Su ve yaşam odaklı eğitim!

Su ve yaşam odaklı eğitim!

Nereden bakarsanız bakın çözüm üreten değil, sürekli sorun üreten bir ülke haline geldik. Hemen her konuda önemli sıkıntılarımız var ve suçlu olan hep başkaları! Çok farklı bakış açısına sahip olan ve hemen hemen hiçbir konuda ortak paydaları olmayan kişileri bile bu noktaya getirdik! Elbette kabahatli ya da suçlu aramıyoruz. Sadece sorunun kaynağını araştırıyoruz. Olaya bu çerçeveden baktığımızda onlarca neden sıralanabilir. Eğitim de bunlardan biri! Pandemi döneminde gördük ki günde 500 test çözen öğrenciler iki yumurta kırıp karınlarını doyuramadılar. “Bu nasıl olur?” diye çok şaşıranlarımız oldu ama onları bu noktaya biz getirdik. Eskiden evdeki arızalar için nadiren usta gelirdi; şimdi en basit sorunlar için bile usta yolunu gözlüyoruz. Gelenin de keşke elinden bir iş gelebilse!.. Kış aylarında yağmurdan, selden yakınıyoruz; yaz aylarında ise susuzluktan kırılıyoruz. Yağmur suyunu toplamak aklımıza gelse de bu işi nasıl ve kimin yapacağına bir türlü karar veremiyoruz! Hemen her konudaki diğer sıkıntılarımızda da çözümü değil, sorunları daha da büyütmenin ötesine geçmediğimiz için gelin bu minvalde, yani su üzerinden konuyu irdelemeye devam edelim… Su en yaşamsal ihtiyacımız olduğuna göre bu konuda ortak akıl üretmek zorundayız. Niye mi? Su yoksa gerisi teferruattır da o yüzden! Dört mevsimi bir arada yaşayan dünyanın en değerli coğrafyasına sahibiz. Peki, bunun farkında mıyız? Sahip olduğumuz değerlere, örneğin suya yeterince sahip çıkıyor muyuz? Gelin hep birlikte sesli düşünelim: ■ Yağan karın, yağmurun ne kadarını topluyoruz? ■ Akarsularımızı besleyen kaynakları ne kadar koruyabiliyoruz? ■ Yer altı sularını ne kadar besleyebiliyoruz? ■ Akarsular, nehirler, barajlar ve yer altı sularının kirlenmemesi konusunda ne kadar titiziz? ■ Barajlardan musluğa su getiren dağıtım hatları ne kadar hijyenik, ne kadar sağlıklı, ne kadar kayıp söz konusu? ■ Caddelerde, sokaklarda, yol kenarlarında biriken sular nereye gidiyor? Çoğu hiçbir şekilde toplanmıyor. Su öbekleri oluşturup rahatsızlık vermenin ötesinde bir işe yaramıyor. Deniz kenarı illerde ise direkt denize akıtılıyor. En azından yeşil alanların sulanmasında kullanılamaz mı? ■ Avrupa kentlerinin pek çoğunda yılın üçte ikisinde yağmur var. Hem de gün boyu yağıyor ve su birikintisi görmeniz mümkün değil. Çünkü caddeler, sokaklar, mahalleler kurulurken altyapı ona göre kurgulanıyor; yağan her damla su yer altı kanalları ile toplanıyor ve gerektiğinde kullanılıyor. ■ Dere yatakları kalbi besleyen damarlar gibidir. Onları yok eder ya da işlevlerini yok eder hale getirirseniz sadece kuraklığa neden olmaz, felaketlere davetiye de çıkartırsınız. ■ Hayati önem taşıdığı için pek çok ülkede Su Bakanlığı var. Bizde ise büyük bir yetki karmaşası söz konusu. Partiler üstü bir konumda olması gerekirken “yapmıyor, yaptırmıyor”, “benim görevim değil onun görevi”, “vardı da biz mi içtik” tartışmalarının ötesine geçemiyoruz. ■ Doğaya ve özellikle de suya sahip çıkmak yediden yetmişe herkesin asli görevi. Bu bilinci sağlayacak olan da eğitim sistemi. Peki MEB ve YÖK bu misyonunu ne kadar yerine getiriyor? Yaşananlar ortada! ■ İnsanlığın suyla mücadelesi yerleşik yaşama geçildikten sonra daha da önem kazandı. Antik kentleri gezerken gözlemlerinizi bir de su odaklı olarak yapın. Kentlerin kurulmasından korunmasına, kıtlıktan savaşlara, yaşamın devamlılığından kalitesine hemen her şey su eksenli olarak düşünülmüş. ■ Yüzlerce kilometre öteden yer altı ve yer üstü su kanalları döşenmiş, kentlerin ve evlerin altları su sarnıçları ile donatılmış, yağışlar için su toplama alanları yani barajlar oluşturulmuş, sel felaketleri yaşanmaması için akarsu yatakları özenle korunmuş, öncelikli kamusal alan ve kamusal yarar nedeniyle su asla ticarileştirilmemiş ve en önemlisi de suyun da hava ve ekmek gibi yaşamın olmazsa olmazı olduğu kafalara kazınmış. ■ Su cenneti olan bir ülkede su sıkıntısı çekiyor ve hele ki temiz suya hasretsek çuvaldızın en büyüğünü her birimiz önce kendimize batırmamız gerekiyor. Özetin özeti: Temiz hava ne ise temiz su da odur. Kimse ama hiç kimse bu haktan mahrum bırakılamaz, kimse onu kirletemez ve en önemlisi de ne temiz hava ne de temiz su asla parayla satılmamalı!..

‘İki el gibi’

‘İki el gibi’

Ortaklık zor iştir. İş dünyası sürdürülemeyen ortaklıkların hikayeleri ile doludur. Hatta bu hikayelerin bazılarının aktörleri kardeşlerdir. Ancak başarılı örnekler de var. Bunlardan biri de Süleyman Kamil Yazıcı ile İzzet Özilhan’ın 1950’de başlayan ortaklıklarının hikayesidir. Türkiye’de ortaklık kültürünün kolay kök salmadığı bir dönemde ortaya çıkan bu ortaklık güven ve denge üzerine inşa edilmiş örnek bir modeldir. Bu hikaye Cumhuriyet Türkiye’sinin iş dünyasındaki dikkat çekici başarılarından birini doğurdu. Ortaklığın mimarlarından İzzet Özilhan 2014 yılında vefat etti. Kamil Yazıcı’yı ise geçen hafta kaybettik. 1929’da Nevşehir’de doğan Yazıcı, 14 yaşında babasının bakkal dükkanında ticarete atıldı. 18 yaşında şehir şehir dolaşarak toptan alımlar yaptı; İstanbul’da askerliğini yaparken tanıştığı Özilhan ile Tahtakale’de küçük bir toptancı dükkanı açarak yola çıktılar. Oyuncak, hırdavat ve kırtasiye satışıyla başlayan serüven; önce ithalat ve ardından sanayicilikle büyüdü. Skoda pick-up ve Jawa motosiklet montajı ile otomotiv sektörüne adım attılar. 1960’ların sonunda kurumsallaşan yapı bugün 20 ülkede faaliyet gösteren dev bir gruba dönüştü. Benim de 5 yıl süreyle mensubu olduğum Anadolu Grubu bira, meşrubat, perakende, tarım, otomotiv, kırtasiye, enerji ve sağlık olmak üzere 8 sektörde 80’i aşkın şirket ve yaklaşık 100 bin çalışanıyla Türkiye ekonomisinin itici güçlerinden biri oldu. Bu tür büyümelerde doğru zamanda yapılmış doğru ortaklıklar her zaman etkili olur. Nitekim Anadolu Grubu’nun öyküsünde böyle oldu. The Coca-Cola Company, AB InBev, Faber-Castell, Isuzu ve Johns Hopkins Medicine gibi dünya markalarıyla kurulan iş birlikleri, yalnızca sermaye değil aynı zamanda bilgi ve yönetim kültürü de kazandırdı. Ancak bu hikayenin asıl ayırt edici yönü “ortak akıl” anlayışıdır. Yazıcı’nın ifadesiyle, “Ortaklıkları yaşatmak zordur; denge ve sabır gerekir.” Kararlar birlikte alındı, farklılıklar çatışma değil tamamlayıcılık olarak görüldü. Kamil Yazıcı daha sosyal ve dış ilişkilerde etkin bir rol üstlenirken, İzzet Özilhan operasyonel süreçlere odaklandı. Bu denge zamanla grubun kurumsal değerine dönüştü. Başarı yalnızca finansal büyüklükle sınırlı kalmadı. 1979’da kurulan Anadolu Eğitim ve Sosyal Yardım Vakfı ile eğitim ve sağlık alanında 50’nin üzerinde kalıcı eser ülkeye kazandırıldı. Benim de bizzat içerden tanık olduğum üzere “Bu topraklardan kazandığımızı yine bu toprakların insanıyla paylaşmak istedik” anlayışı, grubun kurumsal vatandaşlık yaklaşımının temelini oluşturdu. Kamil Yazıcı 2007’de yayımlanan Ortak Akıl adlı kitabında bu yolculuğun felsefesini anlatıyor. Diyor ki; “İki el birbiriyle nasıl uyum sağlıyorsa iki dost ve arkadaş da bu eller gibidir. İyi arkadaşı yağmurlu günde daima yanımızda olan bir şemsiyeye benzetirler. İzzet Bey ile biz de iyi günde kötü günde daima bir ve beraber olmak için iş arkadaşlığında karar kıldık… Karşılıklı hatalar işlediğimiz oldu ama hep hoşgörü hakimdi.” Kamil Yazıcı ve İzzet Özilhan’ın başlattığı hikaye kalıcı başarının tek başına yükselmekten değil, birlikte yürüyebilmekten geçtiğini gösteriyor. Galiba bu tip ilişkilerde önemli olan güvene dayalı, uzun soluklu ve sürdürülebilir bir ortaklık kültürünü oluşturmak.

Hoş geldin ramazan

Hoş geldin ramazan

Paylaşmanın, bereketin ve maneviyatın ayı ramazana bir kez daha kavuşmanın huzurunu yaşıyoruz. Bugün ilk sahura kalkılacak, sofralarda bereketin, kalplerde niyetin olduğu bu özel döneme yeniden “Merhaba” denilecek. Bu özel ayda hem ruhumuzu hem de bedenimizi korumanın ne kadar önemli olduğunu tekrar hatırlamakta fayda var. Ramazan ayı, günlük beslenme saatlerinin değiştiği ancak beslenme kalitesinden ödün vermemeniz gereken bir dönem. Aslında temel yaklaşım çok net, normal zamanlarda yeterli ve dengeli beslenmeye nasıl dikkat ediyorsanız, Ramazanda da bu alışkanlığı sürdürmek mümkün. Hatta doğru planlandığında, ramazan ayı aralıklı beslenme modeline benzer yapısıyla metabolizma sağlığınıza olumlu katkılar da sunabilir. Sahur nedenbu kadar önemli? Ramazan boyunca en sık karşılaşılan hatalardan biri sahuru atlamak ya da yalnızca su içerek oruca başlamaktır. “Nasıl olsa tekrar yatacağım” düşüncesiyle yapılan bu tercih, gün içinde daha çabuk acıkmaya, halsizliğe, kan şekeri dalgalanmalarına ve metabolizmanın yavaşlamasına neden olabilir. Sahur, gün boyu enerji seviyesini koruyabilmek ve açlık hissini daha kontrollü bir şekilde yönetebilmek için büyük önem taşır. Sahurda yapılan doğru seçimler, iftara kadar geçen sürede hem tok kalmanıza yardımcı olur hem de susuzluk hissini azaltır. Gece boyunca vücudun ihtiyaç duyduğu besin öğelerini karşılamak, ramazan ayını daha konforlu geçirmenin anahtarıdır. Neleri tercih etmeli? Sahur sofralarında öncelik, uzun süre tok tutan ve kan şekerini dengede tutan besinler olmalıdır. Protein ve lif içeriği yüksek besinler bu noktada önceliğiniz olsun. Yumurta, süt, yoğurt ve peynir gibi besinler sahur sofranızda yerini alsın. Bunun yanında tam tahıllı ekmekler gibi kompleks karbonhidrat kaynakları, sindirimi yavaşlatarak tokluk süresini uzatır. Sebzeler ise hem lif içerikleri hem de vitamin-mineral katkıları sayesinde sahurda mutlaka yer almalıdır. Ramazan ayında meyve tüketimi sıklıkla ihmal edilebiliyor, oysa her gün en az bir porsiyon meyve, bağışıklık sisteminin desteklenmesi ve sindirim sağlığı açısından oldukça kıymetli. Aşırı tuzlu, yağlı ve işlenmiş besinler ise gün içinde susuzluk hissini artırabileceği için sahurda mümkün olduğunca sınırlandırmaya çalışın. Su tüketimi de en az besin seçimi kadar önemli. İftar ile sahur arasındaki süreçte suyu zamana yayarak içmek, vücudun sıvı dengesini korumaya yardımcı olur. Sahur için örnekmenü önerileri Klasik severlere ■ 1 veya 2 adet haşlanmış yumurta(Dilerseniz az yağda çırpılmış/omlet şeklinde tercih edebilirsiniz.) ■ 1 dilim az tuzlu peynir ■ 2-3 adet ceviz ■ Bol yeşillik ■ 1-2 dilim tam tahıllı ekmek ■ 1 porsiyon taze meyve ■ 2-3 bardak su Tencere yemeği tercih edenlere ■ 1 kase çorba ■ 6 yemek kaşığı kıymalı sebze ■ 1 kase yoğurt ■ Yeşillik ■ 1 porsiyon taze meyve ■ 2-3 bardak su Hafif bir seçim isteyenlere ■ 3-4 yemek kaşığı yulaf ezmesi ■ 1 su bardağı süt, yoğurt veya kefir ■ 1 tatlı kaşığı keten tohumu ■ 1 tatlı kaşığı tahin ■ 2-3 tam ceviz veya 7-8 çiğ badem ■ Tarçın ■ 1 porsiyon taze meyve (elma veya 1 küçük muz) ■ 2-3 bardak su

İşçi ve işverenin ramazan hesabı

İşçi ve işverenin ramazan hesabı

Ramazan dönemi boyunca çalışma hayatında pek çok soru işareti oluşuyor. Çalışanın yemek kartı ve yemek ödemelerinden, bu süreçte yıllık izin kullanımını içeren konulara kadar merak edilen soruların yanıtlarını Cem Kılıç verdi... Ramazan ayına girerken, çalışma hayatında her yıl yeniden gündeme gelen bazı sorular var.Bu yazıda hem çalışanların haklarını hem de işverenlerin doğru uygulama yapabilmesi için temel başlıkları kısa ve anlaşılır biçimde ele almaya çalışacağım… 1 - Oruç tutan personele yemek kartı verilir mi? Birçok işyerinde çalışanlara yemek yardımı; yemek kartı verilerek, dışarıdan yemek hizmeti satın alınarak ya da işyerinde yemek pişirilerek sağlanıyor. Eğer işyerinde yemek kartı uygulaması varsa, ramazan ayında çalışan oruç tutsa da tutmasa da tüm çalışanlara aynı tutarda yemek kartı verilmeye devam edilmelidir. Yani “oruç tutuyor” gerekçesiyle işçinin yemek kartının kesilmesi veya karta yatırılan tutarın azaltılması doğru değildir. 2 - İşçiye “oruç tutuyor musun?” diye sorulabilir mi? Normal şartlarda işverenin, çalışanın dini inancı ve ibadet tercihine ilişkin sorgulama yapması doğru değildir; çalışan da böyle bir soruya cevap vermek zorunda değildir. Bununla birlikte, işyerinde yemek hizmetinin dışarıdan satın alındığı ya da işyerinde yemek pişirildiği durumlarda, israfı önlemek ve planlama yapmak amacıyla “kaç kişiye yemek hazırlanacağı” gibi pratik ihtiyaçlar doğabilir. Benzer şekilde vardiyalı çalışılan işyerlerinde, çalışma saatleri iftar vaktine denk geliyorsa, kaç kişiye iftar yemeği hazırlanacağını belirlemek için de planlama amaçlı soru gündeme gelebilir. Burada kritik nokta şudur: Soru, çalışanı baskı altına alacak bir “inanç sorgusu”na dönüşmemeli; yalnızca hizmet planlamasıyla sınırlı, ölçülü ve kişisel alanı zedelemeyecek şekilde yürütülmelidir. 3 - Ramazan kolisi/yardım paketi bordroda nasıl gösterilir? SGK primine dahil mi? Ramazan ayında işyerlerinde sıkça görülen uygulamalardan biri, ayni yardım (ramazan kolisi/paketi) verilmesidir. Son dönemde market hediye çekleri de bu amaçla kullanılabiliyor. Ayni yardımın (koli/paket/çek) net bedeli brüte çevrilerek bordroda gösterilmeli, ayrıca gelir vergisi ve damga vergisi yönünden değerlendirilmelidir. Ancak bu tür ayni yardımlar SGK bakımından prime esas kazanca dahil edilmez. Buna karşılık, ramazan döneminde ayni yardım yerine nakdi yardım yapılması da mümkündür. Bu durumda, söz konusu yardım tutarı üzerinden gelir ve damga vergisi ile sigorta primi kesintisi yapılması gerekir. Nakdi yardımı vergilendirmemek veya prime esas kazanca dahil etmemek, işvereni idari yaptırımlarla karşı karşıya bırakabilir. 4 - Ramazan yardımı kıdem tazminatı hesabına dahil edilir mi? Ramazan ayında düzenli şekilde yapılan ayni ya da nakdi yardımlar, süreklilik arz ediyorsa, kıdem tazminatı hesabında “giydirilmiş ücret”e dahildir. Bu nedenle işverenin, kıdem tazminatı öderken düzenli yapılan ramazan yardımlarını da hesaplamaya dahil etmesi gerekir. Yani, burada yardım “istisnai/tek seferlik” mi, yoksa “düzenli ve yerleşik bir uygulama” mı? ayrımı belirleyicidir. 5 - İşveren ramazan döneminde yıllık izin vermek zorunda mı? Yıllık izinlerin planlanması, genel olarak işverenin yönetim hakkı kapsamında ele alınır. İşveren işin organizasyonu, departman ihtiyacı ve iş sürekliliği gibi nedenlerle izinleri planlar; aynı birimde aynı anda tüm çalışanların izne ayrılmasını her zaman uygun görmeyebilir. Öte yandan, çalışanların da yıllık izin taleplerini makul süre önce (uygulamada çoğu işyerinde en az 1 ay önceden) bildirmesi beklenir; böylece planlama sağlıklı yapılabilir. 6 - Ramazanda işyeri kapanıp toplu yıllık izin uygulanabilir mi? İşverenin, işlerin görece sakin olduğu dönemlerde işyerini kapatıp toplu izin kullandırması mümkündür. Yıllık ücretli izin yönetmeliği uyarınca nisan başı ile ekim sonu döneminde işveren, çalışanlarının tümüne veya bir kısmına toplu izin kullandırabilir. Bu çerçevede, ramazan ayı bu aralığa denk geliyorsa ve işin niteliği uygunsa, işveren toplu izin uygulamasına gidebilir. Burada iki pratik sınıra dikkat etmek gerekir: Birincisi, tüm çalışanların yıllık izin hakkını elde etmiş olmasıdır (izin hakkı doğmamış çalışanlar açısından toplu izin aynı şekilde işletilemez). İkinci olarak yıllık izni tüm ayı kapsamayan çalışanlar, izinleri bittiğinde işbaşı yapmak durumunda kalacaktır. Yani, herkes için tek tip ve aynı süreli bir izin düzeni her zaman mümkün olmayabilir.

“Kurtuluş” nerede değildir?

“Kurtuluş” nerede değildir?

Bunu korkarak da olsa kabul etmeliyiz ki insanın içinde kötülüğe ikna olmaya teşne bir yer var. Bunu yüz yılların eskitemediği mekanizmalarla körükleyip topluca harekete geçirdiğin zaman ortaya “insanlık dışı” dediğimiz suçlar çıkıyor ve oturup hep beraber bunların hiç de “insanlık dışı” olmadığını izliyoruz. Emin Alper’in 76. Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasında yer alan son filmi “Kurtuluş”, seyirciyi iki aşiret arasındaki toprak çatışması yoluyla bütün bu ’mekanizmalara’ bakmaya çağırıyor, ‘kurtuluş’ umudunun nerede olduğunu – ya da olmadığını – düşündürüyor. Olan biteni koruculuk yapan aşiret Hazeranlar’ın ‘cephesinden’ takip ediyoruz. Düşman belledikleri Bezariler yıllar önce terk etmek zorunda bırakıldıkları topraklarına geri dönünce, Hazeran aşiretinin sözde ‘huzuru’ bozuluyor. Öyle bir kin ve nefret kışkırtılıyor ki komşu köye karşı, artık olup olacak bütün kötülüklerin kaynağı belli kabul ediliyor. Öyle ki, köyden birinin ikiz çocuğu olacak olsa bebeklerden biri şeytanın, yani Bezarilerin işi. Kötülükler de eksik olmuyor köyün başından. Peş peşe felaketler, cinayetler, ürkütücü gelişmelere işaret eden ‘haberci rüyalar’ derken muhtaç olunan kâbus iklimi gün be gün inşa oluyor. Akıl ve ruh sağlığının yerinde olduğunu kimsenin iddia edemeyeceği, her gece rüyasında Kamil dedesinden talimatlar alan Mesut (Caner Cindoruk), köyün kurnazı Yılmaz’ın (Berkay Ateş) da kışkırtmasıyla dergâh şeyhi kardeşi Ferit’i (Feyyaz Duman) devirip yerine geçmek için uygun ortamı böylece yakalamış oluyor. İşaret ettiği düşman belli, ‘kurtuluş’ yolu da açık mı gerçekten? Dengesiz bir liderin iktidar yürüyüşünü ve tüyler ürperten finalin adım adım gelişini izlerken seyircinin kâbuslarla gerçekler arasında bazen kaybolduğunu, zamanı ve yeri tam olarak belirtilmemiş olsa da (Batman’ın Kırkat köyü ile Mardin’in Kıllit (Dereiçi) köyünde çekilen) Kürtçe konuşulan bir coğrafyada oyuncuların Türkçede kullandığı şivelerin dikkat dağıtıcı olduğunu söylemek isterim. Kimsenin birbiriyle dilinin tutmaması bir yana, bir oyuncu aynı cümle içinde aynı kelimeyi birkaç farklı şekilde söyleyebiliyor, bu yabancılar için değilse de Türkçe konuşan seyirci için bir sorun. Filmin içinde kadınlara verilen yer ve görev de bir başka sorun. Ama şurası bir gerçek ki korku filmine benzer etkileyici atmosferiyle Türkiye tarihinde yaşanmış katliamlardan da izler taşıyan “Kurtuluş” bu seneye Emin Alper’in gösterim sonrası Gazze’de yaşanan soykırıma dair yaptığı konuşmayla damgasını vuracak. Özellikle de jüri başkanı Wim Wenders’in sinema ve siyaset işlerini ayrı tutan açıklaması üzerine. Hiçbir şeyden memnun olmayan bir kısım sosyal medya ahalisi “zaten baştan Berinale’de ne işi vardı” diye gene kızmak için bir sebep bulsa da Emin Alper’inki yerinde ve ses getiren bir çıkıştı, filmine de yakıştı. Ahmet Sesigürgil ve Barış Aygen’in görüntü yönetmenliğinde çekilen filmin oyuncu kadrosunda Caner Cindoruk, Berkay Ateş, Feyyaz Duman, Naz Göktan, Özlem Taş, Eren Demir, Selim Akgül, Hichi Demi, Nazmi Karaman’ın yer aldığını da ekleyelim ve gözlerimizi 21 Şubat’taki ödül törenine çevirelim. Belki de son şansımızdır İklim değişikliğinin etkilerini her gün bire bir yaşarken bundan sonra neler olabilir, bu noktadan dönüşümüz var mı gibi soruları bünyesinden uzak tutmayanlar – aslında daha çok da tutanlar – için bir film gösterim programından söz etmek istiyorum: Salt’ın, kurucusu Garanti BBVA tarafından desteklenen, iklim değişikliğinin ekolojik ve toplumsal boyutlarına dikkat çeken 2026 seçkisinin gösterimleri “Bu son şansımız mı?” adıyla yarın başlıyor. Amazon Havzası’ndan Kongo Nehri’ne, Sibirya ve Kanada’dan Güney Avrupa’ya uzanan bir seçki bu ve Salt Beyoğlu’ndaki Açık Sinema’da ücretsiz olarak düzenleniyor. Filmleri izlemek için son şansınız değil ama. https://saltonline.org/tr/ adresinden 1-8 Mart’ta da çevrimiçi olarak izlenebilecek.

Göreme Beyi

Göreme Beyi

İstanbul yarışları 4. ayaktaKİ Göreme Beyi'ni rakiplerine oranla bir adım önde görüyorum. Ataman Beyi ile Güzelce Hisar bu safkanı zorlayabilirler. Günün sürprizi olarak son ayaktaki Traktör'ü tavsiye ederim. Bu arada dün 1254 lira veren Adana altılısını bulduk ve yarışseverlere bir kez daha kazandırdık. Bugün de yarışseverlere bol şanslı bir gün diliyorum.

Grande Galatasaray

Grande Galatasaray

Tarih tekerrür etti, Galatasaray yine sıradışı bir Juventus zaferine imza attı: 5-2. Sarı-kırmızılılar, ilk yarısını 2-1 geride kapattığı İtalyan devine karşı ikinci yarıda şov yaptı ve sahadan 5-2 galip ayrıldı. Bu sonuçla Şampiyonlar Ligi’nde ilk 16 için büyük bir avantaj elde edildi. Noa Lang 2 golle ön plana çıkarken, Barış Alper, Avrupa’daki kariyer maçını oynadı. Üstelik ilk yarıda çok kötü bir yönetim sergileyen Hollandalı hakeme rağmen Aslan bunu başardı. 15’te yapılan baskı ile kazanılan top, son olarak Sara’nın önünde kaldı. Brezilyalı harika vurdu: 1-0. Gole sevinemeden, bir dakika sonra Uğurcan’dan dönen topu Koopmeiners filelere yolladı: 1-1. 32’daki hızlı hücumda yine Hollandalı sahnede çıkıp soluyla füzeyi gönderdi: 1-2. İlk yarıyı yenik tamamlayan Galatasaray, ne kadar istekli olduğunu bir kez daha ortaya koydu. 49’da Barış’ın sert şutu kaleciden dönerken, Lang’a dokunmak kaldı: 2-2. 60’ta Sanchez iyi yükseldi ve öne geçti ekibimiz: 3-2. 67’de Cabal 2. sarıdan atıldı. 3 dakika sonra Osimhen’in uyanıklığı ve Lang’ın bitiriciliği ile 4-2 öne geçtik. Perdeyi ise 86’da 3 dakika önce oyuna gören Boey koydu: 5-2. Galatasaray için bu sonuç, 25 Şubat’taki İtalya’daki rövanşı adeta turistik bir geziye çevirdi.

Avrupa'nın Türkiye iştahı gerçek mi?

Avrupa'nın Türkiye iştahı gerçek mi?

Kamuoyu araştırmasını hepimiz okuduk, AB ülkelerinde vatandaşların yüzde 68’i ülkelerinin tehdit altında olduğunu düşünüyor. Bu endişenin üç sebebi var. Avrupa, Rusya’yı yayılmacı, Çin’i ekonomik açıdan saldırgan, ABD’yi de güvenilmez buluyor. Brüksel “Trump gider, işler eski haline döner “ havasında değil zira Washington’ın yükten kurtulma politikasının sadece Trump’ın kişiliğinden kaynaklanmadığının farkındalar. Brüksel’in sorununu tanımlaması, savunma sanayi için harcayacak bütçesinin olması başkentlerin endişelerini gidermeye yetmiyor. 1999’da ortaya atılan, eski NATO Genel Sekreteri Solana’nın başına getirildiği ama hayata geçemeyen “Avrupa Ordusu” fikrinin travmasını yaşıyorlar. Para harcayarak savunma sanayi geliştirilebilir ama Avrupa’nın esas derdi insan kaynağının olmaması. Bir yanda asker sayısı düşük, orduları 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana muharebe görmemiş Avrupa orduları, diğer yanda muharebe tecrübesi son derece yüksek, emir-komuta zinciri hiç bozulmamış, savunma sanayinin gelişimiyle birlikte imkan ve kabiliyetleri her gün artan Türk Silahlı Kuvvetleri. Avrupa’nın kendini güvende hissetmesi için Türkiye’ye ihtiyacı var. Bu ihtiyaç Ankara-Brüksel ilişkilerini henüz doğru bir düzleme oturtmuş durumda değil. Brüksel, savunma sanayi konusunda dikili ağaçları olmayan Atina ve Güney Lefkoşa’nın isteğiyle Türkiye’yi SAFE Programı’nın dışında bıraktı. Brüksel, Türk vatandaşlarına çok sert bir vize politikası uyguluyor. Brüksel, Gümrük Birliği’ni güncellemekten yıllardır kaçınıyor. Brüksel 3 garantöründen ikisi AB üyesi olmayan Kıbrıs meselesinde belirleyici olmaya çalışıyor. Aynı Brüksel, Avrupa’nın savunmasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücünü, Türk savunma sanayinin başarılarını da yanında istiyor. Bu kadar saçma bir denklem, bu kadar tek taraflı bir ilişki biçimi olamaz. Avrupa, kendisini güvende hissetmek istiyorsa, vermeden alma politikasını gözden geçirmeli. İran gündeminin Filistin’e zararı... 12 gün savaşından önce İsrail Başbakanı Netanyahu zor durumdaydı, Gazze’deki soykırım nedeniyle ABD’de iktidarda olan Demokratlar, İsrail’e sert eleştiriler yöneltiyor, Başkan Biden, Netanyahu’ya çok istediği Beyaz Saray randevusunu vermiyordu. Savaş 1 Temmuz’da başladı, İran’ın attığı füzelerden bazıları İsrail’e düştü. Bu olaydan sonra çok eleştirilen, ABD’nin silah yardımının kesilmesini tartıştığı İsrail’in Başbakanı Netanyahu, 24 Temmuz’da ABD Senatosu’nda konuşma yaptı, Beyaz Saray’a davet edildi. Şimdi de benzer bir durum yaşanıyor. Dünya haberlerinde hep ABD-İran gerilimi var ve bu dönemde İsrail, Batı Şeria’ya çökmeye çalışıyor. Başta Türkiye olmak üzere 2-3 bölge ülkesinden başka kimsenin umurunda değil bu durum, dünya gündeminde hiç yer bulamıyor. Oysa, ABD’den Yunanistan’a, İsrail’e destek veren ülkelerin bile Batı Şeria’yı kırmızı çizgi olarak gördüklerini biliyoruz. Bilerek değil ama sonuçta İran gündemi Filistin’e zarar vermeye devam ediyor. Mansur Yavaş ve gündem... Gündemden örnekler vermişken, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’tan da söz etmemek olmaz. Ankara’daki su kuyruklarının en çok konuşulduğu dönemde Halep’te PKK’nın Suriye koluna dair operasyon başladı, iki hafta başka iş konuşmadık. Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın CHP’den istifa ettiği dönemde de, Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı PORTAŞ dönemine dair suç duyuruları konuşulmaya başlanmıştı. Suç duyurusundan sonra konuşulan mesele de Özarslan’ın adaylığındaki Mansur Yavaş etkisiydi. Ardından ABD’nin İran operasyonu ihtimali öne çıktı, konu gündemde çok kalmadı. Bazı insanlar gündem konusunda şanslıdırlar, Mansur Yavaş’ın da bu konuda şanslı olduğunu söyleyebiliriz. Bir şirketin aylardır yaptığı anketlerde Yavaş’ın Erdoğan’ın gerisinde ama her seferinde İmamoğlu ve Özel’in önünde çıkmasının nedenlerinden birisi de bu gündem şansı olabilir mi?. Cevabı bilmiyorum ama aylardır devam eden o anketlerde anlamakta zorluk çektiğim veriler de var. Mesela Ocak Ayı anketinin yapıldığı tarihler, Suriye’deki 15 yıllık belirsizliğin Türkiye’nin istediği gibi çözüldüğü döneme denk geliyor. Bu tablonun bırakın anketlere olumlu yansımasını, aksi yönde yansıması hayatın olağan akışına çok da uygun gelmiyor insana. Türkiye’de daha seçimlerin s’si konuşulmuyorken yapılan anketler, anket şirketlerine dair tartışmaları alevlendirmeye aday gibi...

Aslan, payını kaptı

Aslan, payını kaptı

Futbol fırtınası ile heyecan kasırgası hepimizi büyüledi. Şampiyonlar Ligi’ndeki temsilcimiz Galatasaray, Juventus karşısında tüm futbolseverleri hayran bırakan inanılmaz mücadele ve eşine az rastlanır klas bir oyunla eze eze açık farkla kazandı. 80. dakika itibariyle yazıyorum. O nedenle girişe skor filan koymadım. Galatasaray bu. Her an bir vukuat çıkarıp skor tabelasını değiştirebilir. Şimdilik şunu söylemeliyim ki Galatasaray maçı kazanmakla kalmadı. Rövanşı da güvence altına alacak bir üstünlük sağladı. O zaman ne oluyor, ne yapıyoruz? Göz yaşları, gurur, coşku hepsi bir arada… Basıyoruz alkışları! Zengin skorun ardındaki güzelim gerçeklere bakalım… Galatasaray ilk yarıda 229 pasla, 207 isabet elde ederek set temposunu kendi lehine çevirdi. Oyun hacmini kontrol etti. İkili mücadelede yüzde 53 üstünlük sağladı. Dakika 90 itibariyle skor 5-2’ye gelmişken maçın öyküsü aslında iki ayrı bölümden oluşuyor…. İlk yarıda ‘kontrol var, tehdit yok’ kurgusu varken, 90 dakikada tablo ‘kontrol ve ceza sahası içinde üretkenlik seviyesine evrilmiş duruma geldi. İşin içine kaliteli ayaklar da eklenince, skor da çıldırdı. Rakip ceza alanında Galatasaray 45 kez topla buluşarak ender görülebilecek bir performans ortaya koydu. Öyle ki dört gün önce oynadığı Eyüpspor maçında bile 36 kez bunu başarabildi. Rakip ceza alanında topla buluşmada 20-7 öndeydi. İlk yarıda hücumda gösterdiği olumlu işaretler, skora yansımadı. Juventus Galatasaray ceza alanına sadece 12 kez girip topla buluşabildi. Bu iki değer (45-12) maçın tüm röntgenini çekmeye yetti.