten hikâyeler anlatmaz. Gelecek oluşturmak için geçmişte yaşananları öğrenmemiz gerektiğini hatırlatır. Ülkemizin geçmişini öğrenmek ve mutlu bir gelecek oluşturmak için bu ve benzeri kitapları okumamız, geçmişte yaşanmış olaylar üzerinde düşünmemiz gerekir. “Ağlar atıldı, ay aydın gecede Balıklar gergin ağlara takılacaklar.” (s. 35) Ana Britannica, “Herodotos”, Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, İstanbul, 1986-1988.Herodotos, (Çev. Müntekim Ökmen), Herodot Tarihi, İstanbul, 2002. Krezüs ve Solon Bir gün Krezüs ona sorar: “Dünyanın en mutlu adamı kimdir?” İster ki, bunca zenginlik ve gücünü göz önüne alarak “Sizsiniz” desin. Bu soruya Solon, en mutlu insanın Atinalı Tellos olduğunu söyler. Bu cevaba sinirlenen Krezüs, bir süre sonra sorusunu tekrarlar: “Peki ikinci mutlu insan kimdir?” Solon bir süre düşünür ve Kleobis ile Biton isimli iki kardeşi örnek verir. Bir kez daha istediği cevabı alamayan Krezüs, “Atinalı yabancı, ya biz? Bizim mutluluğumuzu sen hiçe mi sayıyorsun ki bu basit insanları koyuyorsun ikinci sıraya?” der. Solon’un cevabı, günümüzde de ders alınması gereken bir açıklamadır: “Krezüs, sen tanrının insanlara karşı ne kadar kıskanç olduğunu ve ona hiçbir zaman güvenilemeyeceğini bilen bir kişiyi sorguya çekiyorsun. İnsan, bir ömür boyunca görmek istemeyeceği çok şeyi görebilir, çok eziyet çekebilir. Ben aşağı yukarı yetmiş yıl sayıyorum insan ömrünü. Bu yetmiş yıl, artık ayları saymazsak, yirmi beş bin iki yüz gün yapar… Kesin olarak tek bir olay yoktur ki bugünkü yarınkine benzesin. Şu hâlde, ey Krezüs, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır… O ki ömrü boyunca her zenginliğe erişir ve en son dünyadan hoşnut ayrılır, bana göre, ey kral, mutlu insan adını hak eder. Her şeyin sonuna bakmalıdır; tanrı çok insana mutluluğu yem olarak sunar, sonra çeker alır elinden.” (s. 25)

RAPOR TARTIŞMASI

RAPOR TARTIŞMASI

“Terörsüz Türkiye Komisyonu”nun nihai raporu doğal olarak tartışmaları da beraberinde getirdi. Raporda şöyle bir cümle var: “ Güç dengelerinin değiştiği, jeopolitik risklerin arttığı bir ortamda Türkiye’nin iç kalesini tahkim ederek bölgesinde kalıcı barış ve istikrarı sağlaması hem kendi güvenliği hem de bölgesel düzen açısından yeni imkân ve fırsatları ortaya çıkaracaktır. Türklerin, Kürtlerin, Arapların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte oluşturacağı doğal ittifak, bölgede emperyalistlerin kurguladığı dağılma ve parçalanma senaryolarını bozacak, plânlarını etkisiz hale getirecek bir dönemi başlatacaktır...” Tarihçi Profesör Yusuf Halaçoğlu cümleyi şöyle değerlendiriyor: “Aslında çok masum gibi görünen bu cümleden herkesi kapsayan vatandaşlık tanımını etnisiteye indirgeyen bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Zira bugüne kadar ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına, din, dil, ırk, mezhep ayırt edilmeksizin Türk denir’ sözü ile seçimlerde kimse adayların etnisitesine bakarak oy vermemişken, artık seçimlerde, kişilerin etnisitelerine göre oy verilir hale gelecektir. Bu da toplumun ayrışmasına sebep olacaktır. Bu tür anlayış Osmanlı’da Islahat Fermanı’nda denenmiş ve birleştirme yerine toplumu iyice ayrıştırmıştır.” Unutmayalım; Bu rapor yasal ve anayasal değişikliklere yönelik bir hazırlık raporudur. İmzacı partileri belli ölçüde bağlayacaktır. BEKTAŞİ Bektaşi’ye Ramazan sonuna doğru sormuşlar: - Bak Ramazan geldi geçiyor sen hala neden oruç tutmuyorsun - Ramazan gider gene gelir, demiş, ama ben bir gidersem bir daha gelmem, o yüzden tutmuyorum Benzetme uyar mı bilemeyiz. Ama laiklik de öyledir Bir kez gitti mi bir daha gelmez. Laiklik karşıtları gücü eline geçirdi mi laikliğe hayat hakkı tanımaz. İnanmayan etrafına baksın... AŞK Hafta sonu biraz neşe... Genç kız annesine sorar: - Anne aşk nasıl bir şey? - Aşk mı? Şey... Aşk şöyle bir şeydir kızım... Hani mesela çok zengin ve yakışıklı bir adama rastlarsın, arkadaş olursun, seni Venedik’e götürür, Avrupa’yı gezdirir, dönüşte sana güzel mücevherler alır, bir otomobil hediye eder, mutluluktan uçarsın, işte aşk böyle bir şeydir kızım... - Ama anne, peki o heyecanlar, güzel duygular, kalbin küt küt çarpması, ilk buluşma, ilk öpücük... Bunlar yok mu? - Ha onlar mı? Kızım onlar meteliksiz solcuların uydurduğu şeylerdir, aldırma... MEGALİ Uzaktan bakınca Yunanistan halkının oldukça mutlu ve huzurlu olduğu izlenimi uyanıyor. Arkasını AB’ye dayamış, az çalışan, çok eğlenen, güzel yiyip içen bir halk gibi görünüyorlar. Yunan adalarını gezmeye gidenler de yiyip için bu izlenimlerle yurda dönüyor. Oysa gerçek pek de öyle değil. Ekatimerini gazetesinde yer alan bir anket sonucuna göre... Çalışan kesimlerin yüzde 60’ına aldıkları maaş sadece 18 gün yetiyormuş. Gelir yetmediği için ailelerin yüzde 40’ı daha az dışarı çıkıyor, yüzde 35’i ayakkabı ve giysi alımını azaltıyormuş. , Ailelerin sağlık ve eğitim harcamalarında da yüzde 8 - 10 düşüşler var. Bu arada çiftçilerin eylemleri hükümeti sallayacak düzeye ulaşıyor. AB’den alınan fonlara rağmen Yunan halkı neden bu güç durumda? Bir sebep de günün birinde İstanbul ve Ege’ye sahip olmak için hükümetlerin sürekli silaha para yatırması olabilir mi? Komşuyu “megali idea” yoruyor olmasın! BUSBECK Kanuni döneminde Avusturya’nın Osmanlı Büyükelçisi olarak görev yapan Baron De Busbeck, bir mektubunda diyor ki: “Türkler en ufak güzelliğe ve gençliğe sahip bir kadına erkeklerin tahrik olmadan bakabildiğine inanmazlar.” Ortadoğu kültüründe estetik, sevgi, aşk, kişiliğe ve zekaya saygı gibi değerler pek yoktur. Sadece cinsellik vardır. Bunun ardından ne geleceği bellidir... Kadını ikinci sınıf yaratık olarak görmek, teslim almak, köle muamelesi yapmak, kesin itaat beklemek. Olmazsa bıçağa, tabancaya sarılmak... Atatürk ve Cumhuriyet, bu zihniyeti değiştirmeye çalıştı. Ama tek bir liderin altından kalkabileceği kadar kolay bir mesele değildi bu...