TEPAV’ın sigara bulgularına dikkat

TEPAV’ın sigara bulgularına dikkat

“TÜRKİYE’de 15 yaş üzeri nüfusta tütün kullanım oranı yüzde 30’lar seviyesinde. 165 ülke arasında en yüksek kullanım oranına sahip 27. ülke konumundayız. 2008–2012 dönemindeki düşüşün ardından 2016 itibarıyla yeniden yükselişe geçen kullanım oranı, son yıllarda yüzde 31 bandının altına hiç inmedi.”

Ne kadar başarılısınız? Görüldüğünüz kadar…

Ne kadar başarılısınız? Görüldüğünüz kadar…

Günümüzde başarma filli “görünürlük” denen kavramın içine hapsoldu. Görülmediğimizde neyi nasıl başardığımızın hiçbir önemi kalmıyor... İnsanlık tarihi boyunca “başarı” kavramı farklı şekillerde tanımlandı. Toplumda saygı görmek, finansal rahatlık, aile kurmak, huzur içinde yaşayabilecek imkanlar yaratmak, usta bir sanatçı, savaşçı veya zanaatkar olmak gibi. Ancak günümüzde başarma filli “görünürlük” denen kavramın içine hapsoldu. Görülmediğimizde neyi nasıl başardığımızın hiçbir önemi kalmıyor. Görülmenin en kestirme yolu da sosyal ağlar. Eğer oralarda aktif değilsek, işimizde iyi olmadığımız varsayılıyor. Twitter’da takipçi kasan, etkileşim yaratmaya çalışan bilim insanları görmemizin nedeni de biraz bu. Tiktok’ta algoritmanın huyuna ve suyuna göre hazırladığımız ve görüntü üzerine mıymıy konuştuğumuz videolar milyonlarca izlendi diye bu sistem bizi el üstünde tutabiliyor. Ama çok önemli bir hastalığa çare bulsak bile, bunun sanal alkışlarını toplayamadığımızda başarılı hissedemiyoruz. Bir örnek vereyim: Otomatik olarak saygı ve başarı kavramlarıyla birlikte anılan bazı meslekler var. Doktorluk gibi. Ancak az önce anlattığım sebeplerden ötürü doktor olmak bile bazı doktorlara artık yetmeyebiliyor. Görünür olmak gerekiyor. Sosyal medya kanalları açılıyor, bilgi paylaşımları yapılıyor. Gayet doğal. Ancak bu da tek başına popülerlik getirmiyor. Peki ne yapmak gerek? Sosyal medya algoritmalarının bazı bilinen kuralları var. Öfke oltalarına para ödeyen Twitter bunun en azılı örneği olsa da, kullandığımız tüm platformlarda benzer formüller çalışıyor. Bir içeriği beğenmemiz algoritma için zayıf bir tepki; onu tatmin etmek için etkileşmeli, yorum yazmalı, videoyu arkadaşımıza göndermeliyiz. Bunun için de tartışmalı, tepki ve infial yaratacak, şaşırtıp ters köşe yapacak söylemlere ihtiyaç var. Buraya nereden geldim? Geçtiğimiz günlerde karşıma bir reel videosu çıktı. Bir doktor, kendi alanı dışında bir konuya yorum yapıyordu. Uzun yıllardır kahve içmediğini söyleyen doktorumuz, kahvenin birçok hormonu azalttığını söylüyor, özellikle de tiroidden bahsediyordu. Kahvenin sayısız zararını anlatan doktor, cümle aralarında şu kelimeyi tercih ediyordu: “Net.” Netlik artık çok önemli, kendinden emin olmak. Çünkü dijital dünyamızda bilgiye olan güveni tesis eden şey özgüven. İnsan sağlığı ile ilgili bilgiler verirken “Kahve içerken temkinli olmak gerekir, tiroid rahatsızlığı olanlar bunlara dikkat etmeli, ancak X konularda da sağlığa faydası kanıtlandı” gibi bilimin yanlışlanabilirliğinden güç almak algoritmaları gıdıklamıyor. Netlik lazım. Bilginin doğru olmasına da gerek yok. Şaşırtması ve bizi etkileşime sokacak duyguları tetiklemesi yeterli. Videoda başka iddialar da mevcut. Kahvenin erkeklerde testosteronu düşürmesi gibi. Kahvenin Parkinson’u engellemediği gibi. Ereksiyonu bozduğu gibi. Odaklanmayı azalttığı gibi. Kahve dükkanlarında sıra bekleyen erkeklerin göbek ve memesinin kahveyle ilgisi olması gibi. “Korkunç bir şey” diyor doktor. Kahve gerçekten korkunç bir şeyse biz sıradan insanların bunu bilmeye gerçekten ihtiyacı var. Ama ya “görünürlük eşittir başarı” tuzağına düşmüş uzmanların verdiği “netlik” nedeniyle yanlış bilgilere maruz kalıyor ve sağlığımızla ilgili yanlış kararlar alıyorsak? Bu bir miktar riskli çünkü söz konusu video 6 milyon izlendi ve 550 bin kişi bu bilgiyi bir arkadaşına yolladı. Bilginin doğruluğu hakkında ne biliyoruz peki? Söz konusu iddiaların aksini söyleyen veya onları kısmen çürüten birçok bilimsel çalışmaya rastladım. Hepsine burada yer vermek mümkün değil ama tek bir referans bile yeterince açıklayıcı. 2017'de British Medical Journal ’da (BMJ) yayımlanan bir şemsiye derleme (201 meta analizin, meta analizi) şunu söylüyor: “Kahve tüketimi; parkinson, alzheimer, tip 2 diyabet, depresyon, karaciğer kanseri, kardiyovasküler hastalık dahil onlarca sağlık sorununda koruyucu ya da nötr ilişkilerle eşleşiyor." Hamilelik ve kadınlarda kemik kırığı gibi özel durumlarda bir risk oluşabildiği de çalışmada belirtilmiş. (Çalışmanın özeti burada: https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/29167102/ ) Peki BMJ’deki bir bilimsel yayın ne anlama geliyor? Şöyle diyeyim; tıp dünyası için BMJ'de yayımlanmak, bir gazetecinin New York Times'ta manşet olmasına yakın bir ağırlık taşıyor. Ancak belli ki Instagram’da 6 milyon izlenmek kadar başarılı kabul edilmiyor.

Ritim, Sabır ve Plan: Galatasaray Juventus’u Nasıl Çözdü?

Ritim, Sabır ve Plan: Galatasaray Juventus’u Nasıl Çözdü?

Avrupa’da büyük maç kazanmak iki farklı beceri ister:Avrupa’da büyük maç kazanmak iki farklı beceri ister:Oyunu sabırla kabul edebilmek ve doğru anda yönünü değiştirebilmek. Galatasaray, Juventus karşısında tam olarak bunu yaptı. Skor tabelası dikkat çekici olabilir ama asıl hikâye, maçın hangi bölümünde kontrolün el değiştirdiği. İlk Yarı: Kabul Edilen Tempo Juventus maça merkez kalabalığıyla başladı.Orta sahada üçlü yapı, çizgiler arası bağlantı ve ikinci topları toplama isteği netti. Amaç basitti:Topa sahip olarak Galatasaray’ı savunma konforunun dışına çıkarmak. Galatasaray ise bilinçli bir tercihle daha kompakt kaldı.Bloklar arası mesafe dar, savunma çizgisi kontrollü, risk minimumdu. Ancak sorun şuydu: Top kazanıldığında ilk pasın yönü ve hızı yeterince tehdit üretmedi. Geçişler yarım kaldı. Juventus bu bölümde oyunu istediği ritimde tuttu. Bu 45 dakikada Galatasaray kötü değildi ama belirleyici de değildi.Maçın kırılma noktası devre arasındaydı. İkinci Yarı: Hız Ayarı Sistem değişmedi.Ama hız değişti. Top kaybı sonrası reaksiyon süresi kısaldı.Orta saha oyuncularının dikine oynama cesareti arttı.Kanat oyuncuları topu ayağa beklemek yerine savunma arkasına koşu yaptı. Sara’nın golü sadece skoru eşitlemedi; Juventus’un yerleşim konforunu bozdu. O dakikadan sonra İtalyan ekibi topa sahip olsa bile rahat değildi. Çünkü Galatasaray artık pas kanallarını kapatmakla yetinmiyor, ikinci topa ilk hamleyi yapıyordu. Kırmızı Kart ve Alan Yönetimi Juventus’un 10 kişi kalması dengeyi değiştirdi ama farkı yaratan kart değil, kart sonrası karar kalitesiydi. Galatasaray bu bölümü aceleyle oynamadı.Topu gereksiz şişirmedi.Oyun genişletildi, savunma yatayda açıldı, boşluklar sabırla arandı. Kenarlardan derin koşular ve ceza sahası çevresinde hızlı pas kombinasyonları Juventus savunmasının dengesini tamamen bozdu. Art arda gelen goller, baskının doğal sonucuydu. Bu bölümde Galatasaray’ın en net artısı şuydu: Avantajı duygusal değil, organizasyonel kullandı. Maçın üç temel teknik başlığı vardı: 1. İlk yarı alan savunması disiplini 2. İkinci yarı dikine oyun cesareti 3. Kart sonrası geniş alan kullanımı Galatasaray ilk yarıda sabrı, ikinci yarıda hızı seçti. Juventus ise tempo kaybettiği anda plan B üretemedi. Avrupa’da zihinsel eşiği aşmak Juventus sıradan bir rakip değil. Avrupa’da refleksi güçlü, kriz anlarını yönetebilen bir kulüp. Böyle bir takıma karşı oyunun kontrolünü ikinci yarıda net biçimde almak, sadece skor avantajı değildir; zihinsel eşik aşmaktır. Türk takımlarının Avrupa’daki en büyük problemi uzun süre “büyük maçları duygu üzerinden oynamak” oldu. Bu kez tablo farklıydı. Galatasaray sahada reaksiyon değil, karar verdi. Bu maç bir sürpriz olarak okunmamalı. Bu, planı olan bir takımın doğru zamanlamayla aldığı sonuçtur. Ve asıl önemli olan şu: Galatasaray artık büyük rakiplere karşı oyunu bekleyen değil, oyunun yönünü değiştirebilen bir takım görüntüsü veriyor.

Trabzon geleceğine koşuyor

Trabzon geleceğine koşuyor

Geçen haftaki yazımda Trabzon’da pazar günü koşulacak maratonla ilgili izlenimlerimi paylaşacağımı söylemiştim. Hafta sonu VakıfBank 46’ncı Uluslararası Trabzon Yarı Maratonu dolayısıyla yine yollardaydım. Erken saatlerde parkurdaydık. Start öncesinde, Trabzon Valisi Tahir Şahin, Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç ve Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Erkut Çelebi ile ayaküstü sohbet ettik. Vali güldü, “Hazır mıyız?” dedi. Başkan Genç parkuru işaret etti, “Bugün koşu kadar ulaşımı da konuşacağız” diye ekledi. Start verildi. Bir süre sonra anlaşıldı ki tempoyu Vali Bey belirliyor, biz de peşine takılmışız. Koşarken konu kendiliğinden ulaşıma geldi. Başkan Genç, “Şehir büyüyor, eski alışkanlıklarla yürümüyor” dedi. Raylı sistemi her gün takip ettiğini anlattı. Erkut Çelebi söze girdi, “İhale tarihi soruluyor artık” diye ekledi. Parkur kenarında dinleyen vatandaş bile aynı şeyi söylüyordu. Trabzon’da ulaşım sadece yol değil, aynı zamanda sabır meselesi. Sokakta, Ahmet Metin Genç isminin vatandaş nezdinde sevildiğine ve başarılı bulunduğuna şahit oldum. Meydan-Boztepe-Çukurçayır hattındaki fünikülerden söz açıldı. Başkan, “Bu şehir düz değil” dedi. Haklı! Trabzon’da yol yaparken haritaya bakıyorsunuz ama asıl söz yokuşun. Bir yandan manzara, bir yandan nefes… Ulaşım bazen asfalttan çok akıl işi. Dolmuş düzenlemesini de konuştuk. İlk günlerde itiraz edilmiş, bugün sahada tablo başka. Trafik daha iyi akıyor. Küçük bir rahatlama bile yüzleri değiştiriyor. Daha sonra Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı Ahmet Yoloğlu ile şehirde kısa bir tur attık. Vatandaşla konuştuk, esnafa kulak verdik. Dönüşte acıkınca Ganita’ya indik. Büyükşehir Belediyesi tesislerinde yemek yedik. Karşımızda Karadeniz, fiyatlar makul. Kalkarken küçük bir ayrıntı gözüme çarptı; tuvalete ağız kokusu giderici konmuş. Görevli gülerek “Vatandaş memnun olsun yeter” dedi. Bazen bir şehri anlatan şey işte böyle küçük detaylarda beliriyor. Velespit Müzesi Konya’dan da güzel bir haber geldi. Açılışına katılamadım ama yakından takip ettim. 2026 Avrupa Bisiklet Başkenti ilan edilen şehirde Velespit Müzesi kapılarını açtı. Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, bisiklet yolu ağının 680 kilometreyi geçtiğini anlatırken, “Bu artık sadece ulaşım değil, bir kültür” diyordu. Avrupa Başkentleri ve Şehirleri Federasyonu Başkanı Gian Francesco Lupatelli de Konya’yı katılım konusunda örnek gösterdi. Açılışta Selçuklu Belediye Başkanı Ahmet Pekyatırmacı, Karatay Belediye Başkanı Hasan Kılca ve Meram Belediye Başkanı Mustafa Kavuş yan yanaydı. Konya’da alışıldık bir tablo bu; kim hizmet ederse etsin aynı karede buluşuluyor. Şehri büyüten de biraz bu birliktelik. Bu yüzden projeler yalnız açılış günü konuşulup unutulmuyor, gündelik hayatın parçasına dönüşüyor; bisiklet artık Konya’da bir tercih olmaktan çıkıp alışkanlığa yerleşiyor. 15 bin gastronomi öğrencisi Son günlerde yolum yine Antalya’ya düştü. İki haftada ikinci kez… Sebep yine mutfak. Bu kez dördüncüsü yapılan Culinary Forum’daydım. 57 şehirden 100’ün üzerinde üniversite ve binlerce genç… Hedef 2026 sonuna kadar 15 bin gastronomi öğrencisine ulaşmak. Salon klasik bir konferans kalabalığı değil, merak kalabalığıydı. Şefler ve akademisyenler kürsüdeydi ama asıl hareket soru-cevapta başladı. Gençler tarif değil pazarlama soruyordu; “nasıl pişer?”den çok “nasıl anlatılır?”ın peşindelerdi. Forumun kurucusu Murat Aslan, amaçlarının gastronomi turizmini yeni nesle aktarmak olduğunu söyledi. İtalya örneğini verdi; mutfağını ekonomik güce dönüştüren bir ülke. Bizde bin 806 coğrafi işaretli ürün var fakat değerini yeterince katma değere çeviremiyoruz. Amaç bu farkı kapatacak bilinçli kuşağı yetiştirmek. İki haftada iki ayrı etkinlikte dikkatimi çeken başka bir detay vardı. Hiçbirinde standı olmamasına rağmen zirvelere güçlü katkı veren markalardan biri Kütahya Porselen’di. Genel Müdür Dr. Tanzer Polat Yılmaz ve ekibi panelleri baştan sona takip ederek sessiz ama etkili bir destek sundu. Gastronomi dünyasına sundukları katkı nedeniyle başta Hediye Güral olmak üzere emeği geçenleri kutlamak gerekir.

Şah’ın oğlu ile rejim değişikliği?

Şah’ın oğlu ile rejim değişikliği?

“Hamaney’e Ölüm” diye bağırıyorlarmış, hükumet aleyhtarı sloganlar atıyorlarmış, eski Şah Rıza’nın Amerika’da yaşayan oğlu Rıza İran’daki rejim değişikliği taleplerinin sembolü haline gelmişmiş! ABD gibi bir dev bürokrasinin devasa istihbarat kolunu bir kenara bırakın, sıradan bir turist gibi veya (şu anda küçük esnafından dev holdinglerine kadar işadamlarımızın yaptığı gibi) kısa bir iş gezisinde bulunun, Tahran’da veya İsfahan’da, Tebriz’de, ya da hükumet aleyhtarı gösterilerin en yoğun olduğu, en çok protestocunun car verdiği, Kirmanşah, Şiraz, Meşhed’de, hatta yoksulluğu gözle görülür hale geldiği Sistan ve Belucistan bölgelerindeki kent ve kasabalara gidin… Kendi gözünüzle göreceğiniz bir gerçek olacak: Mollalar rejimine ilk günden beri karşı olanlar bile, sadece daha iyi bir hayat veya bir parça özgürlük için canlarını vermeye hazır olanlar bile, eski Şah Muhammad Rıza’nın ABD’de yaşayan oğlunun gelip tekrar tahta geçip, şah, padişah vs. olmasını istemiyor. Evet, TV’lerde “Cavid şah” (Yaşa Şah) diye bağıran, Şah döneminin yeşil-beyaz-kırmızı ve ortasında bir aslan görseli bulunan bayrağını sallayan binlerce kişiyi; yaşlı-genç göstericilerin “Tahran’daki rejim bitmiştir!” dedikleri röportajları izliyoruz. ABD başkanı Trump, Netanyahu ile, büyük kısmı baş başa geçen 2 saat 40 dakikalık görüşmeden çıkıp, öfkeden kıpkırmızı bir suratla “İran’da rejim değişikliği olabilecek en iyi şeydir!” diye esip-gürlüyor. Ama bilinmesi gereken iki basit gerçek var: 1.İran’da 47 yıl önceki “İslam Devrimi” ondan önceki Pehlevi Hanedanı’nın, ülkeyi ekonomik, mali ve sosyal uçurumlara sürüklemesi yüzünden başlayan kitlesel bir ayaklanma ve Şah’ın gizli polisi SAVAK’ın bu ayaklanmayı bastırmak için işlediği kitle cinayetleri sonucu gerçekleşti. 1953’te, ABD istihbarat örgütü CIA ve İngiliz gizli servisi MI6 tarafından gerçekleştirilen darbe ile --petrolü millileştiren--Başbakanı Muhammed Musadık devrilmiş, Rıza Pehlevi’yi yeniden tahta geçirilmişti. Petrol şirketleri ve arama-çıkartma hakkı tekrar Amerika’ya verildi; o tarihten sonra İran’ı Şah değil Amerika yönetti. 2.İran’da işbaşındaki mollaları tutan-tutmayan, rejim yanlısı-aleyhtarı hemen herkes, ülkenin içine düştüğü ekonomik bunalımdan ABD’yi sorumlu tutuyor; yaptırımların tek amacının (Musaddık gibi “millici” olmasa bile) Pehlevi Hanedanı gibi milli varlıkların, özellikle petrolün Amerika’ya pazarlıksız verilmesi yanlısı olmayan rejimin yerine, yeniden, İsrail ve Siyonizm yanlısı bir Pehlevi’yi getirmek olduğunun farkında. İslam Devrimi’nin Şah’ın oğlu gibi, son fotoğrafı Kudüs’te Netanyahu ile ağlama duvarında başında Yahudi kipası ile sallanırken çekilmiş bir ABD piyonu ile yıkılabileceğini düşünmek! ABD, 1979’dan beri İran’a karşı çeşitli ekonomik, ticari, bilimsel ve askeri yaptırımlar uyguluyor. Rusya’dan sonra dünyanın en büyük doğal gaz ve dünyada üçüncü petrol rezervine sahip ülkesi İran, petrol ve gazı, ABD ambargosu yüzünden, gizli-kapaklı ihraç ediyor ve dolayısıyla elde edilen gelir kayda geçirilemiyor. Bu para yasadışı yollarla, mollaların zengin ettiği elitin cebine gidiyor. İran’da elbette “Ne olursa olsun, isterse Şah’ın ABD ve İsrail kuklası oğlu gelsin; ama bu sefalet ve baskı rejimi gitsin!” diyenler var. Ama bunlar, molla rejimini yıkmak, savunma ve sanayi alt yapısını yok etmek için sahillerine dünyanın en korkunç ölüm makinaları yollayan Amerika’nın uyandırdığı nefreti paylaşan İranlılardan daha kalabalık değil. Kaldı ki, İran halkı, geçen yıl, mevcut rejimi reformlarla ıslah edeceğini, özgürlükleri iade edeceğini ve ambargolarını sona erdirmek için ABD ile görüşmeleri başlatacağını vaat eden bir cumhurbaşkanı seçti. Ancak Pezeşkiyan, Trump’la baş başa iki buçuk saat görüşemiyor; dolayısıyla kazanan yine İsrail kaybeden İran halkı olabilir. Fakat, Şah’ın oğluna ümit bağlayanların da hiç kazanma şansı olmadığını söylemek yanlış olmaz.

Global Design Forum İstanbul’da

Global Design Forum İstanbul’da

Tam 10 yıl önce, Londra’da Ben Evans ile ilk kez bir araya gelmiştim. O zamanlar Londra Tasarım Festivali ve Bienali’nin kurucusu olarak, tasarımın sadece estetik bir araç olmadığını, aynı zamanda ülkelerin uluslararası sahnedeki görünürlüğünü belirleyen bir “yumuşak güç” olduğunu anlatıyordu. Türkiye’nin tasarımcılarının uluslararası alanda yeterince tanınmadığını ve bu açığın kapatılması gerektiğini vurgulamıştı. Tanıdığı tek Türk tasarımcı olarak Hüseyin Çağlayan’ı örnek göstermiş, “Tasarımcılarınızı uluslararası sahnede daha iyi tanıtmalısınız” demişti. O günlerde “Kreatif ekonomi yumuşak güçtür” sözü, kulağa henüz iddialı geliyordu, bugün ise tam olarak ne demek istediği çok daha anlaşılır hâle geldi. Aradan geçen on yıl boyunca Türkiye tasarım alanında önemli adımlar attı. Uluslararası sahnede daha görünür olmak için yeni yollar arandı, projeler geliştirildi, fikirler paylaşıldı. Hatta iki yıl önce Londra’da Victoria & Albert Müzesi’nde gerçekleşen forumda Türkiye Tasarım Vakfı kurucusu Mehmet Kalyoncu’yu ve Hatay’da yaptıkları çalışmaları da izlemiştim. Şimdi ise Global Design Forum İstanbul, bu sürecin somut adımlarından biri olarak Mayıs 2026’da İstanbul’da gerçekleşiyor. People & Places & Ideas (PPI) iş birliği ile hazırlanan forum, kültür-sanatı ve tasarımı bir araya getiren bir platform olarak öne çıkıyor. Kültürel birikimi, coğrafi avantajı ve tarihsel derinliği ile İstanbul zaten başlı başına etkileyici. Programın detayları da ilgi çekici. İki gün boyunca konuşmalar, paneller ile ‘Worlds in Contact’ teması tartışılacak. Bunun yanı sıra, dört gün boyunca şehir genelinde ‘İstanbullar: Design Route’, kamuya açık enstalasyonlar ve bir tasarım yarışmasıyla katılımcılar farklı fikir, mekân ve insanlarla karşılaşacak. Sanatın, tasarımın ve fikirlerin şehirle bütünleştiği bu yaklaşım, global tasarım dünyasının İstanbul ile kuracağı diyaloğu görünür kılacak. Forumu İstanbul’a getiren ise, daha önce Londra Tasarım Festivali’nde Türkiye’yi temsil eden Melek Zeynep Bulut. Forumun danışmanları arasında ise Beatrice Galilee, Beral Madra, Celâleddin Çelik ve Jay Osgerby gibi isimler var. Hedef, hem uluslararası hem de yerel perspektifi bir araya getirerek İstanbul’u küresel tasarım arenasına taşımak.Forumun İngiltere’deki tanıtımı da geçen hafta Londra’da, Türkiye Büyükelçiliği’nde düzenlenen özel bir davetle gerçekleşti. Tanrı Misafiri’nin hazırladığı kahvaltı sofrası da çok beğenildi. Bu tür uluslararası etkinliklerin İstanbul’da gerçekleşmesi, sadece şehir için değil, ülkemizin kreatif ekonomisi için de büyük değer taşıyor. Ben Evans’ın 10 yıl önceki sözlerini hatırlıyorum: “Her şehrin potansiyeli vardır. İstanbul coğrafya ve tarihiyle büyük ve önemli bir şehir. Dünyada bazı şehirlerin bulunduğunuz konuma göre daha çok alanı etkileme şansı oluyor, İstanbul’un da bu şansı var.” Tam 10 yıl sonra, 13-16 Mayıs tarihlerinde, İstanbul’da Global Design Forum’un gerçekleşecek olması sevindirici. Heyecanla bekliyoruz.

YOLU GÖSTERMİŞTİ

YOLU GÖSTERMİŞTİ

Ülkemizin yetiştirdiği çok değerli bilim adamlarından Niyazi Berkes (1908 - 1988) ‘Atatürk ve Devrimler’ adlı kitabında der ki... - Geri kalmış ülkelerin geri kalışının sorumlusu yalnızca ileri ülkeler olamaz. - Atatürk’e göre bağımsızlık için emperyalizme karşı savaş yeterli değildir, o savaşı kazanmak da tek amaç değildir. - Gerçek anlamda kurtuluş, ulusların kendi istekleri ile kendi güçleri ile yenilenme yollarını bulmalarıyla mümkündür. - Bu ülkeler ileri ülkelerle aralarındaki boşluğu, yalnız kendi güçleri ile bulacakları yollardan giderek kapatacaklardır. - Bir kurtuluş savaşı kazanıldıktan sonra zamanı geçmiş geleneklere dönerek, onlara bağlanarak, kendilerini ileri ulusların sömürüsüne bağlamakla geri kalmışlıktan çıkma çabasına dönen ülkeler bunun sorumluluğunu taşıyacaklardır. - Zamanı geçmiş alışkanlıklara varlıklarını dayandıran, yenilenme duygularından yoksun uluslar, yabancı güçlerin bağımlılığı altına düşeceklerdir. - İleri ulusların bağımlılığı altına girenler bundan kolay kurtulamayacaktır. ★ ★ ★ 1945 yılında Sovyetler’e yaptığımız ittifak teklifine karşı taraf Doğu’da sınır düzeltmesi ve Boğazlarda üs önerisi getirince bunu fırsat bildik, dik durmak yerine kendimizi Amerika’nın kollarına attık. Tüm iç ve dış politikayı ABD’nin himayesine teslim ettik. Onlar da bizi NATO ve IMF’ye teslim ettiler. Buralara geldik. MUTLU TUİK Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK), araştırmasına göre 18 yaş ve üzerindeki bireyler arasında mutlu olduğunu belirtenlerin oranı 2024 yılında yüzde 49,6 iken, 2025’te 3,7 puanlık artışla yüzde 53,3’e yükseldi. Mutsuzların oranı ise aynı dönemde yüzde 14,5’ten yüzde 13,0’a geriledi. Ankete göre... Geleceğine umutla baktığını ifade eden bireylerin oranı 2025 yılında yüzde 67,1 olarak hesaplandı. Demektir ki toplumun üçte ikisi geleceğe umutla bakıyor. Bunlar umut veren oranlar. Ancak arada soru işaretleri de yok değil. Örneğin son iki ankette halkın yüzde 60’dan fazlasının erken seçim istediği belirtiliyordu. Bu kadar mutlu ve umutlu bir halkın bu kadar yüksek oranda erken seçim istemesinin sebebi ne olabilir? İşte size cevap bekleyen bir başka anket sorusu! JUVENTUS Galatasaray, İtalya’nın Juventus takımını İstanbul’da 5 - 2 yenerek tarihi bir zafer kazandı. Ancak dikkat... GS 1996 yılında Fransa Şampiyonu Paris Saint Germain’i İstanbul’da 4 - 2 yenmişti. Paris’teki maçı Fransızlar 4 - 0 kazandı ve GS’ı eledi. Aynı akıbet tekrarlanmasın. Buradaki maçın bir kahramanı da sağ açık Barış Alper idi. Karşısında oynayan iki bek sarı kartla cezalı duruma düştü, üçüncü bek kırmızı kartla oyun dışı kaldı. Müthiş güçlü bir futbolcu Barış. Rakip onu sarılarak bile durduramıyor. Avrupa’da futbolculara özel gıda rejimleri uygulanıyor. Yemek listelerini, kalori değerlerini vs. gıda uzmanları yapıyor. Acaba Barış Alper nasıl bir gıda rejimi uyguluyor? Bu soruyu geçenlerde bir röportajda gazeteci sordu. Barış’ın cevabı: - Özel bir gıda rejimim yok. Annem yemekte önüme ne koyarsa onu yiyorum... Tılsım Barış’ın annesinde demek ki… MANYETİK Elektrik öğretmeni Ali Özdemir dostumuz uyarıyor... “Telefon, TV, bilgisayar, kablosuz kulaklık, yazıcı, tarayıcı, su ısıtıcı, saç kurutucu, süpürge, bulaşık makinesi, ütü, çamaşır makinesi, buzdolabı, kombi, tıraş makinesi, tost makinesi, mekân ısıtıcı, mikrodalga fırın vb. gibi aygıtlar yüksek düzeyde manyetik alan yayarlar. Herhangi bir cihaz satın alırken ISO, CE, TSE belgesi var mı diye bakınız. Ayrıca A, A+, A++, A+++ enerji sınıfı, düşük tüketimli türleri seçiniz. Uzakdoğu’dan gelen yüzlerce sahte, riskli cihaz her yerde satılıyor. Eczanede sadece ilaç satmaya müsaade edilirken, mahalle aralarındaki çarçur dükkanlarında uydurma fiş, priz, kablo, soket, sigorta, ara kablo, ısıtıcı vb. serbestçe satılıyor. Devletin sahte, hileli elektronik ürünlere savaş açma vakti gelmiştir. Kanser olmamak için kaliteli, (mümkünse yerli) ürünler kullanınız.” AYSEVER AKP eski milletvekili Şamil Tayyar hapiste unutulan meslektaşlarımızdan birini anımsatıyor: “Gazeteci Enver Aysever, iki ayı aşkın süredir tutuklu. ‘Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik’ suçlamasıyla hakkında iddianame hazırlanmış. 1 - 3 yıl arasında hapisle cezalandırılması isteniyor. Yatarı olmayan bir ceza, ceza alsa bile paraya çevrilmesi veya ertelenmesi yüksek ihtimal. Böyle bir dosyada tutuklama olur mu?

İnciraltı eziyeti dizi film olur

İnciraltı eziyeti dizi film olur

En sonda söyleyeceğimi, en baştan diyeyim. Yıllardır kaderine terk edilmiş halde bırakılan, beş nesildir çözüm bekleyen İnciraltı bölgesi, mutlaka bir an önce planlanmalıdır. Planlanmalıdır çünkü.. ★★★ - Orada artık güvenlik sorunu ciddi boyuta ulaşmıştır. - Plansız, karanlık ve sahipsiz bırakılan her alan güvenlik risklerine açıktır. - İnciraltı’nda yaşanan sorunların kaynağı planlama değil, senelerdir süren plansızlıktır. ★★★ İnciraltı planlanmalıdır çünkü.. ★★★ - Bölgenin kamuya açık, aydınlık, güvenli ve denetlenebilir bir alan haline dönüştürülmesi şarttır. - Zaman geçtikte, ki seneler boşa gitti, bekledikçe sorunlar daha da büyüyecek, çözüm daha da zorlaşacaktır. - Plansız bırakıldıkça, bölge niteliksiz işletmelerin işgaline maruz kalmakta ve her geçen gün değer kaybetmektedir. ★★★ İnciraltı planlanmalıdır çünkü.. ★★★ - Bölgede tarım yapılması artık imkansızlaşmıştır. - Yeraltı suları tuzlanmış, sulama altyapısı ortadan kalkmıştır. - Geniş alanlar tarıma elverişli olmaktan çıkmıştır. - Tarımsal üretim fiilen bitmiştir. ★★★ İşte tüm bu nedenlerden dolayı, İnciraltı bölgesi yeşiliyle, turizm ve sağlık yatırımlarıyla, parklarıyla, düşük yapılaşmayla, spor tesisleriyle, yürüyüş yollarıyla, halka açık kültür, sanat ve eğlence alanlarıyla baştan sonra yeniden planlanmaladır. ★★★ Aslında elde bir planlamanın olduğunu biliyoruz. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Balçova Belediyesi’nin ortak çalışma yürüttüğünü de izliyoruz. Oradaki toprak sahiplerini temsil eden İnciraltı Gelişim Derneği’nin de bu çalışmalar içinde müdahil olarak yer aldığını görüyoruz. ★★★ Ancak gelin görün ki.. Planlamalar tam son aşamaya geldi derken, bölge gerçeğinden kopuk bambaşka görüşler ve itirazlar sebebiyle yeniden duruluyor, zaman üstüne zaman kaybediliyor. Kaldı ki, senelerdir süregelen bu farklı bakış açıları nedeniyle çeşitli yargı kararları da oluştu. Onlar da genelde İnciraltı’nın lehine sonuçlandı ve bölge insanının kafasında netlik yarattı. ★★★ O yüzden.. Artık tek beklenti, tek arzu, bakanlık ve belediye tarafından hazırlanan ve çeşitli yorumlarla bir kaç kez revize edilen planların, kısa sürede hayat geçirilmesidir. Söz konusu planlar askı aşamasına geldikten ve üzerinde belediyeler tarafından zorunlu bazı teknik uygulamalar yapıldıktan sonra, İnciraltı İzmir’e kazandırılmalıdır. ★★★ Ve bilinsin ki, bölgede senelerdir plansızlıktan eziyet çeken, büyük maddi kayıplar yaşayan toprak sahiplerinin ve bölge halkının sabrı tamamen tükenmiştir. En kötü plan bile, plansızlıktan iyidir.

Başkasıyla İnsan Olmak

Başkasıyla İnsan Olmak

Modern medeniyetin insanı zorladığı temel nokta, insanı çevresinden ve başkalarıyla kurduğu anlamlı ilişkilerden koparan bir bireyselleşme anlayışıdır. Bu anlayışta insan, başkalarıyla temas ettikçe yıpranan, kamusal alanla ilişkisi arttıkça özgürlüğü daralan bir varlık olarak kurgulanır. Oysa bizim medeniyet tasavvurumuz bunun tam tersine dayanır. İnsan, ancak başkalarıyla kurduğu anlamlı, sorumluluk yüklü ve süreklilik arz eden ilişkiler içinde yetişir, olgunlaşır ve kemâle erer. İnsan olmanın imkânı, başkalarıyla birlikte yaşama ve birlikte iyiyi çoğaltma pratiği içinde ortaya çıkar. Dolayısıyla, böylesi bir toplumdan beklenen, nihayetinde insanın kemâl imkânına sahip olmasıdır. Böylece, ‘her bir insan, diğer insanlarla birlikte, kendilerini aşan ve onların ilişki düzeninde gerçekleşen bir kemâlin mazharı olur.’(KeTeBe Yayınları, Teklif, Siyaset, Tahsin Görgün, sh.60, 2023). Medeniyetimizde insanın kendine yönelik iyileştirme çabası sürekli teşvik edilir. Ancak bu içsel mücadelenin, dış dünyaya, toplumsal hayata yansıması beklenir. Bu yaklaşımın en çarpıcı ifadesi, Peygamberimizin “İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden istifade edilen ilim, arkasından dua eden hayırlı evlat” hadîsinde görülür. İlk bakışta bireysel gibi görünen bu üç alanın, aslında bütünüyle kamusal bir boyuta sahip olması oldukça kritiktir. Bu tür hayırlar, insanın ölümünden sonra bile kamusal alanda yaşamaya devam etmesini sağlar. Sadaka-i câriye, insanların ortak kullanımına açık hayırlara karşılık gelmektedir. Dahası, cami, okul, yol, çeşme, aşevi gibi yapılar yalnızca kamusal alanı iyileştiren fiziksel mekânlar da değildir, aynı zamanda toplumsal hayatı ayakta tutan ahlaki ve kültürel omurgalardır. Kendisinden faydalanılan ilim de benzer şekilde bireysel bir başarıdan çok, kamusal bir sorumluluğa tekabül etmektedir. Kendisinden faydalanılan ilim, insanlığa faydalı olan topluma ve geleceğe istikamet veren, yani kamusal fayda üreten bir işleve sahiptir. İlim, eserler ve yetiştirilen insanlar üzerinden kamusal alanın tahkim edilmesi, nihayetinde fert düzeyinde erdem imkânı sağlarken toplum düzeyinde de maslahatın üretilmesine katkı vermektedir. Hayırlı evlat ise yalnızca anne-babasına karşı görevlerini yerine getiren kişi değil, içinde yetiştiği kültürel iklime katkı sunan, kamusal alanda iyiliğin yaygınlaşması ve kötülüğün engellenmesi için çaba gösteren insandır. Bir başka deyişle hayırlı evlat, kamusal sorumluluk bilincine sahip, başkalarının hayatını güzelleştirmeyi dert edinen bir kişiliktir. Bu üç alan birlikte düşünüldüğünde, insanı ölümsüzleştiren şeyin, kamusal alana yaptığı katkı olduğu açıkça görülür. Dolayısıyla, medeniyetimizde insan, kendini yalnızca iç dünyasında arındırarak değil, bu arınmayı ve güzelleşmeyi dış dünyaya, toplumsal hayata taşıyarak kemâle ulaşır. Bir başka deyişle, insan, kamusal alandan çekilmeye değil, bilakis bu alanı güzelleştirmeye sürekli davet edilir. Bu nedenle kamusal alanda aktif bir şekilde yer almak, kamusal alanı hayır ve güzellik ekseninde güçlendirmek medeniyetimizde tâli değil, merkezi bir konumdadır. Bu çerçevede yine Peygamberimizin “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır” hadîsi, veya ‘Cebrâil bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye edip durdu. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.’ hadisi şerifi de kamusal alanda insanın mükellefiyetlerine yönelik güçlü çağrılardır. Benzer şekilde ‘iyiliği emretme, kötülüğü engelleme’ düsturunu da kamusal sorumluluk ve birlikte insan olma pratiği olarak okumak mümkündür. İnsanın ancak başkalarıyla kurduğu sorumluluk yüklü ilişkiler içinde kemâle erebileceğine yönelik güçlü bir vurgu ile iyiliği emretme kamusal alanı iyilik üretecek şekilde inşa etme, tahkim etme ve yaşatma yükümlülüğü olarak anlamını genişletir. Böylece, iyiliği emretme, iyi olanın yapılabilir, sürdürülebilir ve cazip hâle geldiği bir toplumsal iklimi üretme ve korumaya yönelik sürekli çabaya karşılık gelir. İyiliği zor bir fedakârlık olmaktan çıkartıp hayatın doğal akışı içine yerleştirir. Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve hayırlı evlat vurgusu, bu düsturun nasıl somutlaşabileceğini de açıkça gösterir. Kısacası bu düstur, iyiliğe giden yolların açık, erişilebilir ve destekleyici; kötülüğe giden yolların ise zahmetli, maliyetli ve caydırıcı olduğu bir toplumsal dokuyu birlikte inşa etme çağrısıdır. Batı medeniyetinde ise komşuluk, mahalle, ortak mekânlar ve müşterek sorumluluklar giderek geri çekilirken özel alan kutsallaştırılır. Bu süreçte kamusal alan, insanı olgunlaştıran bir zemin olmaktan çıkmakta ve bireyin konforunu bozan bir müdahale alanına dönüş(türül)mektedir. Bu durumda başkasıyla karşılaşma, bir imkân değil, katlanılması gereken bir yük olmaktadır. Başkasıyla temasın özgürlüğü daralttığı anlayışına karşılık, İslâmî perspektifte başkası insanın kemâlinin şartıdır. Bu nedenle iyiliği emretme aynı zamanda başkasıyla birlikte iyiyi mümkün kılan ilişkiler ağını kurma; kötülüğü engelleme çağrısı ise, başkasını cehennemleştiren rekabetçi, yalnızlaştırıcı ve sorumluluktan kaçan pratiklere karşı kamusal alanı canlı tutma iradesidir. Dijital platform kültürü de bu zihniyeti derinleştirir. Algoritmalar, insanları benzerleriyle kapalı yankı odalarına hapseder. Farklı olan, rahatsız edici ve tehditkâr görülür. Kamusal alan, yüz yüze sorumluluk gerektiren bir mekân olmaktan çıkar ve kolayca terk edilebilen, bloke edilebilen ve susturulabilen dijital temaslara indirgenir. Böylece başkası, birlikte yaşanması gereken bir muhatap değil, kolayca silinebilen bir gürültü unsuruna dönüşür. Sonuçta dijital platformlarda öfke, linç, teşhir, alay, kutuplaşma ve aşırılık, algoritmik olarak ödüllendirilirken; ölçülülük, merhamet, sabır ve sorumluluk görünmezleşmektedir. Ayrıca, dijital platformlarda kötülüğe erişim son derece düşük maliyetlidir. Hakaret etmek, ifşa etmek, yalan yaymak, manipülatif içerik üretmek ya da başkasını nesneleştirmek neredeyse tek tıkla imkân dâhilindedir. Üstelik bu davranışlar çoğu zaman anonimlik, mesafe ve sorumluluk dağılması sayesinde bir bedel de üretmez. Buna karşılık iyilik, dijital ortamda çoğu zaman zahmetli, karşılıksız ve algoritmik olarak değersizdir. Yüz yüze ilişkilerde insanı frenleyen utanç, edep, bağlam ve sorumluluk duygusu dijital ortamda büyük ölçüde çözülmekte, böylece kötülük yalnızca daha kolay değil, aynı zamanda daha görünmez ve daha meşru hâle gelmektedir. Özetle, bizim medeniyetimizde başkası cennete açılan kapıdır. İnsan, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde sınanır, olgunlaşır ve anlam bulur. Batı medeniyetinin insanlığı zorladığı yön ise, çoğu zaman başkasının cehennem olduğu anlayışının gündelik davranışlara sirayet etmesidir. Rekabetin, güvensizliğin ve yalnızlığın merkezde olduğu bu yaklaşım, kamusal alanı bir yük ve tehdit olarak görür. Batı medeniyetinin küresel ölçekte bu bağlamda ürettiği kriz, başkasını cehennemleştiren bu uzun tarihsel hattın bugün yalnızlık, anlam kaybı ve kamusal çürüme olarak geri dönmektedir. Dijital platformlar da bu sürecin güçlü aracılarıdır. Oysa bizim medeniyet tasavvurumuzda kamusal alan, insanın kendini gerçekleştirdiği, iyiliği çoğalttığı ve ölümden sonra bile yaşamaya devam edebildiği asli zemindir. Dolayısıyla, bizim medeniyetimizde başkası, insanın kemâlinin şartıdır.